İKİ DAKİKA


“İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım, olmuyor”

Günlerdir bu cümle geçiyor aklımdan. Boşalır boşalmaz seks arzum geçecekmiş gibi. Çözümü bu kadar basitmiş de ben başaramıyormuşum gibi. İki dakika ağlayabilsem diyorum, geçecek. Aklım öyle diyor: Ağla iki dakika, geçecek. Ağlayamıyorum. İçimden ilk çıkarışım bu cümleyi; kınanın-düğünün-uykunun-kahvaltının-alışverişin-gezme tozmanın ardından, yola düşmeden-yorgunluğun pençesinde son anlarda, Adana’da, sıcak-nemli-cehennem gibi bir mutfakta oldu. Uzun süredir tutuyordum. 

Gülümsemeye devam ediyordum. Daha da ısınsın diye dünya, çay almak için mutfağa geçince en sevgili kadın dostla, ağzımdan fırladı. O yükselmeyle ağlarım sandı belki aklım ama olmadı. Sinir oldu, öfke doldu, kustu. Ağlayıp pışpışlanmak yerine, zehirli diline destek buldu. Yani yine ağlayamadan poposunun üzerine oturdu.

Sabahtan beri kitaplar alıyorum elime, dergiler, elektronik aletler, fikirler, çaylar, kahveler, ağır metaller… Hep aklımda aynı cümle. Bırakıyorum hepsini, düşüneyim, düşüneyim de çıkayım şu işin içinden, ertelemeden, gömmeden, savaşarak diye. Olmuyor. İki dakika ağlamaya ihtiyacım var sadece. Biliyorum. Eminim. Öyle olur sanıyorum. Diye düşünüyorum. Bilmiyorum.

Hayatıma anlam katsam diye bakınıyorum sabahtan beri. Yıldönümlerinin verdiği gazla. Ne yapsam. İstanbul’a taşınacağım ya şubat ayında. Daha ne olsun. Ama çok var. Hemen bir anlam. Anlam, anlam, anlam. Anlam bulmam lazım. Dün eski sevgilime gittim gözden kaçırdığım bir anlamı var mıymış diye ama yok. Bugün şu anki sevgilime günaydın mesajı çektim, içim hasretle dolar mı diye, yok. Çayım kahvem aynam cımbızım keyfime mi baksam dedim, yok. Dün üç sinema organında dört yazı yayınlattım, kendimle gurur duyayım desem, yok. Anlam lazım bana. Evlensem, çocuk yapsam. Güldürmeyeyim kendimi. Kimi kandırıyorum. Kadını boğazlar, çocuğu birine hediye ederim. Yok.

Bu gece farklı olsun en azından diye düşündüm sonra. Aklıma ilk gelen şey “En Yüksek Yer” oldu. Hayatımın aşkıyla, yıllar yıllar önce, hadi bilmiyor gibi yapmayayım, 2006 senesinde, ailesinin arabasıyla yollara düşmüş, bizi boğan bu şehrin en yüksek noktasına gitmeye karar vermiştik. O zamanlar bana lüks olan miniDV kameram elimde, yedek kasetlerim cebimde, hiç kapatmadan vizörü, çekmiştim her saniyeyi. Sigaralarımızı tüttürmüş, yumuşak-alkolsüz içeceklerimizi kaldırmış, mutluyduk. Hiç bitmeyecek gibi. O dağın kralı gibi. En yüksek yerdeydik. Birbirimizden başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu. Mutluyduk. Bir daha oraya gitmedik. Ne birbirimizle, ne başkasıyla. Ben hariç, yakın zamanı saymazsak. Kuralı bozdum. En tepeye olmasa da, yükseklere çıktım başkasıyla. Uğursuzmuş o dağ bana.

Bu gece farklı olsun diye düşünüyorum. Evde saat 00.00 olmasın. 00.00 olsun ama ben evde olmayayım. Bilgisayar ekranına bakmayayım. Hatırşinas arkadaşların güzel dileklerini tepede karşılayayım. Maraş’ın ışıklarına son kez oradan bakayım. Hayatımın aşkını kaybettim. İhanetimin ortağını kaybettim. Belki bu kez de kendimi kaybederim. Ölmem ama başka biri olurum. Dönüşürüm. Giderim. Seneye bu zamanlar başka bir şehrin ışıklarına bakarım. İstanbul’un. Benim için hiçbir anlam ifade etmeyen tepelerde dolaşırım. Çok fazla anı birikti Maraş’ta. Her taşın bir hatırası oldu. Maraş’ın, Adana’nın, Antep’in… Taşınmaz oldu. İstanbul’a gitmek gerek. Kimseyi hatırlatmayan yollarda yürümek gerek artık. Ağlamayı istememek gerek.

Belki ağlarım ama bakarken yüksekten ışıklara bu gece. Biliyorum. İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım. Yani, sanırım.