darren aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darren aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2012 Pazar

2012 HAZİRAN TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 5. HAFTA

29 Haziran 2012 Cuma günü ülkemizde gösterime giren beş yeni filmi Filmlerim.com için değerlendirdim. Okumak için buraya tıklayın.


ICE AGE: CONTINENTAL DRIFT – steve martino, mike thurmeier 29.06
CHERNOBYL DIARIES – bradley parker 29.06
UNE VIE MEILLEURE – cedric kahn 29.06
FAUST – aleksandr sokurov 29.06
LO CONTRARIO AL AMOR – vincente villanueva 29.06

3 Ocak 2012 Salı

SİNEMA DÜNYASINDAN EN İYİLER 2011

2011 yılında sadece 93 film görebildim. Oldukça düşük olan bu rakama karşın en iyilerimi seçmek istedim. Sıralama 2011 yapımı filmler arasında değil, benim 2011 yılında izlediğim filmler arasında yapılmıştır. Yapım yıllarını da not düştüğümden, 2011 listeleri de aslında ortada.


EN İYİ FİLM

ENTER THE VOID(2009) – GASPAR NOE ****-
BLACK SWAN(2010) – DARREN ARONOFSKY ****
LE GAMIN AU VELO(2011) – JEAN-PIERRE DARDENNE, LUC DARDENNE ***-
MIDNIGHT IN PARIS(2011) – WOODY ALLEN ***-
THE NEXT THREE DAYS(2010) – PAUL HAGGIS ***-
RISE OF THE PLANET OF THE APES(2011) – RUPERT WYATT ***-
BURIED(2010) – RODRIGO CORTES ***-
TOAST(2010) – S.J. CLARKSON ***-
LE HAVRE(2011) – AKI KAURISMAKI ***-
SCREAM 4(2011) – WES CRAVEN ***-
NEVER LET ME GO(2010) – MARK ROMANEK ***-
THE ARTIST(2011) – MICHEL HAZANAVICIUS ***
CARNAGE(2011) – ROMAN POLANSKI ***


EN İYİ YÖNETMEN

GASPAR NOE – ENTER THE VOID(2009)
DARREN ARANOFSKY – BLACK SWAN(2010)
NURİ BİLGE CEYLAN – BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA(2011)
JEAN-PIERRE DARDENNE, LUC DARDENNE - LE GAMIN AU VELO(2011)
STEVE McQUEEN – SHAME(2011)
MICHEL HAZANAVICIUS – THE ARTIST(2011)
RODRIGO CORTES – BURIED(2010)
ROMAN POLANSKI – CARNAGE(2011)
WOODY ALLEN – MIDNIGHT IN PARIS(2011)
RUPERT WYATT - RISE OF THE PLANET OF THE APES(2011)
MARK ROMANEK – NEVER LET ME GO(2010)
PAUL HAGGIS – THE NEXT THREE DAYS(2010)
CEMİL AĞACIKOĞLU – EYLÜL(2011)


EN İYİ SENARYO

MARK HEYMAN, ANDRES HEINZ, JOHN J. McLAUGHLIN - BLACK SWAN(2010)
PAUL HAGGIS – THE NEXT THREE DAYS(2010)
WOODY ALLEN - MIDNIGHT IN PARIS(2011)
JEAN-PIERRE DARDENNE, LUC DARDENNE - LE GAMIN AU VELO(2011)
NURİ BİLGE CEYLAN, EBRU CEYLAN, ERCAN KESAL – BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA(2011)


EN İYİ ERKEK OYUNCU

COLIN FIRTH – THE KING’S SPEECH(2010)
JEAN DUJARDIN – THE ARTIST(2011)
MICHAEL FASSBENDER – SHAME(2011)
OWEN WILSON - MIDNIGHT IN PARIS(2011)
GILLES LELLOUCHE – A BOUT PORTANT(2010)
TURGAY AYDIN – EYLÜL(2011)
THOMAS DORET – LE GAMIN AU VELO(2011)


