erkekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erkekler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2014 Pazar

15 ŞUBAT 2014




Son zamanlarda yaşadıklarımı detaylı hatırlamakta zorlanıyorum. Belki hep aynı döngüyü tekrarladığımdan, belki de kendi hayatımdan çok senaristlerin hayal dünyasında yaşadığımdan. Ama İstanbul için inişe geçtiğimiz şu saniyede, liseden mezun olan Carrie Bradshow imajı bana kendi lisemden son çıkışımı hatırlattı. Hem de en ufak detaylarıyla. Arka kapıdan çıkmış, servis garajına dönmüş boşluğa adım atmadan, bir duvarın dibine çekilmiştik. Senin sırtın duvara dönük ve yakın, benim yüzüm her zaman olduğu gibi sana doğruydu. Korktuğumuz günün gelmiş olduğundan bahsediyorduk. Ben ne yapacağımı şaşırmış, o zamanlar gençliğin de verdiği enerjiyle içimde hissettiğim "dünyayı değiştirebilirim" güdüsüne tutunmuş; zamanı durdurmayı deniyordum. Sense her zamanki gibi daha mantıklı ve sakindin. Bunun bir son olmadığını söylemiştin. Belki diğer herkesin ilişkileri için bir sondu okulun son günü ama bizim için yeni bir hayat başlıyordu ve bu hayatın gücü ikimizi ayırmaya yetmezdi. 



Dün doktorculuk oynarken birlikte yemek yediğim 67 doğumlu mutsuz bir adam, "senin yaşında olsaydım, beş trilyon borcum olsaydı" dedi. Ne kastettiğini biliyordum ama ben gerçekten aradaki 16 yılda beş trilyonu ödeyemeyeceğimi düşünüp dileğine mantıklı bakamadım. Büyümek ve parayla yakın ilişki kurmak insanın içini çürüten bir şey. Sıfır borçla bundan 16 yaş genç olmak ister miydim diye sordum kendime. Cevap yine hayır oldu. 14 yaşında olsam yine, yine babam ölecek, yine hayatımın aşkına âşık olacak, yine istediğim okula gidemeyecek ve yine bana sunulan hayatı kabullenmek için acı çekecektim. 30 yaşındayım, o kadar da genç değilim ama hayatımın en sorunsuz dönemindeyim. Arkadaşlarımı arayıp anlatabileceğim bir derdim yok. Bundan vazgeçemem.

Sana dönecek olursak. Sözünü tutmadın. Seni görmeyeli altı yılı geçti. Senaryomdaki gibi on yıl olması gerekecek sanırım. "Gözlerim Bitti"de on yıl sonra karşılaşan âşıklar gibi mi olacağız? Yoksa bir gün öldü diye haberini mi alacağım. Evet, senden çok yaşayacağım.

25 Ağustos 2012 Cumartesi

İKİ DAKİKA


“İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım, olmuyor”

Günlerdir bu cümle geçiyor aklımdan. Boşalır boşalmaz seks arzum geçecekmiş gibi. Çözümü bu kadar basitmiş de ben başaramıyormuşum gibi. İki dakika ağlayabilsem diyorum, geçecek. Aklım öyle diyor: Ağla iki dakika, geçecek. Ağlayamıyorum. İçimden ilk çıkarışım bu cümleyi; kınanın-düğünün-uykunun-kahvaltının-alışverişin-gezme tozmanın ardından, yola düşmeden-yorgunluğun pençesinde son anlarda, Adana’da, sıcak-nemli-cehennem gibi bir mutfakta oldu. Uzun süredir tutuyordum. 

Gülümsemeye devam ediyordum. Daha da ısınsın diye dünya, çay almak için mutfağa geçince en sevgili kadın dostla, ağzımdan fırladı. O yükselmeyle ağlarım sandı belki aklım ama olmadı. Sinir oldu, öfke doldu, kustu. Ağlayıp pışpışlanmak yerine, zehirli diline destek buldu. Yani yine ağlayamadan poposunun üzerine oturdu.

