SICAK

Yazma eylemiyle kafayı bozmuş biri olarak sana verebileceğim en kıymetli hediyenin sadece sana yazılmış bir mektup olacağına karar verdiğimden beri defalarca boş sayfanın karşısına oturup, dökülmeyi hayal ettim. Duygusal bir filmin, dokunaklı bir ezginin ya da yaşadığımız harekete geçirici bir akşamın ardından aklıma gelen ilk şey mektubuma başlamak oldu ancak her seferinde bilinmez bir nedenle erteledim. Benim hayatımda nedeni bilinmeyen davranış yoktur.

Ve bugün, yirmi altı mart iki bin on iki pazartesi günü, hipnotize edici bir “Grey’s Anatomy” şarkısı dinledikten sonra ekran başına koşup içimden geçenleri dökme isteği duydum. Yine araya sürüyle şey girdi, ertelendi. Ama bunu bugün yapmam gerektiğini biliyordum. Dün gece baraj kenarında siyah plastik poşetimizde bekleyen dört biradan ilk ikisini şerefe’lemeden yudumlamaya başlamamızla anlattığım yaşanmışlığın ertesi günü, bugün yazmalıydım mektubumu. Paylaştığım bilgiler nedeniyle ürküp birkaç adım geriye saklandığım gün. Fazla duygusal olmamak, ağlak kaçmamak adına. İçimi açmaya en az cesaretim olan gün. Bugün.

Seni ne kadar çok sevdiğimi anlatıp, tanıştığımız için ne denli mutlu olduğumu söyleyip, ömür boyu birlikte olacağımızı ima eden cümleler kurup, sayısız tekrara düşmüş doğum günü dileklerinden sunabilirdim mektubumda. Dokunaklı olurdu. Yerinde olurdu. Yersizliğimi unuttururdu.

.


Her düşündüğümü söyleme ihtiyacımdan mustarip, “hayallerimi para için sattım” diyerek dolaşıyordum ortalıkta. Dönmem dediğim şehre dönmüş, yapmam dediğim işe girmiş, lazım değil dediğim paraları kazanmaya başlamıştım. Hayallerimi en azından iki yıl daha ertelemiştim, gerçeklemek için asırlardır beklettiğim fikirlerimi. Bir kez daha beni ben yapacağına inandığım eylemleri ötelemiştim. Yine İstanbul’a gitmiyor, yine sinemacı olmuyor, yine özgürleşmiyordum. Annemin evine, öğrendiğim mesleğin eline, kapitalizmin midesine düşmüştüm. Yine. Ama bu sefer ‘greater good’ için diyordum. Daha iyi olması için yapıyordum. Yüzyıllardır beklediğim gün gelmişti ama iki sene ertelersem daha konforlu gelecekti. Param olacaktı.

Para hırsı başka alanlara taştı. Duygusallığımı kaybettim. İnsanların fikirlerine değil, güçlerine bakmaya başladım. Görünce hissettiklerim değil, sevişirken hissedeceklerim önem kazandı. Vücutları kullanmaya başladım. Kendi vücuduma bakmaya başladım. Güzel vücutlar bulmak için düşünmeyi bıraktım. Standartları yükselttim. Yükselttim. Her şey seks oldu. Her şey para oldu. Skoru düşündüm. Ciroyu düşündüm. Bakış açımı sınırladım. Gidişatın farkındaydım ama yapacak pek bir şey yoktu. Ne yazık ki memnundum.

İçim boşaldı. Bomboş kaldı. Hissetmeyi unuttum. Sevmeyi. Özlemeyi. Sevilmenin ne olduğunu.

.
.


Yamuk bir yazı gördüm. Gülen bir yüz. Heyecandan titreyen eller. Terleyen. İçime umut doldu. Gökdelenlerin ortasında bir mezar taşı gibiydin. Bebekleri, çiçekleri, oyuncak ayıları falan masum bulmam ben. Duygu vermezler. Ancak bir mezar taşı beni hislendirir. Hüzünlendirir, sevindirir, hissettirir. Bir mezar taşıydın sen; kendimi hapsettiğim cam, metal ve plastik dünyanın ortasına dikilen.

.
.
.