EN İYİ KADIN OYUNCU

NATALIE PORTMAN – BLACK SWAN(2010)
JODIE FOSTER – CARNAGE(2011)
TILDA SWINTON – WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN(2011)
CAREY MULLIGAN - NEVER LET ME GO(2010)
AYTAÇ ÖZTUNA – KADİFE(2011)


EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU

MELISSA LEO – THE FIGHTER(2010)
MILA KUNIS – BLACK SWAN(2011)


SANAT YÖNETİMİ

ANDREW ACKLAND-SNOW, ALASTAIR BLOCK, MARTIN FOLEY, KATE GRIMBLE, CHRISTIAN HUBAND, MOLLY HUGHES, HATTIE STOREY, GARY TOMKINS, ASHLEY WINTER - HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART 2(2011)**-
ALASTAIR BLOCK, DIMITRI CAPUANI, STEVE CARTER, STEPHANE CRESSEND, MARTIN FOLEY, CHRISTIAN HUBAND, STUART ROSE, LUCA TRANCHINO, DAVID WARREN, ASHLEY WINTER - HUGO(2011)**


GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ

EDUARDO SERRA - HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART 2(2011)**-
ROBERT RICHARDSON - HUGO(2011)**


GÖRSEL EFEKT

TRANSFORMERS: DARK OF THE MOON(2011)**-
HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART 2(2011)**-
HUGO(2011)**

Ayrıca…
En İyi Korku Filmi: INSIDIOUS(2010)**
En İyi Atmosfer: THE GHOST WRITER(2010)***-

2010 Listeleri

10 Eylül 2011 Cumartesi

THOR (2011) by KENNETH BRANAGH **


Yirmi sene önce yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı “Henry V”in başarısı sayesinde hala Shakespeare uyarlamalarının gözde ismi olarak anılan Kenneth Branagh’ın “Sleuth/Ölümcül Oyun”dan dört sene sonra çektiği “Thor” bir çizgi roman uyarlaması. Marvel evreninden kopup gelen Şimşek Tanrısı’nın beyazperde macerasını neden yönetmek istediği sorusuna içinde bolca Shakespeare geçen bir yanıt veren Branagh’ın süper kahraman evreninde İngiliz edebiyatındaki kadar başarılı olamadığı ortada.

“Thor”un yarısından fazlası dünyamızın dışında geçiyor. Bu da filmin birinci sınıf özel efektlere ve yaratıcı arka planlara sahip olması gerektiğinin işareti. Oysa “Thor” bu iki konuda da sınıfı geçemiyor. Farklı evrenler, bu evrenlerin kendine has renkleri, dokusu ve canlıları var. Fizik kuralları bile farklı işliyor. Ancak yapım tasarımının ve animatörlerin 150 milyon dolarlık bütçeye rağmen işin altından kalkabildikleri söylenemez. “Avatar” beklemiyorduk belki ama çıta bir kere yükselmeye görsün işte.

Chris Hemsworth’ün ilk önemli rolünde başarılı olduğu söylenebilir. Avustralyalı aktörün rolü almasında vücut yapısının büyük yardımı olsa da Branagh sırtını buna dayamıyor ve oyuncusundan doğru düzgün bir performans alıyor. Natalie Portman’ın ise Oscar aldığı “Black Swan/Siyah Kuğu”dan sonraki her performansı malum filmle kıyaslanmaya mahkûm. Oyun gücünden çok sevimli mimikleriyle götürdüğü Jane Foster karakterinde hatırlanmayacak olsa da onu görmek her daim güzel. Anthony Hopkins de filmde üzerine düşeni yapanlardan.


“Thor”, Branagh’ın dokunuşuyla bomboş bir film olmaktan kurtuluyor. Kral baba, kardeş ihaneti, saray entrikaları ve ufak dozda bir aşk hikâyesi var. Çok şey anlatmaya çalışıyor. Hem “The Avengers”ın öncülü olup ona yol açmaya uğraşıyor, hem de ne gücü olduğunu bile çoğumuzun bilmediği –filmden sonra da tam anlamıyla anlaşıldığı söylenemez- Thor’u tanıtıp ondan sevilen bir film kahramanı yaratmayı deniyor. Filmin en büyük düğümünün sırf “Thor” yakışıklı diye çözülmüş olması gibi basitlikler senaryodan soğuturken, görsel atmosferin özensizliği heyecanı baskılıyor. Arada iyi öğeler olsa da, bütün vasatı geçemiyor.