Sabahtan beri kitaplar alıyorum elime, dergiler, elektronik aletler, fikirler, çaylar, kahveler, ağır metaller… Hep aklımda aynı cümle. Bırakıyorum hepsini, düşüneyim, düşüneyim de çıkayım şu işin içinden, ertelemeden, gömmeden, savaşarak diye. Olmuyor. İki dakika ağlamaya ihtiyacım var sadece. Biliyorum. Eminim. Öyle olur sanıyorum. Diye düşünüyorum. Bilmiyorum.

Hayatıma anlam katsam diye bakınıyorum sabahtan beri. Yıldönümlerinin verdiği gazla. Ne yapsam. İstanbul’a taşınacağım ya şubat ayında. Daha ne olsun. Ama çok var. Hemen bir anlam. Anlam, anlam, anlam. Anlam bulmam lazım. Dün eski sevgilime gittim gözden kaçırdığım bir anlamı var mıymış diye ama yok. Bugün şu anki sevgilime günaydın mesajı çektim, içim hasretle dolar mı diye, yok. Çayım kahvem aynam cımbızım keyfime mi baksam dedim, yok. Dün üç sinema organında dört yazı yayınlattım, kendimle gurur duyayım desem, yok. Anlam lazım bana. Evlensem, çocuk yapsam. Güldürmeyeyim kendimi. Kimi kandırıyorum. Kadını boğazlar, çocuğu birine hediye ederim. Yok.

Bu gece farklı olsun en azından diye düşündüm sonra. Aklıma ilk gelen şey “En Yüksek Yer” oldu. Hayatımın aşkıyla, yıllar yıllar önce, hadi bilmiyor gibi yapmayayım, 2006 senesinde, ailesinin arabasıyla yollara düşmüş, bizi boğan bu şehrin en yüksek noktasına gitmeye karar vermiştik. O zamanlar bana lüks olan miniDV kameram elimde, yedek kasetlerim cebimde, hiç kapatmadan vizörü, çekmiştim her saniyeyi. Sigaralarımızı tüttürmüş, yumuşak-alkolsüz içeceklerimizi kaldırmış, mutluyduk. Hiç bitmeyecek gibi. O dağın kralı gibi. En yüksek yerdeydik. Birbirimizden başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu. Mutluyduk. Bir daha oraya gitmedik. Ne birbirimizle, ne başkasıyla. Ben hariç, yakın zamanı saymazsak. Kuralı bozdum. En tepeye olmasa da, yükseklere çıktım başkasıyla. Uğursuzmuş o dağ bana.

Bu gece farklı olsun diye düşünüyorum. Evde saat 00.00 olmasın. 00.00 olsun ama ben evde olmayayım. Bilgisayar ekranına bakmayayım. Hatırşinas arkadaşların güzel dileklerini tepede karşılayayım. Maraş’ın ışıklarına son kez oradan bakayım. Hayatımın aşkını kaybettim. İhanetimin ortağını kaybettim. Belki bu kez de kendimi kaybederim. Ölmem ama başka biri olurum. Dönüşürüm. Giderim. Seneye bu zamanlar başka bir şehrin ışıklarına bakarım. İstanbul’un. Benim için hiçbir anlam ifade etmeyen tepelerde dolaşırım. Çok fazla anı birikti Maraş’ta. Her taşın bir hatırası oldu. Maraş’ın, Adana’nın, Antep’in… Taşınmaz oldu. İstanbul’a gitmek gerek. Kimseyi hatırlatmayan yollarda yürümek gerek artık. Ağlamayı istememek gerek.

Belki ağlarım ama bakarken yüksekten ışıklara bu gece. Biliyorum. İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım. Yani, sanırım.

26 Temmuz 2012 Perşembe

LAHANA TURŞUSU


“Yapılan bir araştırma insanların yaşam boyu en fazla beş gerçek dost edinebildiğini ortaya çıkarmış” dedi radyodaki ses bu sabah. Ben hakkımı doldurdum.

. Her fırsatta “sizi seviyorum” diyorsun.

. Durmadan dost olduğumuzu dile getiriyorsun.

. Canımı sıkan konuda yardımcı olmak için çabalıyor görünüp ilgileniyorsun.

. Hayatımın kazığını yediğim insanla ilgili benimle saatlerce sohbet ediyor, onun yalanlarını ortaya çıkarmama yardım ediyor ve benimle bu konuda destekleyici konuşuyorsun.

. Arıyor soruyor üzülmemem için telkin veriyor ve onun için üzülmeye değmeyeceğini bildiriyorsun.


