polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polonya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2014 Pazar

30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)


Her sene doğum günümde “tamamladığım yaşımı ne yaptım” tadında yazılar yazıyordum bloguma. Bu yıl hem vakitsizlikten hem de ve daha çok kimsenin umurunda olmadığını düşündüğümden; yapmadım. Fakat buraya kadarmış erteleme. Şu an tek yapmak istediğim bu.
30 yaşına girdiğim gece yanımda bir hemşire arkadaşım vardı. Saatler öncesinden buluşup gece yarısı olmasını beklemiştik. O sırada bin kilometre uzakta en sevdiğim dostlarım evime girip hediyemi bırakmış, böylece aramızdaki deli mesafeye rağmen fiziksel anlamda bana hediyemi vermiş sayılmışlardı. Zekiceydi. Günün gündüz olduğu andan itibaren kalanı pek de özellikli geçmemişti. Depresif bir doğum günü daha.

Sonraki günler dizi ve film izleyerek, kilometrelerce yol yapıp çalışarak, beni görmek isteyen tanışların hesabını ödeyerek geçti. 3 eylül tarihinde; eski gönül yaralarımdan biri, çalıştığım hastaneye sevgilisiyle birlikte her geldiğinde bedava ilgileniyor olmama rağmen benden 15 lira hizmet bedeli tahsil etti. Bu da aramızdaki bağların sonu oldu.

Karşılıksız seven nadir arkadaşlarımdan biri annemle birlikte beni ailesinin evinde ağırlayıp çevreyi gezdirdi, bu da hala çıkarsız sevebilen bir iki kişi olduğunu hatırlattı.

Alanya’da Polonya’dan gelen üç misafirimle ilgilendiğim hafta beklediğimden sıkıcı geçti. Hatta hayal kırıklığı oldu. Her kim olursa olsun evlendiği anda değişiyordu çünkü. Yarısını eşine, kalanını çocuğuna tahsis ederek yok oluyordu.



Altın Koza Film Festivali ise beklediğimden iyi geçti. Yarım da olsa akredite oldum, Adana’da yaşadığım yılların toplamından fazla seks yaptım ve “Pozitia Copilului” gibi bir film görmüş oldum. Çakma editörüme nefretle katlandım ama olsun, kendini imha etmesi için gerekli bir süreçmiş.

Dizi, yazı, spor, şehirlerarası iş ve eğlence seyahatleri, Build HD, Ortaköy kumpiri, onunla tanışma, bununla buluşma, şarap denemeleri, IKEA birleştirmeleri, Mama Shelter, arkadaş füzyonları, İstanbul’da iş arayışları, basın gösterimleri, ayak fetişleri, biraz daha IKEA, kahvaltı, spor, porno yıldızı taklitleri, kahvaltı, spor, duş, çay, kahvaltı, kahve, spor, duş, dansçı, Bienal, sauna, IKEA, sinema, birlikte uyuyamama, kahvaltı, spor, duş, Sahaf Festivali, ahtapot, fener balığı, baklava, çay, Armani, H&M, Secure Drive, içkili Maraş geceleri, fabrikalar, eski mümessillerle kafeler, diziler, filmler, fabrikalar, Bebek, Kanlıca, Hıdiv Kasrı derken kasım oldu.
 
Pahalı yemekler ve pahalı saç kesimleri arasında öz bakım ve bitmeyen izleme eylemleri. Filmlerden öğrendiğimiz, son yılların gün katilleri. Büyük hediyeler almayacağıma söz verip tutamadım. Kimse de sözünde durmadı. Ne insanlar ne de firmalar. Uçan kuştan alacaklı olmama rağmen enayiliğim bitmedi. Ne kadar durdurmaya çalışsam elim vermekten vazgeçmedi. Kalbime zarar stresler edinmeye devam ettim.



Filmi çok sevmesem de en sevdiğim kadın dostumla yemek ve şarap sonrası “Mavi En Sıcak Renktir”e gittiğim gün, o dönemden en güzel hatırladığım.

Cildimde yaralar çıkmaya başladı. Yüzümde en çok. Kimi havuza, kimi berbere, kimi de eve girip çıkan adını bile hatırlamadığım kişilere bahane buldu. Belki de tek suçlu günü geçmiş bakım ürünleriydi, kim bilir. Sonuçta beni durdurdu. Kendimi iyi hissetmemeye başladım. Seçmeye. Yüzümü yıkamak bile acı veriyordu. Bakmak da öyle. Kaldılar. Gitmeyecek gibi yaralarım.

