30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)


Her sene doğum günümde “tamamladığım yaşımı ne yaptım” tadında yazılar yazıyordum bloguma. Bu yıl hem vakitsizlikten hem de ve daha çok kimsenin umurunda olmadığını düşündüğümden; yapmadım. Fakat buraya kadarmış erteleme. Şu an tek yapmak istediğim bu.
30 yaşına girdiğim gece yanımda bir hemşire arkadaşım vardı. Saatler öncesinden buluşup gece yarısı olmasını beklemiştik. O sırada bin kilometre uzakta en sevdiğim dostlarım evime girip hediyemi bırakmış, böylece aramızdaki deli mesafeye rağmen fiziksel anlamda bana hediyemi vermiş sayılmışlardı. Zekiceydi. Günün gündüz olduğu andan itibaren kalanı pek de özellikli geçmemişti. Depresif bir doğum günü daha.

Sonraki günler dizi ve film izleyerek, kilometrelerce yol yapıp çalışarak, beni görmek isteyen tanışların hesabını ödeyerek geçti. 3 eylül tarihinde; eski gönül yaralarımdan biri, çalıştığım hastaneye sevgilisiyle birlikte her geldiğinde bedava ilgileniyor olmama rağmen benden 15 lira hizmet bedeli tahsil etti. Bu da aramızdaki bağların sonu oldu.

Karşılıksız seven nadir arkadaşlarımdan biri annemle birlikte beni ailesinin evinde ağırlayıp çevreyi gezdirdi, bu da hala çıkarsız sevebilen bir iki kişi olduğunu hatırlattı.

Alanya’da Polonya’dan gelen üç misafirimle ilgilendiğim hafta beklediğimden sıkıcı geçti. Hatta hayal kırıklığı oldu. Her kim olursa olsun evlendiği anda değişiyordu çünkü. Yarısını eşine, kalanını çocuğuna tahsis ederek yok oluyordu.



Altın Koza Film Festivali ise beklediğimden iyi geçti. Yarım da olsa akredite oldum, Adana’da yaşadığım yılların toplamından fazla seks yaptım ve “Pozitia Copilului” gibi bir film görmüş oldum. Çakma editörüme nefretle katlandım ama olsun, kendini imha etmesi için gerekli bir süreçmiş.

Dizi, yazı, spor, şehirlerarası iş ve eğlence seyahatleri, Build HD, Ortaköy kumpiri, onunla tanışma, bununla buluşma, şarap denemeleri, IKEA birleştirmeleri, Mama Shelter, arkadaş füzyonları, İstanbul’da iş arayışları, basın gösterimleri, ayak fetişleri, biraz daha IKEA, kahvaltı, spor, porno yıldızı taklitleri, kahvaltı, spor, duş, çay, kahvaltı, kahve, spor, duş, dansçı, Bienal, sauna, IKEA, sinema, birlikte uyuyamama, kahvaltı, spor, duş, Sahaf Festivali, ahtapot, fener balığı, baklava, çay, Armani, H&M, Secure Drive, içkili Maraş geceleri, fabrikalar, eski mümessillerle kafeler, diziler, filmler, fabrikalar, Bebek, Kanlıca, Hıdiv Kasrı derken kasım oldu.
 
Pahalı yemekler ve pahalı saç kesimleri arasında öz bakım ve bitmeyen izleme eylemleri. Filmlerden öğrendiğimiz, son yılların gün katilleri. Büyük hediyeler almayacağıma söz verip tutamadım. Kimse de sözünde durmadı. Ne insanlar ne de firmalar. Uçan kuştan alacaklı olmama rağmen enayiliğim bitmedi. Ne kadar durdurmaya çalışsam elim vermekten vazgeçmedi. Kalbime zarar stresler edinmeye devam ettim.



Filmi çok sevmesem de en sevdiğim kadın dostumla yemek ve şarap sonrası “Mavi En Sıcak Renktir”e gittiğim gün, o dönemden en güzel hatırladığım.