. Tüm dedikoduları anlattırıyor, öğreniyor ve benim hoşuma gidecek şekilde yorumluyorsun.

. O insana fazla yakın durmadığını, o senin sırlarını bana anlatmış olsa da senin ona bir şey anlatmadığını ve sana zarar veremeyeceğini söylüyorsun.

. Ona güvenmediğini açıkça belli ediyorsun.

.. Sonra da gidip akşamını onunla geçiriyor, sohbet ediyor, adamın ne bok olduğunu bilmene rağmen arkadaşlık ediyorsun. Yaptıklarını yanına bırakıyorsun.

… Şimdi, bu ne perhiz…

Tarafsız kalabilen insanlara şaşıyorum. Nasıl yani, hiç mi fikriniz yok! Ömründe ilk defa o konuda düşünüyor olsan bile iyi-kötü mantıklı-mantıksız bir meylin olur. Lahana turşusu bir patlıcan kebabı, bir lahana turşusu değildir. Nettir. Lahana turşusudur. Ya siz?

24 Nisan 2012 Salı

Bir SATC yazısı: DUYGUSAL DOYUM YETERLİ Mİ?

Bu sabah yine ilişkilerden konuşurken “ben dayanamazdım” diyen bir arkadaşa cevabım “o kadar da içimden gelmiyor” oldu. Yani, elbette çekiciydi ama riske girmeye değmezdi. Üstelik sonucun iyi olacağını da düşünmüyordum.

Duygusal maceramdan bahsediyorduk. Açlığımı doyurma şeklimden. İlişki yürütürken illa ki cinsellik isteyen bir başka arkadaşım heyecanın tavan yaptığı bir anda hamle yapmamı önerdi. “Bakış bakış nereye kadar” dedi. Oysa ben bakışmanın değerini biliyor, dokunmayı pek önemsemiyordum. Üstelik cinselliği uyum içerisinde götürdüğüm, hatta ilişkimi sadece yatak odasıyla sınırladığım biri hâlihazırda bulunuyordu. Birlikte sosyalleşmiyor, özel hayatlarımıza burun sokmuyor, sadece bedenen özlem çekiyorduk. Şartlar her müsait olduğunda birbirimizin üzerine atlıyor, tatmin olur olmaz gelecek sefer için sözleşip uzaklaşıyorduk.

Her şeyi aynı kişiden almak zaruri mi?

Birine deli gibi âşıkken (ama sevişemiyorken) cinsel ihtiyaçlar için başkasını bulundurmak alçaklık mı?

Duygusal ilişki yürüttüğünüz kişi seks partnerinizden haberdar, seks partneriniz gönül bağınızdan bihaberse bir de! Olur mu?

Biz düşündük. Sevdiğimiz kişiyle yatamıyorsak yatmak için başkasıyla görüşmenin kabul edilebilir olduğuna karar verdik. Bir koşulla. Sevdiğimizden cinsel beklenti içine girmenin duygusal huzuru engelleyeceğine eminsek. Zaten insanlar birer durak değil mi şu hayatta…

Bugünlük kendi kendimize serptiğimiz suyla ferahladık. Yarın ne hissederiz, belli olmaz.

13 Eylül 2011 Salı

PİPO


DÜN GECE RÜYAMDA SENİ GÖRDÜM
Sanayide çalışıyordun
BEN KÖRDÜM
Yine dönmüştün şehrine
SENDE BİR PİPO
Arayı kapattık cümlelerle
PİPOYU İÇEN BİR KADIN GÖRDÜM
Sevincimden ölecektim
AMA KÖRDÜM
Bulmuştuk sonunda birbirimizi ve anlıyorduk
BU MU LİBİDO
Karşımda bacaklarını uzatmış oturuyordun işte
AMA SONRA BİR YAZI GÖRDÜM
Seni hala rüyamda gördüğüme inanamıyorum
FREUD DEMİŞ Kİ BAZEN PİPO, SADECE PİPO

(büyük harflerle yazılı cümleler: nil karaibrahimgil)

