STATELESS THINGS (2012) by KYUNG-MOOK KIM ****-


2009 tarihli “Cheonggyecheonui gae” adlı 62 dakikalık bir filmi daha olan Güney Koreli Kyung-mook Kim’in gerçek anlamda ilk uzun metrajı “Stateless Things/Yurtsuzlar” ülkemizde 31. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi. Kyung-mook Kim’in yazıp yönettiği ve kurgusunu yaptığı “Yurtsuzlar” son aylarda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen filmler arasında tek şaşırtıcı olanı.

“Kuzey Kore’den yasa dışı yollarla Güney Kore’ye göç etmiş ve benzin istasyonunda düşük ücretle çalışmakta olan bir genç, kendiyle aynı durumdaki işçi kızdan hoşlanmaktadır. Genç kızın zor durumundan faydalanmaya çalışan tacizci patron çizgiyi aşınca genç erkek adama saldırır ve kızı da alarak kaçmaya başlar.” Bu şekilde özetlenebilecek giriş bölümünü Güney Kore’den sıklıkla gelmeye başlayan göçmen problemi filmlerinden biri gibi kotaran yönetmen, ustalıkla çektiği sahneleri ilgiyle izletse de aynı hikâyeyi dinlemekten sıkılanlar için lafı fazla uzatmadan perdesini karartıyor. Sonra sıklıkla rastlamaya başladığımız, günümüzün en popüler akıllı telefon melodisini duyuyoruz. İlk anda unutkan bir sinemaseverin salondakilere işkencesi olarak düşünülen bu durum hemen sonra filmin ses bandında yer alan bir efekt gibi algılanmaya başlıyor. Perde karanlıkta kalmaya devam ettikçe salonu dolduran izleyicilerin susmak bilmeyen melodiyi lokalize etme ihtiyacı artıyor. Beklediğimiz görüntü geliyor. Az önce sefalet içinde canının derdine düşmüş iki gencin kaçışını izlemiyormuşuz gibi; muhteşem manzaralı, süper lüks bir evde gezinmeye başlıyoruz. Fakat telefon susmuyor. Arka sıralardan geldiğine yemin edecek hale gelen rahatsız izleyici homurdanıp sağa sola bakmaya başladığında çalanın filmin yeni karakterinin telefonu olduğunu görüyoruz. Neredeyse deneysel diyebileceğimiz bu tercih tamamen farklı işleyen ikinci yarıya geçerken önemli bir taşıyıcı özelliği gösteriyor. Devamında, genç erkeklerden hoşlanan evli bir işadamı ve onunla yaşamaya başlayan yeni sevgilisinin seks ve kıskançlıkla dolu günlerine tanık oluyoruz.


“Yurtsuzlar” iki farklı film izletiyor bize. İkinci filmin son anlarında pamuk ipliğiyle bağlasa da öyküleri, hemen ardından gelen ve dakikalar süren tek plan seks sahnesiyle bu durumu akıldan çıkarıyor. Yasadışı göçmenlerin problemlerini izlediğimiz ilk yarıyla, yaşadıkları zenginliğin içinde modern zaman dertleri çeken iki erkeği izlediğimiz ikinci yarı birbirinden tamamen bağımsız duruyor. Ardından en baştaki göçmen genci sokaklarda uzun bir yürüyüşe çıkaran yönetmen perdenin ortasına filmin ismini dev harflerle yazarak bitişi ilan ediyor. İşte ne oluyorsa, salondaki izleyicilerin filmi bitti sanarak dışarı çıkabilecekleri kadar uzun süren bu yürüyüşün ardından oluyor. Yaklaşık yirmi dakikalık üçüncü ve sürpriz bölüm sadece birbirinden bağımsız iki öyküyü bağlamakla kalmıyor, adeta onları tek parça haline getirip yeniden yaratıyor. Bu, “The Sixth Sense/Altıncı His”te Bruce Willis’in ölü olması ya da “The Others/Diğerleri”nde hayaletlerden korkanların sonunda hayalet olduklarının ortaya çıkması gibi değil. “Fight Club/Dövüş Kulübü”nde izlediğimiz iki ana karakterin de aslında Tyler Durden oluşu ya da “The Village/Köy”ün zaman ve mekânla yaptığı muhteşem oyun gibi de değil. Hem onlara selam gönderecek kadar saygılı, hem onlar kadar iyi, hem de söz konusu örneklerin aksine net cevaplar vermekten kaçınarak daha da zenginleşmeyi bilecek kadar kurnaz. Kısacası muhteşem bir finali var “Yurtsuzlar”ın. Başlardaki iyi ama sıkıcı filmi izlemeye tahammül edenlere, ikinci yarıdaki genel toplum ahlakına(!) ters sahnelerde salonu terk etmeyenlere, yaşamından iki saate yakın süreyi onunla ilgilenmeye adayanlara büyük bir sürprizi var. Düşündürücü, şok edici ve tazeleyici.


Herkesin malumu olduğu üzere, sinemada anlatılmayan öykü kalmadı. Yönetmenler muhteşem işler çıkarsalar, teknik ekipler parmak ısırtsalar da senaryolar hep birbirinin türevi. Bildiklerimizin hatırlatılması, yeni yorumları. Kırk yılda bir de işte “Yurtsuzlar” gibi bir film çıkıp seyircinin senaryodan beklentileriyle oynamayı, şaşırtmayı başarıyor. Üstelik bunu sadece hak edenlere yaşatmayı tercih etmek gibi bir sadist yanı var. Ulaşılması, izlenmesi, sonuna dek sabredilmesi güç bir film. Fakat dikkatinizi verirseniz, hele de bir sinema salonunda görme şansına erişirseniz; çıktıktan sonra elinizi ayağınızı titretecek, başka filmler izlerken bile gözünüzün önüne gelecek, haftalarca aklınızdan çıkmayacak bir başyapıt. Sanatsever, ileri görüşlü ve açık fikirli olduğunu iddia eden çağdaş insanların girmesini tavsiye edebileceğim bir sınav.