THE DEEP BLUE SEA (2011) by TERENCE DAVIES *-

Terence Rattigan’ın ilk kez 1952 senesinde Londra’da sahnelenen oyunu “The Deep Blue Sea” ertesi yıl Broadway’e taşınmıştı. 1955’te yazarı tarafından sinemaya uyarlanan eseri Anatole Litvak yönetmiş; Vivien Leigh, Kenneth More ve Eric Portman karakterlere beyazperdede hayat vermişti. Olumlu eleştiriler alan yapım Venedik’te Altın Aslan için yarışmış ve BAFTA’ya aday gösterilmişti.

1988 tarihli ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives/Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar” ile Cannes’da FIPRESCI alan yönetmen Terence Davies bu sayede ismini dünya çapında duyurmuştu. Otuz yılda sadece altı uzun metraj kurmaca çeken Davies İngiltere sinemasının saygı duyulan isimlerinden biri olmayı hep sürdürdü. “”The House of Mirth/Keyif Evi”nden bu yana geçen on bir yılda yalnız Liverpool’un dönüşümü üzerine bir belgesel çeken yönetmenin yeni işi merakla bekleniyordu. Ve 66 yaşındaki Davies, çocukluk yıllarına denk düşen öyküsüne gönülden bağlandığı “The Deep Blue Sea”ye yeni bir uyarlama yaptı.

31. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan “The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü” vasıtasıyla ülkemize gelen ve Sinema Onur Ödülü verilen Davies’in filminin aynı ay içerisinde vizyona girmesi bekleniyordu ancak süresiz olarak ertelendi. Rachel Weisz, Tom Hiddleston ve Simon Russell Beale yeni kadroyu oluşturan isimler. Yüksek mahkeme yargıcı Sir William Collyer’in karısı Hester’ın savaştan dönmüş Kraliyet Hava Kuvvetleri eski pilotu Freddie Page’e âşık olmasıyla değişen yaşamları anlatan film özellikle kadın karakterinin hislerine odaklanıyor. Film boyunca Hester’ın yaşadıklarını ona anlayış gösteren bir anlatımla izliyoruz.

“Aşkın Karanlık Yüzü” yeniden yorumlanmış olsa da elli yıllık bir hikâye olduğunu gizleyemiyor. Zengin, iyi niyetli, anne kuzusu yaşlı adamla evlenmiş genç ve güzel kadının; savaştan kahraman gibi dönmüş ancak günlük hayatta işlevsiz kaldığı için bunalan genç erkeğin peşinden sürüklenmesi günümüzden bakınca ilginç gelmiyor. Yargıç Sir William Collyer eşine koşulsuz bağlılığı dışında hakkında bilgi sahibi olamadığımız tek boyutlu bir karakter olarak kalıyor. Talepkâr annesi karşısında da en az Hester karşısında olduğu kadar ezik duran William’ın tek istediği sevdiği insanları mutlu etmekmiş gibi duruyor. Hakkında tek öğrenebildiğimiz bu. Zıt kutba yerleştirilen erkek karakter Freddie’nin ise travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı belirtilerek sığlığı açıklanmaya çalışılıyor. Genç yaşında savaşa gitmiş ve kahraman gibi dönmüş adamın alkışlar dinince işsiz kaldığı gerçeğiyle yüzleşmesi sık kullanılmış bir malzeme. Terence Davies bu aşinalığı alıp ifadelerini güçlendirmek yerine, olduğu gibi bırakıp sırtını yaslamayı tercih etmiş. Bu da Freddie’yi William gibi kartonlaştırmış.



Davies kadın karaktere odaklı bir film yapmak istediğinden, hani yine de affettiremezdi kendini ama Hester karakterini dört başı mamur yazmayı başarmış ve unutulmaz bir portre çizmiş olabilseydi iyimser bakılabilirdi “Aşkın Karanlık Yüzü”ne. Oysa Hester da en az filmin erkekleri kadar yüzeysel. Sevgi dolu, başarılı kocadan sıkılmış heyecan peşindeki özgür kadın olarak çıktığı yolda aşk için gururunu hiçe sayan bir kaybedene dönüşüyor. Freddie’nin her dediğine evet diyen, aciz, elinde aşktan başka şey kalmayan birine dönüşüyor. Sevgilisi tarafından aşağılandıkça, silikleşiyor. Belki kocasına dönmeyerek sürüklendiği güç yaşam koşullarına tek başına göğüs germeyi kabullenmesi takdir edilebilir ancak yine de baştan sona feminist bakış açısına zıt tercihler yapıyor.

“Aşkın Karanlık Yüzü” senaryosunun sığlığı bir yana, sinemasal anlamda da güçlü bir film değil. Davies’in karakterlerin vücut diline odaklanmamız için uzun tuttuğu planlar anlamı güçlendirmiyor. Film, en azından bir düzine iyi çekilmiş örneğe sahip türün sularında titreşim yaratmaktan bile aciz.