23 Ağustos 2011 Salı

27. YAŞIMI NE YAPTIM (Birinci Bölüm)


26 Ağustos 2010 Perşembe, yaşadığım en güzel doğum günlerinden biriydi.

Bolu’daydım, askerdim, asker arkadaşlarım benim için çok hoş bir akşam hazırlamıştı. Ertesi gün en iyi kadın dostum yanıma geldi. Güzel bir cüzdan hediye etti. Bolu’yu turladık ve Askeri Gazino’da tıka basa yemek yedik. Geceyi bir asteğmen arkadaşın evinde geçirip ertesi sabah Akçakoca’da aldık soluğu. Mancarlı pide ve melengüçceği tatlısı eşliğinde Kale Dibi Plajı’nda ilk kez Karadeniz’e girmiş olduk. Diğer gün muhteşem bir kahvaltı, Abant turu ve nargile keyfi vardı.

On dört haftadır spor yapıyordum. İlk protein tozumu henüz bitirmiştim. Sicil amirim olan komutanı da tavlamış, iyice rahata ermiştim. Özgüvenden çivim çıkmıştı. İnsanları yerimden kalkmadan, korkudan ağlatabildiğim; omletlerimin torpilli geldiği günlerin başlangıcıydı. Breaking Bad ikinci sezonu sıkınca, henüz fenomen olmuş Glee’ye başlamıştım.

Bayram sabahına revirde uyanıp Ankara’ya kaçmıştım. En iyi erkek dostumla pizza yemiş, İddia oynayıp hayaller kurmuştuk.

True Blood’ın üçüncü sezonu bittikten birkaç gün sonra Düzce’den biriyle tanışmış, uzun boy iştahımı sonsuza dek doyurmuştum.

Adanalı asker arkadaşımın çok sevdiğim Lale Börekçilik yapımı kol böreğini getirdiği gün başka bir Adanalı ile daha tanışmıştım. Şarkı söyleyebilen ilk arkadaşım olmuştu. Revirde konserler böyle başladı.

26 Eylül 2010 Pazar günü İstanbul’daki dostuma daha önce sadece bir kişinin bildiği bir sır verdim. İlişkimiz o andan itibaren muhteşem bir yere doğru ilerledi. Anlatırken o Adana’daydı.

Ertesi gün, uzun süre sonra ilk defa beste yaptım. İlhamın nerden geldiği açıktı. Ben Sibel Tüzün’düm.

Sonra biraz sendelemeye başladım. İki kez sakatlandım, ilk defa MRI çektirdim, iki kez de ciddi şekilde şikâyet edildim. Sıkıntılı dönem uzun sürse de, yaşadığım heyecanlar yanıma kar kaldı. Ömürde bir kez karşılaşılacak türden engellerle boğuşmak yenileyiciydi.

Haftada bir gün Ankara’ya, bir gün Abant’a gitmeye başladım. Ankara’ya gider gitmez rutinimizi ölümüne uyguluyor, Abant’ta nefis sucuk ekmekler yiyorduk. Bolu’da geçirdiğim günler canlı müzik eşliğinde torpilli duble votkalar, mutfak ekibinin kıyakları, herkesi tanıma çabam ve sabahlara kadar eğlenceli sohbetlerle geçiyordu. Bir kez daha yaşamın anlamını buldum sanıyordum.

9 Kasım Salı günü, tugay komutanı yardımcımız bana teğmen rütbesi taktı.

(devam edecek)

21 Ağustos 2011 Pazar

BENİM YOLUMSA SANA DOĞRU


Dün sabah 06.14’de tamamen alakasız bir sebeple, uykulu gözler ve bulanık zihinle Kahramanmaraş’tan Gaziantep’e direksiyon sallamaya başladıktan bir süre sonra; şehirden ayrıldığımı söyleyen tabelanın biraz ilerisinde içime düştün. Sana gelmiyordum, senin yoldan haberin yoktu, son durağım epey uzağın olacaktı. Seninle zihnimi o yenilenen aydınlıkta kesiştiren tek şey doğuya istikametimdi. O yolun bir kısmı senin yolun diye, sana geliyor sandı saf yanım. Kendinden geçti.

Şu sıralar yaşadığın iç karartıcı ve çözülemez problemlerle uğraşmayı geceden gündüze taşımak üzereyken sen, ikimiz için boğazımı yırtan şarkılar söyledim.