Yılbaşı gecesi en cimri arkadaşıma son şansını verdim. Temiz bir başlangıç olmasını umarken utanca bulandık. Üç kuruş için çektiği numaralar ömürlük tanışıklığın iplerini kopardı. O çok sonra fark etse de, benim sırtımdan acı dolu bir yük kalktı.

Yılın ilk seksi faciaydı. İkinci de biraz öyle. Dördüncüde toparlandım gibi oldu ama ruhum eskiyi özlemeye koyuldu. Ocak bitmeden pasaport aldım. Tüm zamanların en büyük hediyesi ile doğum günü sürprizi yaptım. Çevremdeki cimrilik ve para için atılan taklalar daha da savurgan olmama sebep verdi. Yine bir co-worker âşık oldu ve yine neden dönüp bakmadığımı anlayamadan üzüntüye boğuldu. Sonra ben gidip hiç olmadık birine dibimi düşürdüm, neyse ki eskisi kadar salak değilim, hemen toplayıp dönüştürdüm. Bir günde 25 bardak kahve parası kazanmak hakaret gibi göründü, dörde katladım. Ne var ki çalışmayı hiç sevmediğimden, ona bile burun kıvırdım.

Bilet almama rağmen !f’e akredite oldum. Halk kuyrukta telef olurken ayrıcalıklı olmak için ufacık çaba sarf edenlerin nasıl imtiyazlar edindiklerini görüp sinir oldum. Ben de onlardan oldum.

Çalıştığım hastanenin yatırım amaçlı yaptırdığı evi sattım. Müteahhit Bekir Taşdemir tarafından 4 bin lira dolandırıldım. Hakka ve hukuka inanmadığım için kimseye havale etmedim. Bu yıl şerefsiz insanlara kaptırdığım paranın yanında nedir ki dedim.

Sonra birini sever gibi oldum. Tatlı bir ufacık. Daha dershaneye gitmek gibi dertleri olan, tertemiz bir insan. Kıymet verdim. Kaldıramadı. Ona göre burjuva, sert ve her şeyi kolay elde etmiş bir şanslıydım. Bu kadar tanıyamazdı sanırım bir insan beni. Gitti.

Yorum İstanbul Evleri ömrümü yedi. Taksitleri, bitmeyen eksikleri, inşaat kalitesizliği, verilen sözlerin tutulmaması, Arapların gürültüsü, sıcak, sinek vs. İstemediğim bir kar elde ederken hızla yaşlandım.

Hayatıma dört yıl önce değmiş biri, girmeye çalıştı. İzin verir gibi olduğumda, ne kadar harika olduğunu gördüm. Hak ettiği değeri elbette vermedim.

Hayatımın en şişman ve en zengin seksini yaptım, kendimi makine gibi hissettim ve hoşlanmadım. İnsanları sevmem gerektiğine karar verdim. Aşk aramaya başladığım andan itibaren zavallı bir partnere dönüştüm. Benden saklanmayı çok seven bir şeyin peşinde koşturup durdum.

Arzu Çağlan’ın programı yayından kalktı. İlk kez etiyle kemiğiyle karşıma çıktı. Kim olduğumu anladı. Gurur duydum. Dedim ki bazı insanlar olmasa ben olmazdım. Ben olmasam kim olmazdı?

Hayatım boyunca seveceğim ve seveceğini düşündüğüm eski bir dostumun daha evlilik ve çocuklar yüzünden yok olduğuna şahit olmak için su üstünde yürüdüm. Kontrast o kadar güçlüydü ki, yeni dünyamda zaten şansı kalmamıştı. Gömmedim ama sakladığım yerde beklemediğini kabullendim.

devam edecek)

1 Mart 2013 Cuma

THE SESSIONS (2012) by BEN LEWIN **-


Aşk Seansları başyapıt çıkarılabilecek malzemesini yeterince umursamamasıyla üzüyor izleyiciyi. Ben Lewin kırk yıla yaklaşan kariyerini bir avuç belgesel, TV filmi ve dizisi ile geçirmiş, bununla birlikte yalnız dört sinema filmi çekmiş bir isim. Daha da üzücü olan ise, elindeki cevheri ıskalamış olması değil, yapabileceklerinin farkında olmasına rağmen yapmak istememiş oluşu. Filmi izlerken Lewin’in olasılıkları değerlendiremediğini değil, değerlendirmek istemediğini rahatça görebilirsiniz.

