O GECE (26.08.2012)



Bilgisayarımı yepyeni bir çantaya koydum, telefonlarımın pillerini doldurdum, yarım litrelik bardağıma limonata aldım, çikolata seçtim, rahat şeyler giydim, sessizce kapıyı çekip merdivenlerden indim. Önce otomobilimin uzaktan kumandası çalışmadı sonra kapısı kapanmayı reddetti. Olsun. Nazan Öncel’in “Göç” albümünü taktım. Yüksek yerlere doğru sürdüm. Düğün konvoyları geçti önümden. Işıksız kavşaklarda uzun uzun bekledim. Hepsi iki dakika ağlamak içindi. İstediğim noktayı bulamadım. Asla istediğim gibi bir nokta bulamayacağımı bildiğimden, birine razı oldum. Bilgisayarımı kucağıma aldım. CD başa döndü. Bir daha dinledim. Telefon çaldı. Bodrum’dan taze damat aradı. Taze gelin aldı telefonu. Çocukluk arkadaşım, tiyatrocu aradı. En güzel sözleri de o söyledi. Neler neler söyledi. İstediğim insan olmayı başarmışım gibi. Kapattı. Sıkıldım. Yüksek yerlerin yalnız çekilmediğini anladım. Tenha yerlerde yalnız kalmak iki kişilikmiş. Tekken elinin altında oyalayıcılar olmalıymış. Ne kadar yalnız kalınabileceğini anladım. Gece yarısını bir saat bile geçmemişti ki, eve döndüm. Ağlayamadan. Gün bitmeden İç Anadolu’dan gelen bir mesaj sarstı. “Gerçekten içinden gelirse ağlarsın.” Doğru söylüyordu. Sevindim. Artık ağlatacak kadar üzemiyordu beni. 29 yıl bitti.