belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2013 Cuma

BENİM ÇOCUĞUM (2012) – CAN CANDAN ***-




Benim Çocuğum aslında herkese; ya da en azından bebek sahibi olmaya karar veren ailelere ve lise öğrencilerine zorunlu olarak izletilmesi gereken, çok ama çok önemli bir iş. Şimdilik İstanbul’da ve Ankara’da birer perdede gösteriliyor olsa da, şehir şehir gezmesi en büyük temennimiz.

"Benim Çocuğum" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

22 Mart 2013 Cuma

THE IMPOSTER (2012) by BART LAYTON ***


1994 yılında San Antonio, Teksas'da, 13 yaşındaki Nicholas Barclay kayboldu. Üç yıl dört ay sonra, 7 Ekim 1997'de Linares, İspanya'da bulunduğuna dair bir işaret çıktı ortaya. Üzerinde hiçbir belge olmayan bu gencin Nicholas olduğuna karar verildi ve ailesiyle buluşturulmak için çalışmalar başladı.

"The Imposter/Hayat Avcısı" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (22 Mart 2013) başlığı altında okuyabilirsiniz.
 

30 Kasım 2012 Cuma

SİMURG (2011) - RUHİ KARADAĞ -



Teşbihte hata olmaz; Simurg, Reha Muhtar döneminin Show TV Ana Haber Bülteni kıvamında kurgulanmış. Bir anda ekranı kaplayan dev yazılar, provokatif dış ses, tempo düşürücü ve kafa karıştırıcı ayraçlar, bitmek bilmez planlar... Üstelik benim kişisel olarak çok rahatsız olduğum bazı mizansenler yaratılmış belgesel için. Filme destek olan WKS hastalarından yapamayacakları belli bazı aktiviteleri denemeleri istenmiş. Örneğin denge problemi olan birine çay taşıtılmış. Durumu belgelemek için de uzun uzun çekilmiş. Yaşadıkları hastalığın zorluğunu göstermek açısından kısmen gerekli olabilir ancak bu kadar çiğ ve zorlayıcı oluşu çok üzücü. İleri gidip bu sahnelere engelli istismarı bile denebilir.

TersNinja.com için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (30 Kasım 2012) başlığı altında okuyabilirsiniz.

22 Ekim 2011 Cumartesi

TÜRK PASAPORTU (2011) by BURAK CEM ARLIEL **

"İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Fransa'ya girişiyle ülkede bulunan Yahudiler için soykırım başlıyor. Fransa’da ikamet eden Türk Yahudileri için çalışma başlatan Türk diplomatlar vatandaşları koruma altına alıp Auschwithz'e gitmelerini engellemeye çalışıyor, hatta gidenleri kurtarmayı başarıyor." Bu hafta gösterime giren belgesel yapım "Türk Pasaportu"nu Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.

16 Şubat 2011 Çarşamba

YAŞAM ARSIZI (2008) by YASEMİN ALKAYA -


Yasemin Alkaya; bale eğitimi almış, konservatuar mezunu bir tiyatro sanatçısı olarak tanınıyor. Fotomodellik de yapmış ve bir kafe işletiyor.

“Yaşam Arsızı” adlı belgeselin başlarında çocukluk arkadaşının Ankara Ulus’ta pavyonda çalıştığını öğrenen Alkaya; çekim ekibini toplayıp onun yanına gidiyor ve ilk saniyeden itibaren acıyan gözlerle bakıp ne kadar kötü bir iş yaptığını kafasına vuruyor. Söz konusu şahıs Elif Çağlayan’ın ise kendini savunmak, acındırmamak için söyleyebildiği tek cümle; filmlerden ödünç aldığı “İşimi çok seviyorum çünkü bedava içki içiyorum, üzerine de para veriyorlar” oluyor. Nükteyi anlamayan empati yoksunu entelektüel belgeselcimiz, Elif hanımın arkasından acıyla karışık onaylamayan gözlerle bakarken, kamera yüzünde sabitleniyor.

Yasemin Alkaya belgesel adı altında sunduğu ancak duygu sömürüsü uğruna bolca kurmaca sahneye başvurulduğu her halinden belli acınası film yapma tarzıyla, Türk belgeselciliğinin yüzkaralarından birine imza atıyor. Araya serpiştirdiği “eski fotoğraflara bakma” sahnelerinde sürekli “ay burada ne gençsin, ne tatlısın, çocukların ne küçük, ne tatlı” falan diyerek Elif’in şimdiki halini aşağılıyor.

Mesela babasının kitap yazmış biri olduğundan bahsedip okumanın öneminden dem vuran Elif’e hemen “herkesin okuması gerekmiyor, annen sürekli pazara gidip bir şeyler alır, evin ekonomisine katkıda bulunurdu” tadında şeyler söylüyor. “Annen pavyona düşmezdi” demeye getiriyor. Zaten film boyunca Elif ne derse tersini söylüyor Yasemin Alkaya.

