MERYEM (2013) - ATALAY TAŞDİKEN *




Bir Türk yapımı daha, ensesinden gördüğümüz erkek karakterin başını çevirip arkaya bakma sahnesini içeriyor. Hem de en baştan. Söz konusu filmin ismi “Meryem”. 50. Altın Portakal Film Festivali’nden beş ödülle döndü. 300’den fazla reklam yönetmiş ve bu birikimi sinemaya taşımaya karar vermiş 49 yaşındaki Atalay Taşdiken’in yeni uzun metrajı “Meryem”. Bu yazıyı ne Zahit Atam nefretiyle, ne de eleştirmen etiketiyle yazıyorum. Filmin karşısına geçip 100 dakikasını veren sıradan bir izleyiciyim.

NBC dememek için kendimi zor tutuyorum ama malum geriye kafayı çevirip bakan erkek sahnesinin ardından akıllara zarar, özenti bir rüya sahnesi geliyor. Ardından yaşlı/huysuz bir kadının uyandırma gürültüsü. İsmi elbette "Sarıkız" olan bir ineğin masum/mazlum (zulmedilen, sessiz, uysal, boynu bükük)/dünya iyisi/altın kalpli/cennetten çıkma ana karakterimiz Meryem tarafından sevildiğini öğrenmemiz. Parkinson hastasından beter el titremesi göstererek "heyecan" duygusunu izleyiciye geçirebileceğini hesaplayan(!) bir yönetmen. Seyirciyi ısıtmak adına yakamoza karşı "Ah Yalan Dünya". Feci rol kesen İsmail Hacıoğlu. Kaşı-sakalı eşit beyazlatılmış, tiyatro makyajlı Mustafa Uzunyılmaz görüntüsü. Meryem'in o yaşta, o cahillikle onbaşı-çavuş rütbelerini ayırt edebilmesine inanmamız bekleniyor. Sarıkız'ın ardından Meryem’in zihinsel engelli Celil ile de iyi iletişim kurduğu gösterilip daha da melekleştirme çabasına giriliyor. Filmin öyküsüne tamamen zıt cilalı doğa görüntüleri. (Bilinçli olabilir ama bana doğru gelmedi.) O bayılma sahnesi ne öyle? Murat karakteri için “Amerikalılar Irak sonrası post-travmatik stres bozukluğunun suyunu çıkardı ama biz de kullanalım, ne olacak” kafası. Bir türkü daha girsin, seyirci sever. Çocuğu olan kızla çocuksuz gelin arasındaki farkın iyice altını çiz, kör parmağım gözüne seviyesinden aşağısı olmaz ama. Dakikalar geçerken kayınbabanın monoloğu, sütçü fıkrası, konudan tamamen bağımsız-mahalle dizisi menşeli küçük esnaf bunalımları, görümce karikatürü... Bitmiyor amatör senaryonun zayıflıkları, bitmiyor. Hiç mi film izlemiyor bu insanlar? Hiç mi eleştirmenleri takip etmiyor? Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartmıyor? Hem yapanlar, hem alkışlayanlar! Ödül verirseniz bu adama, bir sonraki işi daha da yalapşap olur. Neden üzsün ki kendini!



En gerçek karakter kaynana, o da klişe cümlelerin kurbanı. Bütün karakterler gerçek hayatta birer karşılığa sahip ama perdede gerçek durmaları sağlanamamış. İsmail Hacıoğlu'na bakıyorsun, vay be cuk oturmuş diyorsun. Bir konuşmaya başlıyor, yaptığı oyunculuk değil sanki taklit yeteneğini konuşturuyor. Hacıoğlu ne yapsın, oyuncu yönetimi diye bir şey yok ki. “Hadi şimdi kameranın tam önünde el ele tutuşup dümdüz koşun, sokağın sonundan sağa dönün.” şeklinde konuşan bir adam var sanırım sette. Başka türlü o sahnelerin çiğliği açıklanamaz.



Her neyse. İçim şişti bu filmleri anlamaya çalışmaktan, iyi yönlerini görmeyi denemekten. “Saç”ı izlerken bu kadar mı kolaycılık olur diyorsun, “Güzelliğin On Par’ Etmez”e geçince amatörlüğe şaşıp Fatih Akın’ı düşünmeye başlıyorsun, karşına “Meryem” çıkıyor! “Güzelliğin…”i affedip “Saç”ın başyapıt olduğunu anlıyorsun. Tabi aklına “Dupa Dealuri” düşmezse. O zaman ne olacak? Bütçe azsa, onda da az. Teknoloji yetersizse, onda da yetersiz. Yok, ülke sineması bir iki insan sayesinde ilerliyor. Onlar da olmasa bitmişiz.