"The Sessions/Aşk Seansları" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (22 Şubat 2013) başlığı altında okuyabilirsiniz.

26 Şubat 2012 Pazar

O GÜN (23.02.2012)


Her yeni telefon alışımızda ilk mesajı birbirimize atardık. Özel olmak adına uydurduğumuz bitmez adetlerden biriydi. 18 Ocak 2012 14.18’de de öyle yaptım. Uzun zamandır kullanmadığın için iptal olduğunu bildiğim numarana üstelik. Başka numaran yoktu elimde, elimden geleni yaptım. Birkaç ay önce 13. yıldönümümüzde de gitmeyeceğini bildiğim bir mesaj yollamıştım zaten, kimseye zararı olmamıştı. Senden çıkan son kelimeler 27 Aralık 2009 21.08’de bana ulaşmıştı. Susmamızı istemiştin. İstediğin oldu. 788 gün dayandım.

O yıl 3758 dakika geçirmiştik baş başa. Sonra sen hain planını yaparak bin kilometre uzağa gitmiştin. Yirmi iki ayrı günün ardından dünyanın en romantik yerinde buluşmuştuk. 210 dakika boyunca mutluydum. İçinden geçenlerden habersiz. Seni son görüşüm olduğunu bilmeden. 26 Eylül 2007 Çarşamba benim başka bir ülkeye gidişimi fırsat bilerek sessizce ilişkimizi noktaladın. Kendince kolaylaştırmıştın ama gözyaşlarımı görmedin. Ben de seni, o günden beri.

Rüyama en çok giren olman hiç değişmedi. Bitmeyen özlemim sabahlara kadar yakamı bırakmadı. Fakat son bir aydır sık aralıklarla, on gündür de her gece içimi oydun. Yapabildiğim kadar dayandım. Yan odadaki temizlikçi kadını unutup odamda deli gibi yürümeye başladım. Sıfır derecede çıplak gibi titriyordum. Anneni aradım. Beni hatırladı. Bir süre sohbet ettikten sonra yeni numaranı istedim. O çok güzel eski numarana göre her tarafı uyumsuz rakam sıralamasını. Son teknolojiden faydalanarak aradım. Sesin her zamankinden de sakin geldi. Ben yabancı gibi adını soyadını söyleyip, o olup olmadığını sordum. Hat kesildi. Üç kez aynı şeyi yaşadık. Dördüncüde beni duydun. Ben, titremekten tavana vurmuş, korktum. Şaşırttın beni. Dinledin. Cevap verdin. Anlattın. Kibardın. Kaliteliydin. Âşık olunacak kadar iyiydin.

En son gözdemin memleketinin eş seslisinde olduğunu bildirdin. Tesadüfün bu kadarı fazla gibiydi. Dilim başka şeyler için kasılsa da içimden ellerini ne kadar özlediğimi söylemek geldi. Sen beni bıraktığından beri sürüyle insanın gördüğüm her yerine rağmen özledim ellerini.

Yirmi dakika sonra hat gitti. Konuları bağlamak için yine aradım. Kısa kesmeye söz vermiştim kendime, başkalarına anlattığım yılları senin de bilmen gerektiğini düşünsem de. Haddimi aştım, devamını istedim. Haddini aştın, kabul ettin. İçtenlikle kapattık. Gerginliği kaçmış balon gibi yığıldım.

O günün gecesinde mışıl mışıl uyudum. Sabah oldu, sonraki gün başladı.

23 Haziran 2011 Perşembe

THE WAY BACK (2010) by PETER WEIR ***


“1941 yılında üç adam Himalayaların üzerinden Hindistan’a yürüdüler. Özgürlük yolunda 6500 km. boyunca hayatta kaldılar. Bu film onlara adanmıştır” diyor Peter Weir.

Polonyalı asker Slavomir Rawicz’in gerçek olduğu iddia edilen öyküsünü anlatan Ronald Downing imzalı “The Long Walk” kitabından uyarlanan BBC radyo belgeselinden etkilenerek çektiği filminde gerçekten iyi iş çıkarıyor.

"Özgürlük Yolu" filminin eleştirisini Filmlerim.com  için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...