Elif’in hikâyesini dinledikçe ailece geçirilen bir trafik kazasında anne ve babasını aynı anda kaybettiğini öğreniyoruz. Kazadan birlikte sağ çıktığı kız kardeşleri Funda ve Aysun ise Ürgüp’te bir klinikte yaşamaktalar. Ziyarete giden Alkaya’nın burada da tek yaptığı kronik şizofren kardeşlere acıyarak sarılmak oluyor.

Belgesel biraz da “sorumluluk sahibi(!) komşuların biz onlar için neler yaptık söylemleriyle ilerliyor. Bir komşu “Ben onların çamaşırlarını önce elde olmak üzere –ki kimse eline almaz, sonra makinede yıkadım” minvalinden açıklamalarda bulunuyor. Yüksek ihtimalle olayı anlatan teyze makinesine kıyamadığı için önce leğende giysilerin kirini akıttığını kastediyor.

Empati fakiri Yasemin Alkaya’nın Ürgüp’e ziyarete gelen Elif ve çocukları ile Ankara’ya dönme isteğindeki küçük kız kardeş Aysun’a mantıklı(!) açıklamalarla karşı durup, kendisinden özür dilettiği bir sahne var ki; akıllara zarar. Ablasını özleyen ve rehabilitasyon merkezinden çıkmak isteyen zavallı küçük kardeş onlarla gidemeyeceğini anladığında şarkılar söyleyerek kendini avuturken, Alkaya onun söylediği naif bir cümleye kahkahalarla gülüyor. Çıldırtıcı.

Kardeşlerin kaldıkları yerin aslında zihinsel engellilere hizmet veren bir yer olduğunu öğreniyoruz sonra. Merkezin müdürü Recai Gündüz ile yapılan röportajda bunu bizzat kendisi dile getiriyor. Kardeşlerin kronik şizofren olduklarını, zihinsel engellerinin olmadığını söyleyerek yanlış yerde olduklarını ima ediyor. Ne yazık ki “engelli” yerine bol bol “özürlü” diyor, “zekâları çoğumuzdan iyi” şeklinde saldırgan cümleler kuruyor ve üç cümle sonra Yasemin Alkaya’nın başarılı(!) soruları sayesinde konu dağılıp erkek-kadın farklarına, erkeklerin mi yoksa kadınların mı toplu yaşamda daha uyumsuz olduğuna, askerliğin erkeklere neler öğrettiğine falan geliyor. Merkezdeki zihinsel engelli kadınların kuaför istemeleri ile alay ediliyor.

Herkesin aynı anda konuştuğu bir sahneyle sonlanıyor bu kısım. Müdür sürekli kolları ve başı masaya yaslı şekilde oturuyor. Özensizlik her ana siniyor.


İzlediğimiz en zeki insan olan şizofreni hastası büyük kız kardeş Funda bir yerde “Biz neden büyümüyoruz, çocuk gibi hissediyoruz” diye soruyor. Aklı başında olması gereken kişilerden biri “Daha iyi değil mi, keşke hep çocuk kalsak bizde” şeklinde cevaplıyor.

Elif’in çocuklarının babasından bahsedilen bir sahnenin repliklerini ise aynen yazmak istiyorum:

Yasemin Alkaya: Gerçekten o paraları yedi mi yoksa bir yatırım yaptı sizden gizliyor mu acaba?
Elif Çağlayan: Şu an kendisi de aç.
Yasemin Alkaya: Çok üzüldüm. O kadar üzüldüm ki; bir para toplayalım da yardımcı olalım.

Yasemin hanımın ne kadar kaliteli bir ağzı olduğunu görüyor musunuz? Bu belgesel sinemalarda gösterildi.


Filmin devamında da bolca Yasemin Alkaya gözyaşı ve geyik muhabbeti izliyoruz.

Sizce anneniz nasıl mutlu olur sorusunu soruyor sonlara doğru belgeselcimiz. Erkek çocuk “annemin geçmişiyle ilgili kendini suçlu hissetmemesi gerekli” diyor. Kız çocuk ise “yaşananları telafi edebilirse mutlu olur annem” diyor. Sonra erkek tekrar lafa girip “bizim başarılı olmamız yeter onun mutlu olması için” diyor. Yasemin Alkaya ise kuvvetli bir erkeğin gelip Elif’i kurtarması temennisi ile nokta koyuyor bu konuşmaya! Üstelik kendisine de istemeyi unutmuyor o erkekten bir tane!

Jenerik şarap içen Elif ve Yasemin hanımların aynı masada oturan çocuklarla yaptıkları sarhoş muhabbetinin üzerinde akıyor.

Bolca ölü boşluk içeren film, düzgün bir kurgucunun elinde 45 dakika sürebilirmiş diyor insan ancak hiç kimse bu kaba üslubu kurguda kurtaramazdı.

Sonuç olarak sinir bozucu, Türk sineması adına utanç verici bir film kalıyor akılda. Bakımsızlıktan ağızlarında diş kalmamış şizofren kız kardeşler düşündürüyor insanı bir de.

