80 SAAT 5 KİŞİ





Oaemam düzenli yaşamını ve seviyesini bahane ederek yüzünü göstermeye çekinen, kibar bir insandı. Bu tarz buluşmalara pek gitmez, korkar, arzularının geçmesini beklerdi. En azından adama öyle demişti. Güvenini kazanan adam Oaemam'ın numarasını aldı. O numaradan ismini buldu, sosyal medyada arattığı isim sayesinde yüzlerce fotoğrafa ve gerekli bilgilere ulaştı. Sonra "tamam gel, bu kez de görmediğim biriyle buluşayım, madem sen öyle rahat edeceksin" diye yalan söyledi. Oaemam da bütün ailesine ve akşama plan yaptığı kankişlerine yalan söyleyip adamın evine koştu. Tahta masaya çapraz şekilde oturdular. Adam her fotoğrafta vasatı aşan görüntüler sergileyen Oaemam'ın gerçekte bu kadar orantısız yüz hatlarına sahip oluşuna inanamadı. Ağzı, yüzünün üçte biri büyüklüğündeydi, cildi bozuktu ve epey kiloluydu. Genç yaşında bedenini bu hale sokmak için epey uğraşmış olmalıydı eğitimli ve bol kazanan Oaemam. Neyse ki sohbeti fena değildi ve belki de adama hafiften vurulmasının etkisiyle iyi vakit geçirtmek için epey çaba sarf etti. Fakat adam hiç etkilenmemişti ve mekanik hareketlerle görevini tamamlamak dışında arzusu yoktu. Oaemam onu her öptüğünde rahatsız oldu, hatta o belirgin tadı birçok ağız bakım ürünü kullanmasına rağmen dudaklarından bir süre atamadı. Oaemam kötü biri değildi, çocukken ağzıyla alay eden arkadaşlarını anlattığında adam biraz sempati bile duydu. Fakat şekerci dükkânında yüksek limitli kredi kartıyla dolanan adamın çöpteki bozuk şekerler için üzülmesi mümkün değildi. Hayatının en güzel gecesini yaşadığı söyleyip giden Oaemam tekrar buluşmak için türlü taklalar atacaktı.

Eomama doğu kökenli bir ailenin doğma büyüme İstanbullu ferdiydi. Her yerinden kökenleri aksa da, o adaptasyonuna tutunmuştu. Demir bakire ayakları ise tutunduğu bir başka gerçek olmayan şeydi. Adamın çaprazındaki tahta sandalyede uzun süre oturdu. Adamın astigmat gözleri Eomama’yı tam seçemiyor ancak gördüğü kadarıyla kötü veriler iletmiyordu. Uzun ama gerçekten çok uzun bir pazarlık süreci yaşandı. Adam Eomama’nın sahteliklerini çarşafına terletmeye ant içmiş gibi tutundu meselesine. Ve başardı. Eomama “hayır” duvarının arkasından çıkıp beş para etmez gerçekliğini ortaya serdi. Gitme vaktinin geldiğini söyledi adam. Eomama’nın bir yalvarmadığı kaldı, kalmak için.

Meomaa hiç tanımadığı birini dahi güldürmeye çalışacak kadar sevecen, güldürmeyi başaracak kadar komikti. Tahta masanın öte yanında kahvesini yudumlarken nefes almadan anlatıyor, soru sormak ya da tepki almakla vakit harcamayıp bir sonraki konuya geçiyordu. Buluşmaya geldiği adamdan hoşlanıp hoşlanmadığını belli etmiyordu. Günlük yaşamına gizli kamerayla misafir olunmuş gibi, doğal ortamında nefes alıyor gibiydi. Evine gittiği, ilk kez gördüğü yabancı adamsa Meomaa'nın fiziğinden etkilenmemiş olmakla beraber, iyi anlaşabilecekleriyle ilgili ümit doluydu. Saatler ilerledikçe libidosunun da dürtmesiyle Meomaa'yı yatak odasına davet etti. Meomaa ise bu seferlik tahta masadan kalkmak istemiyor gibiydi. Yine de adamın ısrarlarına dayanamayıp uzandı ama kaskatı kesilip tavana bakarak yutkunmadan konuşmaya devam etti. Kalkıp gitmek istediğinde "yarın müsait misin, ne yaparız" tarzı yalanlar geveleyerek uzaklaştı. İkisi de yarın olduğunda görüşmeyeceklerini biliyorlardı ama bundan bahsetmediler. 

