GÖNDER (18.12.2012)





Son iki aydır günde beş dakikadan fazla açık tutmadığım GSM hattımı bugün kullanmaya karar verişim, bana telefon kulağımda dört saate mal oldu. İlk konuğum bir yıldır aramayan kayıp kardeşimdi. Elbette gerçek kardeşim değil ama “size abi diyebilir miyim” soyundan döllenmiş bir güzel varlık-tı. Sonra ne olduysa izini kaybettirmiş, bir yıl saklanmıştı. Bugün verdiği malumatlara göre küçük bir kız çocuğunun hayatını kurtarmak için traktörün altında kalmış, gücü ve kuvvetiyle nam salmış biriyken şimdi kayık bir belle yaşam mücadelesi verene dönüşmüş. Bir ara nişanlamışlar, nişanlı da başkasına kaçmış. Üç kuruşa çalışmış, onu da on beş gün sonra bozulacak nişanında havaya ateş açan aptal bir “Mersin Üniversitesi Mezunu Mühendis Adayı” akrabasının aklanma rüşveti için harcamış. Enayilik, şanssızlık, boynuzlanma, trajedi! Hepsi bu hikâyede, gel! Mersin’den nefret etmem için başka neden lazımmış gibi. Kırmızı “Bitir” yazısına dokunduktan sonra meşhur Isparta ile konuşmaya başladım. Doğum gününü kutlamıştım gece yarısı, o da zaten beni arıyormuş on gündür. Yok canım, “boşanıyorum gel” demek için değil. Amerika’dan getirttiği iPhone 5’ini kullanmayı öğretmem için. Saatler sürdü tabi temel eğitim. Bir ara FaceTime’dan görmek iyi gelmedi desem yalan olur. Bir de, yılda bir kez görebildiğim “Hayatımın 2. Büyük Aşkı”nı artık istediğim zaman Arkadaş Bul haritası sayesinde uydudan pembe bir nokta olarak izleyebilecek olmam var tabi. Sarsıcı bir gelişme. Sonra Antalya’dan bir arama aldım. Laf dönüp dolaşıp “Adını Şerefsiz Koydum: Dolandırıcının Yolu”na geldi. Gelmek zorunda gibi. O ve peşimi bırakmayan lekesi. Bir şeyler dinledim yine karmakarışık, kapattım telefonu. Sonra içime bir öykü düştü. Bunca zamandır süren sessizlik meğerse o uzaklarda olduğundanmış. Pazar günü gelecekmiş, Maraş’a girişi hayatıma yeniden girişiymiş. Babam öldükten sonra uzun süre aslında ölmediğini, Urfa’da bir evde saklandığını ve zamanı gelince döneceğini gördüğüm rüyalar gibi. Gecenin ortası içtiğim kahveden falımı okuyan röntgen teknisyeninin uydurduğu gibi: Uzun zamandır beklediğin özür gelecek. Ben size söyleyeyim: Gelmeyecek.

“İnanmam, giderken oynama bana mümkünse masumu, muhtacı. Değersiz biriyim senin için, gönder, bir selamın bile başımın tacı” diye bir şarkının üç farklı düzenlemesini dinlerken yazıyorum bunu kulaklıklarımla. Berbat Sony Vaio bilgisayarımın berbat hoparlörleri müzik dinlemekten soğuttuğundan beri beni; ya arabada, ya kulaklıkla böyle işte. Zaten kalın perdeler yıkandığından ve ben evde yarı çıplak gezmeyi sevdiğimden, ışıklar da kapalı. Gizli kapaklı yazıyor gibiyim yani yazıyı. İzole. Duşta geldi aklıma bunlar. Uzun zamandır dökülmüyordum Blogger’a.



Şu saatlerde İstanbul’da Altan’ın evinde olmam gerekiyordu aslında. Belki bitpazarına nur yağdırarak. Çok şehvetli olabilirdi. Ama Entaş Turizm denen muhteşem şirket dört ay önce aldığım uçak biletini hatalı kesmiş. 18 Aralık Maraş-İstanbul 24 Aralık İstanbul-Maraş olması gereken bilet tam tersi. Telefon kayıtlarının çıkması üç gün süreceğinden biletim yandı. Kayıttan ne çıkacağını merakla bekliyorum. Bu durumun bende çok garip bir etkisi de oldu. İstanbul’da kalacağım altı gün boyunca hangi saniye ne yapacağımı planlamıştım. Şimdi öyle bir boşluğa düştüm ki! Maraş’ta olmamam gerekiyor. Nöbetim yok. Ben gideceğim diye perdeler yıkandı, temizlikçi çağırıldı. Ben gideceğim diye anneme bir hafta yetecek okuma ve izleme programı yapıldı. Ben gideceğim diye Ankara’daki süper dostum İstanbul’a bilet aldı. Ama işte olmadı. Burada olmamam gerekirken kaldım. Burada yapacağım hiçbir şey yokken, İstanbul ile ilgili tüm planlarım havada kaldı. Entaş Turizm’e ve geri zekâlı çalışanına çok teşekkür ediyorum.



Yeni Levent Yüksel albümü “Topyekün”ü dinlerken ne kadar piyasa için yapılmış olsa da, “Beddua” başlıklı Gülşah Tütüncü sözlerine takıldım geçen hafta en çok. Son aylarda hissettiklerimi kelime kelime yazmış kadın:
“İçimi karartıyor bu bendeki intikam hayalleri
Bir tarafım masum, sakin de; bir tarafım saldırıya meyilli
Kendimi toplamam gerek, toplanıp dağılmamam
Ama ne zaman aklıma gelsen, çıldırıyorum ben o zaman
Günyüzü görme istiyorum, mutlu mesut olama
Bana yaşattıkların var ya, fersah fersah sen yaşa
Yaptıkların yanına hep kar, işte buna dayanamıyorum
Hayat, adaletinde sorun var, sana da güvenmiyorum
Benim dualarım fayda etmemiş, beddualarım etmez ki
Hem ne saçmalıyorum ki zaten, kötüye bir şey olmaz ki”

Kötüye bir şey olsun istiyorum. Bazen o kötü yeniden benim olsun istiyorum.

Beni sevebilecek, fedakârlık yapabilecek birine daha çektiriyorum. Ama hissediyorum. Olmayacak cacığa salatalık harcamıyorum. Ayrılma engelliyim.

Bir de eski manitamın yeni manitasıyla hayatıma sürtünmesi var. Kıvılcım falan çıkmıyor elbette ama garip. Sex and the City. Tabi sadece işleri düşünce arıyorlar. İşleri doktorluğuma düşünce. Modernim.

Hayatımın en saçma sapan ayları olarak kayıtlara geçecek 2012’nin dördüncü çeyreği. Üretmeden geçti. Ne para kazandım, ne yazı yazdım doğru düzgün, ne kendimi geliştirdim, ne dostlarıma yatırım yaptım. Birbirinden berbat “Mad Men” ve “Boardwalk Empire” bölümleri izledim durdum spor karşısında. Hadi dürüst olayım; göz ucuyla izledim, çoğu zaman sadece dinledim. Meze yaptım. Vücut geliştirme çok hüzünlü bir spor gibi görünmeye başladı gözüme. Yalnızlar için icat edilmiş sanki. Geçen Aralık’ta neden bıraktığımı ve bu Kasım’da neden yeniden başladığımı idrak ettim şimdi. Mutluluk ve yalnızlık. Mutsuzum, hiç saklamıyorum. Özlüyorum, doğru.