Pürüzsüz bir çember gibi geldin. Çembere girmek demek, çevrelenmek demekti. Tüm paketi almak. İçinde nefes almaya başlayacak olmak. Kuşatılmak. Çemberine girmem demek, belirsizliğe gömülmekti. Başımı döndürmek… Girmek istedim başta. O ara her gördüğümü istediğimden sandım. Yaklaştım. Baktım çemberine girmek çevrelenmek demek, kaçtım. Baktım başkası girmek istiyor çemberine, yol verdim, izin verdim. Ama uzaklaşamadım. Elimi sürttüm. Yavaşlatmak için değil. Güçle. Dön diye. Dönsün diye. Hızlan diye. Rüzgârlan diye. Gitme diye. Kal diye. İçine başkasını alsan da, gözümün önünde kal diye. Dönüşünü izledim sabırla. Hızlanmanı istedim. Hızlanmanı izledim. İyi geldiği günler de oldu, kötü geldiği günler de. Gözümü alamadım yine de. Uzaktan da olsa, seyrettim.

İçindeki tökezledi sonra. Senin gibi değildi. Senin ışığın yoktu onda. Makyajsız, bakımsız, sönüktü. Senin parıltın yoktu onda. Fırladı. Dayanamadı. Savruldu. Uzaklaştı. Durdu.

Bana gün doğdu.

Ya da çile.

Bir kez daha düşündüm. Karar verdim. İstedim. Girmeye çalıştım çemberine. Çembere girmek demek, çevrelenmek demekti. Tüm paketi almak. İş ilişkisi. Dert ilişkisi. Sevgi ilişkisi. İşimi ilişkilendirdim önce. Sonra dertleri. Derdini aldım, derdimi verdim. Sevgiye gelince sıra, zordu.

Zordu bile bile lades demek. Çocukluk hatalarına düşmek. Çocukluk hatalarını tekrar etmek. Tekrara düşmek. Zordu sevmek, sonunun hayallerimdeki gibi olamayacağını bile bile.

İmkânsızdı. Sadece benim gözlerimin görebileceği kadar imkânsız. En iyi kadın dostumun görmeyi umursamadığı şekilde imkânsız. En büyük sırdaşımın yardım edemeyeceği kadar imkânsız. Yapma diyeceği kadar.

Doğduğum günü bilmesem de, beş karışken saklandığım sarı lambalı odunlukta yaşananları biliyorum. Sarı ışığın parlattığı sarı tahtaları koruyan duvarları. Hayatımla ilgili her şeyi biliyorum yani. Hatırlıyorum. Analiz ediyorum. Karara varıyorum. Karar veriyorum. İmkânsız.

Bundandır çektim, çektirdim. Çoğu zaman düşünmeyelim diye güldürürken, bazen de ağlattım. Bundandır. Bilmemden. İmkânsızlığı.

.
.
.
.


Direncim kırıldı sonunda. Belki de açımı değiştirdim. Günü yaşamayı seçtim ilk defa. Sonunu düşünmeden. Gidişatı. Sadece şimdiye baktım. Girdim çembere. Dönüyordu hala. Bazen yavaşlasa da yol boyunca; dönüyordu hala ben, rüzgâr ve senin doğal ışıltınla. Güzel kokuyordu. Tuzluydu. İçtendi. Gülerken de. Ağlarken de. Bağırırken de. Güzel kokuyordu. Tuzluydu. İçtendi.

Her şey, bir kez daha, değişti.

Ulaşılmak güzel oldu. Giyinmek güzel oldu. Buluşmak güzel oldu. Konuşmak güzel oldu. Didişmek güzel oldu. Vedalaşmak güzel oldu. Düşünmek güzel oldu. Uyumak güzel oldu. Rüya görmek güzel oldu. Uyanmak güzel oldu. Vakit harcamak güzel oldu. Eskisi gibi oldum. Güzel oldum. Senin sayende oldu. Varlığın sayesinde.

.
.
.
.
.


Şimdi yine eskiden olduğum gibi, hissedebilen biri oldum. Dönüştüm. Sen beni dönüştürdün. Gittiğim, yol olmayan yoldan döndürdün. Kaybettiğim duyguları geri getirdin. Beni yine tek parça yaptın. Beni ben yapan en büyük parçayı kaybolduğu yerden bulup yerine taktın. Beni mutlu ettin. Hepsini sen yaptın. Farkında ya da değil. Çabayla ya da değil. İstemli ya da değil. Niyet ne olursa olsun. Varlığınla başardın. Minnettarım.

.
.
.
.
.
.


Metalin, betonun, camın, tozun ve paranın ortasında bir mezar taşıydın. Her bakana farklı düşündürebilen. Mutlu da edebilirdin varlığınla, mutsuz da. Sarılmak da gelebilirdi içten, kaçmak da. Ama ne mutlu ki sana(bana); oradaydın. Bu ufacık "hiç şehri"nin içinde, vardın. Metal, beton, cam, toz ya da para değildin. Hissettiren bir parıltıydın. Büyük bir güçtün. Işıltıydın.

İçtendin. Tuzluydun. Güzel kokuyordun.