30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)





Aylardan mart. Bir grup arkadaşım var. Aslında birini sever(d)im, diğerleri yanında geldi. Her fırsatta ziyaret ettiğim ve iyi davrandığım bu grup nedense bana karşı ya kayıtsız kaldı ya da sımsıkı sarılmaktan çekindi. Ben de yavaşça yere bırakıp uzaklaşmaya başladım. Ayda bir de olsa iş çıkışı yolumu uzatıp önlerinden geçmeye çalıştım, yılda bir de olsa kendiliklerinden nasılsın demediler. Görüşmeye çalışan, hayır deyip durduğum onlarcasına kıyasla; ne ayıp bana.

Televizyon yapımcıları, şarkıcılar, tezgâhtarlar, emekçiler, sinema mezunu işsizler, çağrı merkezi çalışanları, akademisyenler, öğretmenler, tutunamayanlar… Bir günde üç kişiyle tanıştığım oldu. Bir uçurumun en ucunda gibi, o kadar yoktum ki, görmüyorlardı. Evet, Feridun Düzağaç şarkıları gibiydim yine. Ucuz, basit ve sıradan. Pazara çıkmış gibiydi ipliğim.
Adalar, Küçükçekmece, Tom’s Kitchen, Eataly, İBB Tesisleri, ilçeler, semtler, metro, metrobüs, vapur, bulaşık, çamaşır, bakteri, Snowpiercer.

İstanbul Film Festivali’ne de akredite oldum. Fakat bu bana filmleri Atlas 3’te izlemek olarak döndü ve ne olduğunu anlamadım. Aksanat, Kafka, göz teması kurmaya korkan Twitter delikanlısı, Vialand, Doğa Koleji, Mısırlı misafir ve uçucu maddeler.

Sonra biri âşık oldu bana. Mutfak masamdan geçip gitmesiydi planım. Durduramadı kendini. Kırdım attım kalbini.

Taksicilerden nefret ettiğim kadar RTE’den nefret ediyordum, değişen bir şey olmadı.

1Q84 diye bir roman okudum. Finali hariç hayatımda okuduğum en iyi roman oldu. Gazıyla yeniden okuma sevgisi kazandım, üst üste kitaplar tükettim, hepsini toplasan bir Murakami etmedi. Telefonla anket yapar gibi bir doktorluk işi aldım, çok sinirlendim, çok yoruldum ve bir pisliğini bulup kaçtım. Dünyanın küçük olduğunu ispat ettim. Öyle biriyle tanıştım ki her tarafımızdan tanıdık çıktık. Sonra bir bindim otobüse, bir daha göremedim. İkimiz de dünyanın çeşitli yerlerine savrulup durduk, bir daha aynı odada bulunamadık. Biriyle sırf hayatımı kurtardığı için yattım. Tek başıma 200. kez sinemaya gittim, “Kış Uykusu”na. 

Bir de doktorla tanıştım, ömür geçirilebilecek biriyle. Evinde uyudum, evimde uyumasına izin verdim. Sokaklarda yürüdüm onunla, arkadaşlarımla tanıştırdım, elini tutup kilisede konser dinledim. “Siktir git” dediğim için ayrıldığım ilk insan oldu. Ben ki hayatımda belki de ilk defa bir insana bu cümleyi kurdum. Aferin bana. Sonra da diş hekimlerinin yatakta berbat oldukları şeklinde bir bilgiye vakıf oldum.

Birine gerçekten imrendim. İsmi lazım değil ama en sevdiğim erkek ismi diyelim. Yaşamına, cesaretine, bilgisine, yarattığı fırsatlara, mutluluğuna imrendim. Hiçbiri bozulmasın, hep daha fazlasına sahip olsun istedim.

Siemens’ten klima, Linens’ten perde aldım. İkisi de pişman etti. Hard Rock Cafe’yi sevmedim, Paşabahçe’den çıkmadım, çok acayip bir cesaret gösterip bir şeylere katıldım.

“Nasılsın”, “iyiyim”, “İstanbul’da mısın”, “evet”, “ne zamana kadar”, “pazartesi”, “ben de cuma geliyorum” şeklinde bir telefon konuşması gerçekleştirdim. Söz konusu hafta sonunu bir yıldır bekliyordum. Plana ona yakın insan dâhildi. Her şey saniye saniye ayarlanmıştı. Ne var ki hayır diyemeyeceğim bir sesti telefonun ucundaki. Başka bir arkadaşı daha olduğunu, onunla da takılacağını söyleyince sustum. Ayarlanabileceğini düşündüm bazı şeylerin. Biraz ondan biraz benden giderdi, arkadaşlar fedakârlık yapmak içindi. Ne bindiğini haber etti, ne indiğini. Resmi ve keyfi işlerimi erteleyip beklemeye başladım. Kırk sekiz saat boyunca kendimi ona adadım, fikrimi söylemedim, görmeye geldiği şeyleri vermeye çabaladım. O sırada bir bir bensiz gerçekleşti planlarım. Alınanlar, küsenler, oyunbozan olduğumu düşünenler, içimi yiyen arzularım, kendime verdiğim sözler, kişiliğime sahip çıkmam için içinde olmam gereken etkinlikler birer birer gerçekleşti birkaç adım ötemde. Ben davetsiz misafirimle ilgilendim. Çok da iyi ilgilenemedim elbette, ona da yansıttım muhakkak. Bir ben tanıdığı için anlayamadı. Sonunda gitmem gerektiğini söyledim. Kırk takla atarak, bildiğim tüm kibarlıklarla özür dileyerek, “yine de gitme” diyebilirsin diyerek. Küstü, kırıldı ya da başka bir şey. Kaybettim onu. Bu kadar basitti işte bir insanı kaybetmek. Neden anlasındı ki beni. Yüklediği anlamlar üzerinden yürüttüğü, gerçeklikten kopuk bir ilişkiydi ama güzeldi orada duruşu. Çin vazosu gibi. Ne neden kıymetli olduğu bellidir, ne de günlük hayatta yeri bulunur.

(devam edecek)