Gözlerinin altındaki morluklar, boynunun sol tarafındaki yumruk kadar şişlik, yağ ile desteklenmeyen bir cilt ve korku sonucu oluştuğu düşünülen hızlı-düzensiz hareketleriyle Emoama eroinman birini andırıyordu. Kendine aşırı güveni ve gözlerinden taşan bıçkınlığı korkutucu olmak için de olabilirdi, gerçek de. Gece yarısıydı. Adamın bunları düşünmeye mecali yoktu. Bir an önce yatak odasına geçmek istiyordu. Teklif etti ama Emoama duymazlıktan geldi, konuşmaya devam etti. Bir süre sonra kendi kararıymış havası vererek tahta masanın çaprazındaki sandalyeden fırlayıp "hadi" diye buyurdu. Adam peşine takılıp odayı işaret etti. Önce ışık konusunda anlaşamadılar. Sağlıksız duran Emoama'yı iyice teftiş etmeden şehvete kapılmak istemiyordu adam. O ise az önce mutfakta da karanlıkta oturuyorlarmış edasıyla gözlerini kısarak güneşin batması konusunda ısrar ediyordu. Sonunda bir süre açık kalmasında uzlaştılar, adam istediğine yakın kontrollerde bulundu ve karanlık geldi. Tahta masanın arkasındaki sustalı hareketleri yatakta da süren Emoama şaşırtıcı bir istekte bulundu. "Bugün de sen tatmin olma, vücudunu kullandır, bırak sarılıp öpüp tadını çıkarayım." Adam izin verdi, Emoama kendini mutlu etti. Sonra adama daha önce hiç tatmadığı bir his yaşattı ve gitti. Cinsel birleşme yaşamadılar. Belki de gerçekten hasta olan Emoama, adama anlayışlı davranışları karşısında “bulaştırmamak” gibi bir hediye vermişti. 

Aemamo'nun tahta masaya kollarını koyabilmesi doktor olduğunu söylemesi sayesinde gerçekleşmişti. Adamın peşinden aylardır koşuyor ancak yeterince çekici gelmediğinden, belki de biraz hafifmeşrep göründüğünden bir türlü emeline ulaşamıyordu. Sonunda gelmiş olmanın mutluluğuyla ağız ishali olup ne var ne yok anlattı. Zengin olduklarını, doktor olmayı umursamadığını ve zaten beceremediğini, mecburi hizmetten kaçtığı için diplomasız çalıştığını, babasından sürekli büyük bir araba istediğini, terasında iki jakuzi olan evlerde yapılan çırılçıplak partilere katıldığını, kariyerini botoks yapmak üzerine kurmak istediğini anlattı. Gerçekte Aemamo yolladığı fotoğraflardan iki yıl yaşlıydı. Cildi daha kötü, saçları daha cansız, şuursuzluğu anlaşıldığı kadarıyla zamansızdı. Adam dokunmadan yolladı. Ona en ufak bir zevk vermek istemedi. On dakika sonra adama SMS geldi: Bir sevişemedik.

Bunların tamamı 80 saatte gerçekleşti. 80 saat içinde adam mutfak masasında beş kişi ağırladı. Birçok insan hayatı boyunca beş kişiyle buluşmazken, o bunu 80 saatte yaptı. Sadece birine içi ısındı ama onunla da keskin sınırlar nedeniyle anlaşamadılar. Mutlu mu oldu, hayır. Tatmin mi, hayır. Bir daha yapar mı, belki. Bunlardan bağımsız, çok başka bir etkisi oldu bu beş kişinin adamın hayatına. Her gelenle ister istemez konuşması lazımdı. Ne de olsa tanıştığı insanlarla öncelikli amacı seks değil, mutluluk arayışıydı. O gelenlerden sadece biri, birazcık etkileyici olsa; kalan yirmi yılını mutlu geçirebilirdi. Fakat elde edilen sadece deneyimdi. Her gelenle yeni tanışıldığından, her gelene aynı şeyleri anlatıyordu az çok. Konu aşka gelince de, ilk aşkı anlatmak gerekiyordu. Sekiz yıl süren ilişkisini, hem çok saf olduğundan hem de istikrar göstergesi olarak puan toplamak için üstünkörü anlatıyordu. Ama bir değil beş değil, anlattıkça anıları elle tutulur hale gelmeye başladı. Tanıştığı her yeni insana iştah ve mutlulukla on beş yıl önce başlayıp altı yıl önce sona eren ilişkisini anlatır oldu. Yok yere anılarını canlandırdı, geçmişi hissetmekten mutluluk duyar oldu. Sekiz yıllık aşkı yeniden rüyalarına girmeye başladı. Her gece onunla geçer oldu. Biriyle tanışmayı, ondan bahsetmek için ister hale geldi. Otomobil kullanırken düşündü. Şimdi kaza geçirsem, ölümüm yaklaşmış olsa kimi görmek isterim diye. Cevap tereddüt içermiyordu.

Haruki Murakami şöyle yazmıştı:

Aomame kadehin içindeki kırmızı şaraba baktı: “Belki de korkuyorumdur. Fakat en azından sevdiğim biri var.”

“O seni hiç sevmemiş olsa bile mi?”

“Yürekten sevdiğin bir insan varsa eğer, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile.”