Kapanış jeneriğinin ardından gelen Joss Whedon imzalı ek sahne 2012’de sinemalarımıza gelecek “The Avengers” projesinden. “Toy Story/Oyuncak Hikâyesi” filminin senaryosu ile Oscar adayı olan; “Firefly”, "Buffy The Vampire Slayer”, “Angel” ve “Dollhouse” hayranlarının yakından tanıdığı Whedon’un muhteşem bir kadroyla hazırladığı filme giriş niyetine de izleyebilirsiniz “Thor”u.

8 Eylül 2011 Perşembe

FAST FIVE (2011) by JUSTIN LIN *-


Suçluların güvenini kazanıp şebekeyi içten çökertmeyi planlayan bir polis memurunun yaşadıklarını anlatan bininci filmdi “The Fast and the Furious” ama Rob Cohen’in heyecanlı rejisi ile Vin Diesel ve Paul Walker’ın popülaritesi sayesinde izletmişti kendini. Fiyakalı arabalar, güzel kızlar ve tempolu müziği vardı. Hemen devam filmi gündeme geldi. Diesel gözü yükseklerde olduğundan kabul etmedi ama işler istediği gibi gitmeyince ve marifetin kendinden çok arabalarda olduğu anlaşılınca üçüncü filmin finalinde seriye döndü. John Singleton’dan bayrağı alan Justin Lin kendini seriye adadı ve sonraki –birbirinin aynı- üç filmi yönetti. Dördüncüsü de yolda.

Beşinci Hızlı ve Öfkeli’de değişen bir şey yok. Serinin hamurunu oluşturan bileşenler yerli yerinde. Ne izleyeceğinizi tam olarak biliyorsunuz. Bir öncekinden daha görkemli olma çabası da sonuca ulaşmış.

Peki, ne gerek var derseniz, birkaç tahminim var:

Justin Lin: Son beş yıldır bu adamlarla beraberim. Aksiyon yönetmeni olarak anılmak istiyorum. Başka proje gelmediğine göre çekmeyeceğim de ne olacak. Evde parasız otururken bensiz yapmalarını mı izleyeceğim. Hollywood’da kalmalıyım.

Vin Diesel: Yeni neslin aksiyon yıldızı olacaktım. Disney bile benimle film çekmişti. Üzerime bir şeyler giyip ciddi roller oynamaya da başlamıştım. “Babylon A.D.” battığından beri, beş senedir alabildiğim tek rol bu. Evde boş oturmak mı, üç beş kuruş alıp ismimin unutulmamasını sağlamak mı.

Paul Walker: Çok yakışıklıydım ama tutmadı. Son beş yıldır izlenen tek filmim bu. Neden olmasın.

Jordana Brewster: Son beş yıldır sinema dünyasından gelen tek teklif. Hayır diyemem.

Tyrese Gibson: Olup olacağım bu. Varım.

Debra Zane(casting): Eski ekip tamam. Şimdi de kolları Vin Diesel’den daha büyük birini bulmalıyım. Buldum.

Dwayne Johnson: Vin Diesel ile birbirimize girdiğimiz sahne klasikleşecek. Sonra da Aranofsky beni keşfeder.

Eva Mendes: Mümkün olduğunca çok yerde görünmeliyim. Gelecek iki yıl boşta gibiyim. Geliyorum!

Michelle Rodriguez: Dönüşüm muhteşem olacak. Seyirci beni bekliyor. Hem girişimi de afili planlamışlar. Seriyi kurtaracak yıldız benim.

28 Şubat 2011 Pazartesi

83.OSCAR ÖDÜLLERİ ÜZERİNE NOTLAR

- “The King’s Speech – Zoraki Kral” isimli film aday olduğu 12 daldan dördünde ödüle uzandı.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.

- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.

- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.

- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.

- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”

- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood

- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.

-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.

- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.

AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.

- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.

- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.

- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.

- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.

- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.

- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.

- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.

- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.

- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!

- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.

20 Şubat 2011 Pazar

THE FIGHTER (2010) by DAVID O. RUSSELL ***


83.Akademi Ödülleri’nin 10 haneli en iyiler listesine girmeyi başaran filmlerden biri de “Dövüşçü”. Olumlu eleştiriler aldığı Three Kings(1999) ve yıldız bir kadro oluşturduğu I Heart Huckabees(2004) filmlerinden hatırladığımız Amerikalı yönetmen David O. Russell’ın elinden çıkan yapım; Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği boks filmlerinden biri olmaya soyunuyor. Bunu yaparken boks filmlerinin kemikleşmiş şablonuna teslim olsa da, klişelerine yüz vermemeye çalışıyor.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan yapım, Mark Wahlberg’in rüya projesi olarak lanse edildi. Aktörün 18 yaşından beri şahsen tanıdığı Micky Ward isimli boksörün yaşam öyküsünü filme almak için beş yıl uğraştığı biliniyor. Bu süreçte yönetmenlik koltuğu için Martin Scorsese ve Darren Aronofsky’nin ismi geçmişti. Aronofsky sonunda Black Swan(2010)’ı tercih etti ve bu filmin yapımcı kadrosunda yer aldı.

İrlanda asıllı Micky Ward(Mark Wahlberg) yeteneği tartışılmayan ancak annesi Alice(Melissa Leo) ve üvey abisi Dicky Eklund(Christian Bale)’un yaptığı yanlış tercihler nedeniyle kariyeri bir türlü ilerlemeyen genç bir boksördür. Denkleri bütün yıl maaş alarak idman yaparken o hayatını finanse etmek için ek işler yapmak zorunda kalır ve yeterince hazırlanamadığı maçlarda genelde yenilir.


Ünlü boksör Sugar Ray Leonard’ı (filmde kendini canlandırıyor) yenip, yaşadığı Lowell kentinin kahramanı olan Dicky; formdan düşmüş ve uyuşturucu bağımlısı olmuştur. Üvey kardeşini sevse de antrenmanları aksatır ve annesiyle birlikte hiç kimseye faydası olmayan kararlar alır. Bir gün işler hepten kötüye gider ve Micky’nin eli kırılır, Dicky hapse girer.

Üniversiteyi yarım bıraktıktan sonra barda çalışmaya başlamış Charlene’nin(Amy Adams) hayatına girmesi ve babasının annesinin karşısında durma cesareti göstermesi ile Micky için işlerin rengi değişmeye başlar.

The Fighter; ailenin ve boks dünyasının medya ilişkilerine çokça yer veriyor. Açılış ve kapanış sahnelerinin röportaj formatında olmasının yanı sıra filmin ilk yarısı Amerikan HBO kanalının ailenin hayatını filme almasının etrafında şekilleniyor. Dicky; ringlere geri dönüşü ile ilgili bir belgesel yapıldığını düşünse de, HBO gerçekte uyuşturucu müptelalarının düştükleri durumları anlatan bir program hazırlamaktadır. Bu durumun ortaya çıktığı dakikalar, filmin de yükselişe geçtiği en başarılı anlara denk geliyor.

Oscar listesinin en dinamik filmlerinden biri olan The Fighter, ringde fazla vakit geçirmemekle birlikte dövüş sahnelerini detaylı göstermeyi de sevmiyor. Wahlberg’in yıllarca çalışıp dublör kullanmadan oynadığı sahnelerin çoğunu maçı anlatanların cümleleriyle algılıyoruz. Bu, yönetmenin bir tercihi olmanın yanı sıra yine yönetmenin dövüş sahnelerinde heyecan yaratamamasının kurtarıcısı olmuş gibi duruyor.