31 Aralık 2010 Cuma

SİNEMA DÜNYASINDAN EN İYİLER 2010

2010 yılında askerliğim nedeniyle yalnız 83 film izleyebildim. Bu rakam, her yıl izlediğimin yüzde 40’ı. Yine de bu kısıtlı sayıda film arasından en iyilerimi seçmek istedim. Sıralama 2010 yapımı filmler arasında değil, benim 2010 yılında izlediğim filmler arasında yapılmıştır.



EN İYİ FİLM
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Avatar – James Cameron
The Social Network – David Fincher
Inception – Christopher Nolan
Sex And The City 2 – Michael Patrick King



EN İYİ YÖNETMEN
James Cameron – Avatar
David Fincher – The Social Network
Spike Jonze – Where The Wild Things Are
Joel-Ethan Coen – A Serious Man
Christopher Nolan – Inception
Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
Pedro Almodovar – Los Abrazos Rotos



EN İYİ SENARYO
The Social Network – Aaron Sorkin
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Inception – Christopher Nolan
Toy Story 3 – Michael Arndt
Los Abrazos Rotos – Pedro Almodovar



EN İYİ ERKEK OYUNCU
Colin Firth – A Single Man
Jesse Eisenberg – The Social Network
Jeremy Renner – The Hurt Locker



EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Stanley Tucci – The Lovely Bones



EN İYİ KADIN OYUNCU
Gabourey Sidibe – Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Carey Mulligan – An Education



EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Mo’Nique - Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire



EN İYİ ANİMASYON
Fantastic Mr.Fox – Wes Anderson
Toy Story 3 – Lee Unkrich

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ-SET DEKORASYONU
Avatar – Rick Carter-Robert Stromberg-Kim Sinclair
Inception – Luke Freeborn-Brad Ricker-Dean Wolcott-Larry Dias-Douglas A.Mowat

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Avatar – Mauro Flore
Alice In Wonderland – Dariusz Wolski
Harry Potter and the Deathly Hallows – Eduardo Serra

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Bright Star – Janet Patterson



EN İYİ BELGESEL
The Cove - Louie Psihoyos



EN İYİ KURGU
The Social Network – Kirk Baxter- Angus Wall
Inception – Lee Smith
Avatar – Stephen Rivkin-John Refoua-James Cameron



EN İYİ KISA ANİMASYON
Logorama – Nicolas Schmerkin

EN İYİ SES KURGUSU
The Hurt Locker – Paul N.J. Ottosson

EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Avatar
Inception



EN İYİ TÜRK FİLMİ
Vavien – Yağmur-Durul Taylan



EN İYİ TÜRK YÖNETMEN
Ümit Ünal – Gölgesizler

29 Nisan 2010 Perşembe

THE COVE (2009) by LOUIE PSIHOYOS ****


Japonya’da yaşanan yunus katliamını anlatmaktan öte buna son vermek için çabalayan, olayları belgelemek bir yana olay çıkaran, aktivizm ne demek, bir aktivist ne yapar gösteren-öğreten, sadece geçtiğimiz yılın değil tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri Koy. Bu iyi olma durumunu belgeselcilik yetilerinden ya da anlattığı olayların çarpıcılığından çok, ruhundan ve ekibinin inancından alıyor. Elbette yılda 23000 yunusun katledildiği Taiji ilginç ve ele alınması gereken bir konu fakat en ön sıralarda olmadığı aşikâr. Filmin motivasyonu da tam olarak bu. “Eğer bunu durduramazsak, eğer bunu düzeltemezsek, daha büyük meseleleri unutun gitsin.”
Belgeselde bir yunusun doğru şekilde kullanıldığında yılda bir milyon dolar gelir getirmesi ya da yüksek doz cıva içerdiğinden yenmesi çok tehlikeli olmasına rağmen öğrencilerin öğle yemeği menülerinde standart olarak yunus eti yer alması gibi çarpıcı bilgiler veren kişi; 1964 tarihli Flipper dizisindeki yunusların eğitimcisi, şovun beyni Ric O’Barry. O’Barry’nin Flipper’ı canlandıran beş yunustan biri olan Cathy’i kaybetmesinin ardından yaşadığı pişmanlık ve kazandığı doğa bilinci ile yola çıkmasını ve dünyanın en çok balık avlayan-katleden ülkesi Japonya’nın gizli kapaklı işler çevirdiği Taiji bölgesindeki ölüm koyunu anlatan yapım; olaylara oldukça duygusal yaklaşıyor. Sinema için üretilen tüm Amerikan belgeselleri gibi üst düzey teknik beceri, heyecanı artıracak müzikler ve çarpıcı istatistiklerle desteklenen yapım; bunlara sırtını yaslayan analitik bir iş olmak yerine insanların yunusları sevmesini sağlayıp, koruma güdüsü oluşturmaya çabalıyor.
Film; gördüğüm en yaratıcı eylemlerden biriyle biterken, ekibin bu süreçte görevden aldırmayı başardığı kişileri gösterip “başarabiliriz” mesajını gerçekleyen, sms, telefon numarası, web adresi vererek sizi de davalarına davacı olmaya çağıran filmi izledikten sonra unutup günlük işlerinize dönmeniz zor görünüyor.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...