THE GIRL WITH THE DRAGON TATTOO by DAVID FINCHER (2011) ****


İsveçli yazar Stieg Larsson’un “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” anlamına gelen ancak ülke dışına “Ejderha Dövmeli Kız” şeklinde pazarlanan üç kitaplık Millennium serisinin kendi ülkesinde orijinal adıyla çekilmiş ilk filmi kitabın popülaritesi sayesinde dünya çapında gösterim imkânı bulmuştu. Bir anda gözlerin İsveç edebiyatına çevrilmesini sağlayan seri, ardı ardına birçok dile çevrildi ve fenomene dönüştü. Roman uyarlamalarının problemlerinden epey uzak, başarılı bir filme imza atmıştı Niels Arden Oplev. Kitabın varlığından haberdar olmayanların roman uyarlaması olduğunu anlayamayacağı “Män som hatar kvinnor/Ejderha Dövmeli Kız”ı mini dizi olarak televizyonda gösterilmesi planlanan fakat sonradan sinemalarda gösterime sokulan iki film izledi. “Flickan som lekte med elden” ve “Luftslottet som sprängdes” Daniel Alfredson’un yönetiminde aynı oyuncu kadrosuyla hayata geçirilmiş fakat ilk filmin başarısını tekrarlayamamıştı. Başrollerdeki Michael Nyqvist ve Noomi Rapace iyi oyunculuklar sergileyerek serinin vasatın üzerinde noktalanmasına katkıda bulundular yine de. Hollywood iki oyuncuya da kayıtsız kalamadı. Michael Nyqvist “Mission: Impossible – Ghost Protocol/Görevimiz Tehlike 4”ün kötü adamı oldu, Noomi Rapace “Sherlock Holmes: A Game of Shadows/Sherlock Holmes: Gölge Oyunları”nın esas kızı.

Hollywood’un popüler romanları vakit kaybetmeden sinemaya uyarlayıp daha çok para kazanmak istediğini biliyoruz. Son on yılın en bilinen örnekleri Dan Brown’ın The Da Vinci Code ve Angels&Demons romanlarını beyazperdeye taşıyan Ron Howard’ın başarısızlığı ortada. Yüzlerce ayrıntı içeren kitapları olduğu gibi filme almaya çalışan yönetmen hem kitapların heyecanını yok etmiş hem de sinema filmi olmanın gereklerini yerine getirememişti. Sadece kitabı bilenlerin takip edebileceği hızda görselleştirdiği “The Da Vinci Code/Da Vinci Şifresi” filminde karakterlerin bırakın durup insani bir tepki vermeyi, şöyle bir kameranın önünde arz-ı endam edecek vakitleri yoktu. “Angels&Demons/Melekler ve Şeytanlar”da hatalarını azaltmış ancak bu kez de romanın iyi kısımlarını çöpe atmıştı. Ejderha Dövmeli Kız’ın Niels Arden Oplev uyarlaması ise baştan perde için yazılmış gibi duruyordu. Karakterlerin durup düşünecek, olayları araştıracak vakitleri vardı. Oyuncuların duygusal tepkiler verebilecekleri, karakterlerini ete kemiğe büründürebilecekleri uzun sahneleri vardı. Ve bunca sessiz geçen, gördüklerimizi sindirmemize izin veren sahneye rağmen hiçbir şeyi atlamış hissine kapılmadık. Film, kendi eksiksiz öyküsünü yaratabilmişti.


David Fincher kariyerinin ilk yeniden çevrimi için bu filmi seçti. Zaten başarılı bir uyarlamaya sahip ünlü romanı, dolayısıyla filmi yeniden çeken Fincher’ın bunu neden yaptığını filmini görene kadar anlamlandırmamız mümkün görünmüyordu fakat filmin gösterime girmesi de sorularımızın tamamını yanıtlamadı. İşin içinde Fincher olmasaydı, Amerikalı izleyicinin altyazı okumayı sevmemesi anlamlı gelebilirdi.

Fincher’ın uyarlaması romanın ilk bölümüne kronolojik olarak sadık kalıp 2009 tarihli İsveç filmiyle aynı sahneyle başlıyor. Tek fark daha hızlı kurgulanmış oluşu. “Fight Club/Dövüş Kulübü” ve “Panic Room/Panik Odası” jenerikleri çığır açıcı olan Fincher bu kez de romanın imgelerini sergileyen estetik bir video klip sunuyor. Filmin devamı da İsveç versiyonunu tekrarlamak pahasına romanın mükemmel kurgusuna dokunmuyor. Fark daha yumuşak tavrı ve daha iyi çekilmiş olması. Soğuğu hissettirmek için termometre göstermeleri bile aynı.

David Fincher 20 yıllık sinema kariyeri ve sekiz filmiyle Hollywood’un en çok saygı gören isimlerinden biri durumunda. Görüntü virtüözü olarak addedilen Fincher’ın filmleri ilgi çekici öyküler üzerine kurulu olsa da asıl merak edilen yönetmenin senaryoyla ne yaptığıdır. “Se7en/Yedi”nin polisiye başyapıtı, “Fight Club/Dövüş Kulübü”nün modern bir klasik ve kült oluşu, “The Game/Oyun”un kusursuz dinamizmi, “Panic Room/Panik Odası”nın verdiği yönetmenlik dersi unutulmaz. “Ejderha Dövmeli Kız”ın rejisi bir kez daha kusursuz. Enfes çerçeveler, birinci sınıf paralel kurgu izleyiciye üst düzey sinema deneyimi yaşatıyor. Fakat Fincher’ı büyük isim yapan sahnelerden yalnız iki tane var. Birincisi metroda Lisbeth’in çantasının çalındığı sahne, diğeri sosyal güvenlik uzmanının kelepçeleyip tecavüz ettiği. Üçüncüsü yok.


Romanın orijinal adını öykü ilerledikçe daha iyi anlıyoruz. Kadınlara sırf kadın oldukları için kötü davranan, aşağılayan, istediklerini yapabileceklerini düşünen ve öldüren erkeklerin dünyasını anlatan Larsson’un romanının İsveç versiyonunda yakalanamayan duygu Fincher’ın da gözünden kaçmış. Oscar’lı Steven Zaillian, Nikolaj Arcel-Rasmus Heisterberg imzalı ilk senaryonun üzerine tek taş koyamamış. Daniel Craig ve Rooney Mara iyi olsalar da Michael Nyqvist ve Noomi Rapace kadar kimyaları tutmamış.

David Fincher’ın dokuzuncu filmi “The Girl with the Dragon Tattoo/Ejderha Dövmeli Kız” yönetmenin filmografisinde asla olmaması gereken, anlamsız bir zaman kaybı. Neden ve nasıllar üzerine düşünmeyi bırakıp izlerseniz de mükemmel bir polisiye, Hollywood’da başka kimsenin yapamayacağı kadar iyi çekilmiş bir macera.