120601

Nöbetteyim. Mono Feridun Düzağaç dinliyorum. Konuşanlar var. Ben yazıyorum.

Hiç dolmayacakmış gibi hissettiren bir boşluk diyebilirim içimdekine.

Göğsümün üzerinde duruyor gibi olan taşı da tarif edebilirim.

Yeni tek kelime edemem ama.

Aynı bokun lacivertiyim şu anda.

Elime kalem aldım sıkıntıdan. Küçükken uydurduğum markalar geldi aklıma. Logolarıyla bir kez daha çizdim hepsini, tek tek. Hiç bir zaman hayal kurmaktan vazgeçmediğimi hatırladım. Ve hep hayallerin peşinde koşmaktan, anı ıskaladığımı. En iyi dostumla konuşamamaktan yakınmanın anlamsızlığını o an anladım. Sürekli alışveriş merkezi gezip yeme içme peşinde oluşumuz, satın almalarla geçirdiğimiz günler öyle küçümsenecek şeyler değil sanırım. Basbayağı anı yaşıyormuşuz işte. Oturup dertleşsek yine hayallere harcanacakmış vakit. Aferin bize. Yine doğru olanı yapmışız. Tersini düşündüğümüz zaman bile birbirimize iyi geliyoruz.

Bir anı daha geldi aklıma, anı yaşamayı becerdiğim. Yakın tarihli üstelik. Mayolu falan. Kumlarda. Hemen oraya dönmek geldi içimden. Değerini bilemediğimi düşündü hastalıklı beynim. Susturmayı başardım hemen ki genelde yapamam. Noktalı virgüle gitti çünkü aklım. Feridun "Yalnızlığım sana emanet" diyordu. O komik tweet çıkageldi. "Hayatta iki tip insan vardır. Noktalı virgül kullanmayanlar ve yanlış kullananlar." Ben ikinci gruptayım. Gülümsedim bak. Demek ki o kadar da mutsuz değilim. Mesela sana özel mesaj tonunu duysam şimdi. Eminim gülümserim. Dört maaşa beş günlük tatillerden daha keyifli olur. Masama bırakılan yenidünyaları sevmediğim için yemeyeceğimi söyleseydim keşke. Hande Yener Havaalanı açılmadan önce Feridun Düzağaç'ın Uçak'ı vardı. Hasta geldi. Mutsuz bir kadın. Muayene sedyesine oturmak cidden rahatlatıyor olabilir mi? Damardan su almak? Sigara içmek? Tütsü yakmak? Ağlamak rahatlatıyor bak onu biliyorum ama. Keşke şimdi bir güzel salıversem. Saat 03.14 oldu. İşkencecim, benim. Dizilerle geçsin ömür. Ve çalışarak. Yalnız.

"Yalnızlığım sana emanet."


Benimle görüşmek için en az beş kez davrananları iOS5'in Anımsatıcılar'ına kaydediyorum çoktandır. Her boş sabahı listeyi azaltmaya ayırayım diyorum, olmuyor. Bakıyorum bakıyorum, birini görmek gelmiyor. Ama silemiyorum da. Görev biliyorum bunu. Yapacağım.

"İçimde kapanmayan eski yaralar, sensiz bana uğramaz sanki ilkbahar, kalemimde anlam kâğıdım biterken, neden neden sen…" Bu da F.D.! Sıçrıyor ağzıma. "Sen kimsin bana sarılıp, çağırdıkça kaybolan - Oyuncaksız bir çocuk gibi gözü yaşlı koyan..."

"Çok su verilince ölür ya çiçekler…" dedikten sonra lafı değiştiriyor ya Adanalı. Devam etse belki, o kadar beslemeyin diyecek sevdiceğinizi. Solmuyor. Büyüdükçe ölüyor.

Sırtım üşüdü.

"Gitmek çözecekse, biri gidecekse, buralar gitsin, sen gitme."

Bertuğ Cemil şehirleri içinden geçirememiş. Sadece bir şarkı söylemiş. Cem Adrian bir yerde birine gerçekten "Beni Bırakma" demiş ama. Belli.

Isparta geldi bak. Hep kapıda ya zaten. Kapısına gidecektim pazartesi. Gitmeyeyim diye bir insan işsiz kaldı. Tamam, Allah'ım ya, başka türlü belli etseydin gitmemem gerektiğini. "Ahmet'in suçu ne?"

Köylü Çirkini arıyor. Sesindeki sevgiyi yeniden hissetmeye başladım. Üzerine çektiğim senet sepet milyarları gözüm önemsizleştirdi. Eskisi gibi. Para icat edilmeden önce sevdiğim gibi. Yok, o kadar sevmedim. Ama hatırladım 2009'da hissettiklerimi. Camdan bakmalarımı. Muhteşem bir dost yaratacak kadar acı çektiğimi. Yine de lafı uzatmadım. "Şimdi başkası için acı çekiyorum" diye kapattım telefonu. Kulağımdan çıkardım.

Hayaletli bir kafam var. Yoklamada kimse eksik çıkmıyor.

"Sensiz elbette ölmem. Ama inan kalbim kekeler. Bir sokak köpeği gibi yitik bakar gözlerim."

Uyku bastırdı. Yatacak olsam hasta gelir.

Günler önce tuvalette diz çökmüş, uzaklaştıracak atığım olmasa da yalnız kalmak uğruna beklerken, fazla da düşünmeden attığım e-postaya cevabın vardı bu sabah gelen kutusunda. Yolladığımı unutmak üzereyken geldi. İki kelime geveleyip bağladım bacağına, saldım kuzgunu haritada gösteremeyeceğim diyarına. Mutfaktan beni yanında isteyen bir ses geldi. On bir yıl ve on aydır aralıklarla da olsa yaşadığım odanın parçası olduğu evin ısınma şekli değişmeliymiş bu kış. Öyle dendi. Belediyenin kapımıza kadar getirdiği pahalı gazı dört duvarımız arasında işleyecek cihaza yer arama çabamız, soğutucunun kendine yeni bir köşe bulmasıyla sona erdi. Bir taş oynayınca, gerisi geldi. Maraş’ta buluştuğumuz zamanlar birbirimizi daha iyi görebilmek için çevresine kurulduğumuz mutfak masası köşeye itildi. Hemen olmasa da aynı gün içinde fark ettim. Kahve hazırlamak için içeri girdiğimde sanki bana hüzünle baktı. Biraz da kızdı. Onca unutulmaz anıya ev sahipliği yaptıktan sonra onu nasıl yerinden ederdim. Düşündüm. Yapacak şey yoktu. Değişim mecburiydi. Peki, bir masanın aynı odada bir metre yer değiştirmesi böyle hissettiriyorsa, nasıl olacak da her şeyi bırakıp gidecektim.

Yirmili yaşlarının başında bir arkadaşımın 837 saniyelik ağıtını izledim. Aşktan kafası karışmış, dökülmüş. Herkesin aşkı kendine diye düşündüm. Aşağı yukarı aynı şeyi yaşasak da birbirimizi anlamamız zor. Yazdıklarımın o kadar da etkileyici olmadığını anladım yani. Merak duygusundan başkasına hizmeti yok. Beni merak edenler, dedikodu isteyenler ve yazıların muhatapları dışında değersizler. Hiç kimse’nin günlüğüler işte.

Sabahı beklediğim çalışma saatlerinde eve dönüp düşüncelerimle yalnız kalmayı hayal ediyordum on gündür. Bu gece çalışırken oldu.