Cildimde yaralar çıkmaya başladı. Yüzümde en çok. Kimi havuza, kimi berbere, kimi de eve girip çıkan adını bile hatırlamadığım kişilere bahane buldu. Belki de tek suçlu günü geçmiş bakım ürünleriydi, kim bilir. Sonuçta beni durdurdu. Kendimi iyi hissetmemeye başladım. Seçmeye. Yüzümü yıkamak bile acı veriyordu. Bakmak da öyle. Kaldılar. Gitmeyecek gibi yaralarım.

Yılbaşı gecesi en cimri arkadaşıma son şansını verdim. Temiz bir başlangıç olmasını umarken utanca bulandık. Üç kuruş için çektiği numaralar ömürlük tanışıklığın iplerini kopardı. O çok sonra fark etse de, benim sırtımdan acı dolu bir yük kalktı.

Yılın ilk seksi faciaydı. İkinci de biraz öyle. Dördüncüde toparlandım gibi oldu ama ruhum eskiyi özlemeye koyuldu. Ocak bitmeden pasaport aldım. Tüm zamanların en büyük hediyesi ile doğum günü sürprizi yaptım. Çevremdeki cimrilik ve para için atılan taklalar daha da savurgan olmama sebep verdi. Yine bir co-worker âşık oldu ve yine neden dönüp bakmadığımı anlayamadan üzüntüye boğuldu. Sonra ben gidip hiç olmadık birine dibimi düşürdüm, neyse ki eskisi kadar salak değilim, hemen toplayıp dönüştürdüm. Bir günde 25 bardak kahve parası kazanmak hakaret gibi göründü, dörde katladım. Ne var ki çalışmayı hiç sevmediğimden, ona bile burun kıvırdım.

Bilet almama rağmen !f’e akredite oldum. Halk kuyrukta telef olurken ayrıcalıklı olmak için ufacık çaba sarf edenlerin nasıl imtiyazlar edindiklerini görüp sinir oldum. Ben de onlardan oldum.

Çalıştığım hastanenin yatırım amaçlı yaptırdığı evi sattım. Müteahhit Bekir Taşdemir tarafından 4 bin lira dolandırıldım. Hakka ve hukuka inanmadığım için kimseye havale etmedim. Bu yıl şerefsiz insanlara kaptırdığım paranın yanında nedir ki dedim.

Sonra birini sever gibi oldum. Tatlı bir ufacık. Daha dershaneye gitmek gibi dertleri olan, tertemiz bir insan. Kıymet verdim. Kaldıramadı. Ona göre burjuva, sert ve her şeyi kolay elde etmiş bir şanslıydım. Bu kadar tanıyamazdı sanırım bir insan beni. Gitti.

Yorum İstanbul Evleri ömrümü yedi. Taksitleri, bitmeyen eksikleri, inşaat kalitesizliği, verilen sözlerin tutulmaması, Arapların gürültüsü, sıcak, sinek vs. İstemediğim bir kar elde ederken hızla yaşlandım.

Hayatıma dört yıl önce değmiş biri, girmeye çalıştı. İzin verir gibi olduğumda, ne kadar harika olduğunu gördüm. Hak ettiği değeri elbette vermedim.

Hayatımın en şişman ve en zengin seksini yaptım, kendimi makine gibi hissettim ve hoşlanmadım. İnsanları sevmem gerektiğine karar verdim. Aşk aramaya başladığım andan itibaren zavallı bir partnere dönüştüm. Benden saklanmayı çok seven bir şeyin peşinde koşturup durdum.

Arzu Çağlan’ın programı yayından kalktı. İlk kez etiyle kemiğiyle karşıma çıktı. Kim olduğumu anladı. Gurur duydum. Dedim ki bazı insanlar olmasa ben olmazdım. Ben olmasam kim olmazdı?

Hayatım boyunca seveceğim ve seveceğini düşündüğüm eski bir dostumun daha evlilik ve çocuklar yüzünden yok olduğuna şahit olmak için su üstünde yürüdüm. Kontrast o kadar güçlüydü ki, yeni dünyamda zaten şansı kalmamıştı. Gömmedim ama sakladığım yerde beklemediğini kabullendim.

devam edecek)