Mark Wahlberg ne kadar uğraşmış olursa olsun Micky Ward karakterinde öne çıkamıyor. Kötü bir oyuncu olmasa da detaylandıramadığı mimikleri bu durgun adamın yüz ifadesini veremiyor. Ailesini çok seven, bunun için söz hakkından bile feragat etmiş Micky’nin çekingen, içine kapanık, yalnız ringde ortaya çıkan karakterini izleyiciye inandırıcı kılamıyor.

Christian Bale ise yine şaşırtıyor. Son iki Batman filminin başrol oyuncusu, The Machinist(2004)’dekine benzer fiziksel bir değişim gösterdiği bu rolüyle Altın Küre dâhil çok sayıda ödül topladı yurt dışında. İlk kareden itibaren önceki rollerini unutturup Dicky Eklund olarak karşımıza dikiliyor.

Filmin belki de Bale’den bile üstün performans sergileyen sanatçısı ise Melissa Leo. O da şimdilik Altın Küre ile taçlandırıldığı anne rolüyle son üç yılda ikinci Oscar adaylığını aldı ve bu kez karşısında durabilecek bir rakibi yok. Aynı kategoride yarıştığı filmin diğer oyuncusu Amy Adams da hiç fena değil ancak heykel için biraz daha beklemesi gerekiyor.

Yönetmen David O. Russell, farklı tercihleri ile Akademi’nin yüz vermesi zor görünen bir yapı kurmuş. Yer yer başarılı olsa da bütün film için işlediğini söylemek zor. Bazı sahneler o kadar sarkıyor ki, başından sonuna birkaç ton değişimi yaşanıyor ve başarılı oyuncular bile bu sarkmaların altında eziliyor. Böyle anların müsamere gibi görünmemesini sağlayan kurgucu Pamela Martin de bu zaferi nedeniyle Oscar adaylığı kapmış olmalı.

Filmin bir diğer takdir ettiğim yanı ise hapishane sahnelerinde de klişelere yüz verilmemiş olması. Bu kısımlar yalnızca gerçek öyküde olduklarından filmde kendisine yer buluyor.

11 Şubat 2011 Cuma

2011 ŞUBAT TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ

Ülkemizde şubat ayında gösterime girmesi planlanan 17 film var. Bunlardan altısı yerli. Duyurulmasına rağmen gösterime girmeyecek üç film ise Richard J. Lewis imzalı Barney’s Version(2010), Evre Türkel imzalı Bul Beni(2010) ve Galt Niederhoffer’in yönettiği The Romantics.

Ayın ilk haftasında James Cameron destekli kof Sanctum ve Ömer Faruk Sorak’ın en iddiasız işi Aşk Tesadüfleri Sever ortalıkta gezinecek.

İkinci hafta Braveheart senaristi Randall Wallace’nin Seabiscuit benzeri yarış atı konulu başarı filmi Secretariat, Mikael Hafström’ün The Last Exorcism benzeri filmi The Rite, kimsenin hatırlamayacağı bir diğer Türk filmi İncir Reçeli ve nihayet 7 dalda Oscar adayı The Fighter gösterime girecek.

Üçüncü haftanın filmleri televizyon için üretilip sinemada satılmaya kalkışılan Cem Yılmaz destekli Çalgı Çengi, Handan İpekçi’nin yeni filmi Çınar Ağacı, 12 dalda Oscar adayı The King’s Speech, gösterimi sürekli ertelenen 6 dalda Oscar adayı 127 Hours ve Michel Gondry hayranları için The Green Hornet.

Kısa şubatın son haftası ise Mahsun Kırmızıgül olmak isteyen (bunu bile isteyenler olabiliyor demek ki) Özcan Deniz’in tutması imkânsız filmi Ya Sonra, Ali İlhan’ın başrol oyuncusu Claudia Cardinale ve aldığı Altın Portakal nedeniyle ismi duyulan filmi Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak; ayın son Türk filmleri olacak. Yıldız kadrolu, yıldız yönetmenli ancak istediği ödüllere aday bile olamayan The Next Three Days, Tony Goldwyn’den Conviction, Coen kardeşlerin 10 dalda Oscar adayı True Grit ve yılın en iyi filmlerinden, basın gösterimi haftalar önce yapılmasına rağmen bir türlü vizyona çıkamayan 5 dalda Oscar adayı Black Swan sinemalarda olacak.