12 Ağustos 2011 Cuma

BİR AYRILIK ŞARKISI: SEN KİMSEYİ SEVEMEZSİN (12.08.2011)

Seyfi Teoman’ın aylardır merakla beklediğim filmi “Bizim Büyük Çaresizliğimiz/Our Grand Despair”i izlemek için televizyonu açtım. Medya oynatıcı daha geç açıldığından birkaç saniye ulusal yayın yapan bir kanala gözüm ilişti. Latif Doğan’dan “Küstüm” dışında bir şarkı duydum ilk defa. “Bir ayrılık şarkısı seç, sessizce çal benim için”. Çok geçmeden medya oynatıcı açıldı ve ben filmimi izledim ama işte o melodi kaldı arabesk aklımda. Üniversitedeki sahtekâr abimin benimle ilgili tespitlerinden biriydi arabesk ruhum. Fizy’den arattım “Bir Ayrılık Şarkısı”nı. Meğer ne çok kişi söylemiş. Saatlerce dinledim hüzünlü bir keyifle. Durmadan aynı söz: Bir ayrılık şarkısı seç, sessizce çal benim için.


Bolu’daki sevgili arkadaşım Ahmet Pamuk muhteşem bir müzik gecesi yaşatmıştı aylar önce bize. Alkol, enstrümanlar, kadife bir ses, sevdiğini hissettiren gerçek bakışlar. Durmadan şarkı istiyorduk ortamdaki büyük müzisyenden. Ben, her zamanki gibi Hüner Coşkuner’in “Sen Kimseyi Sevemezsin”ini istemiştim. Ahmet de Ebru Yaşar yorumunu övmüştü şarkının. Lisede bir haftamı bu şarkıyı aramaya ayırdığımı hatırlıyorum. Herkese tek tek evdeki Hüner Coşkuner albümlerini araştırtmıştım. Tabi ne internet var ne mp3, ne de bizde kaset alacak para. Bulamamıştım. Bulup, ona dinletmek istiyordum. Kimseyi sevemeyeceğini bilmesini istiyordum.

Bu gece yüzlerce kez duyduktan sonra o cümleyi, seçtim bir ayrılık şarkısı. Aklıma geldi. Fizy’e “Sen Kimseyi Sevemezsin” yazdım. Saniyeler sonra Hüner Coşkuner, Zeki Müren, Mediha Şen Sancakoğlu, Gönül Yazar, Kamuran Yarkın ve Ebru Yaşar “Sen Kimseyi Sevemezsin” yorumlarıyla karşımdaydı. Zamanında haftalarca aradığım, yıllardır duymadığım kayıp şarkı, teknoloji sayesinde karşımdaydı.

Öngörümün ne kadar doğru çıktığını düşündüm. Kimseyi sevmediğini. Sevemediğini. Rüzgârların önünde, kuru bir yaprak gibi sürüklendiğini.

11 Ağustos 2011 Perşembe

TOHUMLAR FİDANA, FİDANLAR AĞACA, AĞAÇLAR ORMANA

Biriyle tanışıp iyi arkadaş oluyorsunuz, araya yıllar giriyor. O sizsiz, siz onsuz onlarca şey yaşanıyor. Olsun yine de sevgi varsa kalplerde, bitmiyor.

Her yıl birbirimize doğum günü hediyeleri alırdık. Onunki yaklaştı diye alıp hazırlamıştım ben de hediyemi. Yaklaşık beş yıl geçti. Rengini bile unuttum ama işte sararmaya başlamış renkli kâğıt paketinde özenle bekliyor, kanepemin altında, vereceğim günü.


Evleneceğini öğrendim bilmem kaç yıllık sevgilisiyle. Aylar önce söz verdim geleceğim diye. O gün ailemden biri hasta oldu. Yaşadığım şehir bir türlü gelişmediğinden en yakın gelişmiş şehrin yoğun bakımına kaldırdık. Saatler ilerleyip düğüne yaklaştıkça, gidemeyeceğim diye üzüntü bastı. Bilmem kaç maddi manevi kredi kullanıp yorulup koşturup şehirlerarası ambulans kovalarken buldum kendimi ama sözümde durup yetiştim düğüne. Bir numaralı davetli gibi davrandım. Bizim kızımızdı evlenen. Adamı ya da gelenlerin yüzde 99.9’unu tanımasam da ev sahibi gibi hissettim. Yıllar da geçse kalbimdeki yeri değişmediği için arkadaşımın, kendimi iyi hissettim. Mutluluklar dileyip, hastane odalarına döndüm.


