HUGO (2011) by MARTIN SCORSESE **


1930’ların Paris'inde, on iki yaşındaki kimsesiz çocuk Hugo Cabret, tren istasyonunun duvarları ardında yaşamaktadır. Gün boyu binanın dört bir yanındaki saatleri ayarlamayı kendine görev bilen Hugo, bir taraftan da çaldığı mekanik parçalarla babasının bıraktığı otomatonu tamire uğraşmaktadır. Yine bir gün, istasyondaki oyuncakçıdan kurmalı fare çalmaya çalışırken huysuz ihtiyar dükkan sahibi onu yakalar. Ceplerini boşaltmasını ister. Çocuğun otomatonu tamir etmek için ihtiyacı olan defteri de zorla alan adamın bu sahnedeki inadı filmin sarkmasına neden olur ve seyir keyfi kaçar.

"Hugo" Martin Scorsese'nin ilk üç boyutlu filmi. Açılış sahnesinde uçan kamerasıyla nesnelerin arasından geçerek çok uzaklardan istasyonda saklanan çocuğa ulaşıyor yönetmen. 3D teknolojisinin oyuncaklarını en baştan önümüze seriyor, afili sahnelerin yoğunluğu açılışın ardından azalarak bitiyor. Uzun süre diyalogsuz ilerleyen filmde oyuncakçı Georges'un Hugo'yu yakaladığı sahne o kadar uzuyor, çocuğun adamı evine kadar takibiyle birlikte öyle sarkıyor ki; filmden kopmamak imkânsız. İlk perde Hugo'nun sağda solda dolaşmasıyla, babasının bıraktığı otomatonu tamir çabasıyla geçiyor. İstasyondaki işlevsiz karakterlerin geçit töreniyle süre uzuyor da uzuyor. Hepsi, babasından bir mesaj vereceğini düşündüğü mekanik kuklanın çalıştığı ana dek vakit doldurmak için.

Hikâyeye göre; tek sahnede gördüğümüz, Jude Law'ın oynadığı baba otomatonu müzeden alıyor ve aniden yangında ölüyor. İçine mesaj saklayacak vakti ne zaman bulduğu muamma. Babanın mesaj saklama niyeti olmadığını, çocuğun olayı öyle görmek istediğini düşünerek buna takılmasak bile kurmalı aletin tam sayfa karakalem resim çizdiği sihirli(!) sahne akıllara zarar. Yıllardır tamir edilmeyi bekleyen alet son derece gelişmiş robot koluyla Georges Méliès filmi "Le Voyage Dans la Lune/Aya Yolculuk"un unutulmaz gözüne roket girmiş ay imajını çiziyor, altına ad-soyad tam imza atıyor. Böylece Hugo ve oyuncakçıyı George baba olarak tanıyan diğer yetim Isabelle, istasyondaki huysuz adamın sırrını öğrenmiş oluyor. O, beş yüze yakın film çekmiş, sinema tarihinin en önemli isimlerinden Georges Méliès. Filmde bunun açığa çıkması bir saatten uzun sürüyor. Demek ki ilk yarının dinamiği bu sır üzerine kurulu. Peki, öyleyse neden tüm yazılı ve görsel medya bu spoilerı yüksek sesle dile getiriyor?

Sırrın film karakterleri için de açığa çıkmasıyla zaten bilen seyirci için eğlence (halen sıkıntıdan ölmedilerse) nihayet başlıyor. Ben Kingsley'in bedeninde hayat bulan Georges Méliès'in sihirbazlıktan sinemaya uzanan yolculuğu, dönemi için icat sayılacak uygulamaları, özel efekt ve kurgu girişimleri sinema aşıklarını mutlu etmek için yeniden canlandırılıyor. Sonunda da bu başarısız omurganın sinema filmi olarak hatırlanması adına katharsis numaralarına başvuruluyor ve 2011 model Scorsese işkencesi seyirciyi ağlatarak bitiyor.

Martin Scorsese'nin yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olduğunun bilincindeyim. Sinema tarihi boyunca başardığı işler önünde saygıyla eğilebilirim. Sinema sanatının atalarından Georges Méliès'in hayatı üzerine film çekmesi de çok hoş görünüp Akademi’yi ve bu sanata tapanları mest edebilir. Ne yazık ki ortaya çıkan sonuç, ne Scorsese adına yakışıyor ne de Méliès. “Shutter Island/Zindan Adası” için de aynı şeyleri düşünmüştüm, “The Aviator/Göklerin Hâkimi” için de. “The Departed/Köstebek” suyunun suyuydu Scorsese külliyatının, “Gangs of New York/New York Çeteleri” de. Benim için Scorsese 1999 senesinde çektiği “Bringing Out the Dead/Yaşamın Kıyısında” ile bitti. O muhteşem filmden beri hep eski performansına rahmet okutuyor.

Sanat yönetimi, yapım tasarımı, kostümleri, müziği, 3D efektleri birinci sınıf da olsa “Hugo”; baştan savma uyduruk ve dağınık senaryosu, başroldeki çocuğun yeteneksizliği ve Martin Scorsese’nin düşük performansıyla “iyi” kelimesinden çok uzaklarda.