AŞK TESADÜFLERİ SEVER by ömer faruk sorak 04.02
SANCTUM by alister grierson 04.02
İNCİR REÇELİ by aytaç ağırlar 11.02
SECRETARIAT by randall wallace 11.02
THE RITE by mıkael hafström 11.02
THE FIGHTER by david o. russell 11.02
ÇALGI ÇENGİ by selçuk aydemir 18.02
ÇINAR AĞACI by handan ipekçi 18.02
THE KING’S SPEECH by tom hooper 18.02
THE GREEN HORNET by michel gondry 18.02
127 HOURS by danny boyle 18.02
YA SONRA by özcan deniz 25.02
SİNYORA ENRICA İLE İTALYAN OLMAK by ali ilhan 25.02
THE NEXT THREE DAYS by paul haggis 25.02
CONVICTION by tony goldwyn 25.02
TRUE GRIT by joel-ethan coen 25.02
BLACK SWAN by darren aronofsky 25.02

3 Ocak 2011 Pazartesi

BLACK SWAN (2010) by DARREN ARONOFSKY ****


Nina Sayers (Natalie Portman) adlı genç kız, biraz da bekâr annesi Erica’nın (Barbara Hershey) baskısıyla hayatını baleye adamıştır. Kızı doğduğu için genç yaşta baleyle ilgili hayallerine veda eden anne bu sevgiyi kızına aşılamış, kendi yapamadığı şeyleri –yapabileceğine pek inanmıyor görünse de- kızından beklemeye başlamıştır. Başarı isteyen bu iki kişilik hırs, ortaya yarış atı bir çocuk ve kontrol delisi bir anne çıkarmıştır.

Kızın özel hayatı yoktur. Kilidi bile olmayan, üstelik pespembe bir odada, halen küçüklükten kalma duran onlarca sevimli pelüş oyuncağıyla yatmaktadır. Büyümesine, ergenliğini yaşamasına ve hatta kendi adına düşünüp kararlar almasına bile engel olan baskıcı annesiyle kurduğu ev yaşamı ile tutkuyla bağlı ve yetenekli olduğu bale arasında bir hayat sürmektedir. Dersleri bitince evine döner, annesinin kıyafetlerini çıkarmasına ve hatta tırnaklarını kesmesine izin verir, yemeğini yer, biraz daha antrenman yaparak erkenden uyur.

Nina'nın sabah ateşiyle uyanıp yatağında mastürbasyon yaparken annesinin başucundaki koltukta uyuduğunu dehşetle fark ettiği sahne, anne kızın ilişkisini özetlemektedir.

Hırslı, mükemmeliyetçi ve manipülatör sahne yönetmeni Thomas Leroy (Vincent Cassel) bir nedenle eski yıldızı Beth Macintyre’den (Winona Ryder) sıkılmıştır. Yeni sezonda Kuğu Gölü’nü farklı bir uyarlama ile sahnelemek isteyen yönetmen, yeni bir yıldız arayışındadır. Okulda birçok yetenekli dansçı olmasına rağmen hem Beyaz Kuğu hem de Siyah Kuğu rolünü; yani biri iyi diğeri kötü kalpli ikiz kardeşleri canlandırabilecek oyuncu yoktur. Seçmelerde Nina’nın doğal güzelliği ve yeteneği ile Beyaz Kuğu’yu başarıyla oynayabileceğine emin olan Thomas, ondan bu kontrolcü ve kusursuza oynayan tavrını bırakıp içindeki kötülüğü ortaya çıkarmasını ister. Hayatı boyunca her yaptığı planlı ve gözlem altında tutulmuş Nina için bu hiç de kolay olmayacaktır.



Konusunu bu şekilde özetleyebileceğimiz 2010 yapımı ve şimdiden dört dalda Altın Küre adayı “Black Swan”, yetenekli yönetmen Darren Aronofsky’nin son filmi. 41 yaşındaki Aronofsky’nin ilk uzun metrajlı filmi Pi(1998) birçok genç sinemacı için ufak bütçeyle çekilip uluslararası başarı kazanışıyla ilham kaynağı olmuştu. İki yıl sonra Requiem for a Dream(2000) ile daha da büyük bir çıkış yapan yönetmen, Ellen Burstyn’in Oscar adayı olduğu bu yapımla kameraya hâkimiyetini ve özgünlüğünü kanıtlamıştı. Ne yazık ki rüya projesi The Fountain(2006)’i gerçekleştirirken türlü zorluklarla karşılaştı ve sonuç kimilerince iyi niyetle karşılansa da kimsenin “Bir Rüya İçin Ağıt” ’tan sonra beklediği gibi olmadı. The Wrestler(2008) ile yeniden formuna döndüğünü ispat eden yönetmen, özellikle Mickey Rourke’nin de dönüş filmi olarak hatırlanacak bu yapımla tekrar saygı görmeye başladı.



İlk döneminde verdiği sinyallerin karşılığı ise Black Swan’da hayat bulmuş görünüyor. Aronofsky’nin şimdiye kadarki en büyük yönetmenlik becerisi olarak kabul edilebilecek film, Natalie Portman’ın muhteşem güzelliğinden ve oyunculuğundan da sonuna dek faydalanan bir yönetim-kurgu-müzik harikası. Klasik hikâye anlatımına yüz vermeyen yönetmen, ilk saniyesinden “bu bir bale filmi değil” diyerek kaçması muhtemel seyirciyi koltuğa bağlıyor ve onlara enfes çekilmiş bolca dans sahnesi izletiyor. Darren Aronofsky’nin artık imzası haline gelen ense seviyesinden perdenin tam ortasında yürüyen oyuncuyu takip eden kamera, filmin tamamına yakınında kendine yer buluyor. Yerinde duramayan dansçıları elimizi uzatsak tutabileceğimiz mesafeden kaydedip en az dans eden aktör ve aktrisler kadar estetik ve hareketli bir kamera bu aynı zamanda. En büyük karar merci ise filmin müzikleri. Gerilmemiz gerektiğini sürekli hatırlatan orijinal müzikler, Kuğu Gölü’nün klasik melodileri ile harmanlanıp kulaklarımıza müthiş bir ziyafet sunuyor.



Sanatçının sanatı için sınırlarını aşması şeklinde özetlenebilecek film, bu cümleyi oldukça heyecanlı ve modern şekilde kuruyor. Yoğun stres altına girmeden önce de patlamaya hazır bir şeker kutusu tekinsizliği olan, henüz cinsel yönelimi dahi kafasında netleşmemiş Nina’ya hayat veren Natalie Portman’ın –rolü için bazen yaşlı görünse de- çoktan hak ettiği Oscar’ı almasına kesin gözüyle bakılan performansına Venedik’ten ödülle dönen Küre adayı Mila Kunis de kusursuz eşlik ediyor.



Filmin gelgitlerle dolu senaryosu; seyirciyi aptal yerine koymadan, açıklayamayacağı hiçbir numarayı çekmeden, minimum replikle anlatmak istediğini ortaya koyuyor.
Verdiği karar ve içine düştüğü durumun amacına ulaştıktan sonraki sonucunu düşünmeyen Nina karakteri gibi yönetmen Darren Aronofsky de filmini amacına ulaştığı noktada, son dönemin hastalığı haline gelen “sonra da bunlar oldu” açıklayıcılığına yüz vermeden, istediği yerde noktalıyor.

11 Aralık 2010 Cumartesi

UMUTLANDIRAN FİLMLER

Gaspar Noe-Enter The Void
Woody Allen-You Will Meet A Tall Dark Stranger
Danny Boyle-127 Hours
Casey Affleck-I'm Still Here
Doug Liman-Fair Game
Paul Haggis-The Next Three Days
Darren Aronofsky-Black Swan
Edward Zwick-Love and Other Drugs

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...