Aylar geçti. Yaşadığım gelişmemiş şehirden dokuz saat uzaklığa yerleşen, ev alan yeni evli kız arkadaşımın şehrine yolum düştü. Haber verdim geldiğimi ama çok işim vardı. Ailemden fazlasıyla ilgi bekleyen ve sıkıcı biri de yanımda olduğundan bir türlü görüşemedim bir haftalık süreçte. Ama oyalamadım da, doğrudan söyledim. “Bir ay sonra tekrar geleceğim ve bolca vaktimiz olacak, daha güzel olacak” diye.


Gelişmemiş şehre döndüm, bir ay geçti, gelişmiş şehre döndüm. İlk gün aradım. İşi vardı. Olabilirdi. Bekledim. Beş gün sonra aradım, yorgundu, olabilirdi. 22 gün kalacaktım ne de olsa. O nerede kaldığımı önemsemese de ben bir yolunu biliyordum orada kalmanın ve başarıyordum. Bir daha aradım falan derken 19.günün akşamına, saat 18.30 itibariyle davet edildim yeni evli çiftin yeni evine. 19 gündür evinde kaldığım dostumun da gelmek istediğini söyledim. O da benim bilmem kaç yıllık arkadaşımla tanışmak, ben gittikten sonra –birbirlerinden hoşlanırlarsa- görüşmek istiyordu. Yeni evli kız arkadaşım kabul etmedi. Yalnız kalmak istiyordu. Dedikodu yapmak. Ne zamandır görüşmediğimizi bahane edip fikre burun kıvırdı. Evinde kaldığım dostumla birlikte bir ev görme hediyesi almıştık oysa. Ne yapacağımı şaşırdım. O hediyeyi iptal edip daha mütevazı bir son dakika hediyesi aldım.

18.30 onun işten çıkma saatiydi. Yemekle ilgili tek laf etmeyince ben de yiyip gitmeye karar verdim. O şehirde bulunma sebebimle ilgili görevlerimi tamamlayıp aradım. Evinde kaldığım dostum bu uzak mesafeye ulaşmam için arabasını verdi. GPS ve 20 dakikalık yol tarifi sonucunda hedefime ulaştım. Kapıda gayet sıcak karşılandım ve sıcaklık bitti.

Yaklaşık üç saat oturdum evlerinde. Beni bilen bilir, 24 saat konuşabilirim. Konuşmaya çalıştım ama çok zordu. Evde kendisi dışında kocası, kardeşi ve üniversite yıllarından bir ev arkadaşı vardı. Biri artık kocası, diğeri zaten kardeşi, sonucu da –ev arkadaşı olanlar bilir- ikisinden de yakın olması muhtemel biriydi. En yabancı bendim. Ama/ayrıca misafirdim.


Kız arkadaşım nasıl olduğumu sordu. Birkaç cümle etmeye çalışırken ben, kocası dizüstünü dizinin üstüne aldı. Televizyon da açıktı. Gözler yeni başlayacak dizilerin reklamına kayarken ben de eşyalar konusunda ne kadar zevkli seçimler yaptıklarını övmeye koyuldum. Sehpanın üzerindeki fotoğraflığı hayatımda hiç fotoğraflık görmemiş gibi hayretle karşılarken yıllanmış ev arkadaşı kız “ay benim bilmem kimle burada fotoğrafım nasıl olur” diye çığlıklar atmaya başladı. Şortlu ve paspal bu kız-kadın benim hiç tanımadığım ve açıklanma gereği de duyulmayan muhtemel eski sevgilisinin fotoğrafını yırtmaya, ev sahiplerinden uzaklaştırmaya çalışırken ortam kızlar yurduna döndü. Ben ve söylediğim şeyler unutuldu. Evde boğuşmalı küçük bir arbede yaşandı.

Bu eski ev arkadaşı benimle ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Bir ara doktor olduğumu duyup şaşırdı hatta. Artık bu akşam bize kim geliyor diye hiç merak etmeyen bu kız mı suçlu yoksa bu akşam bize şu geliyor diye iki kelime etme ihtiyacı duymayan benim arkadaşım mı, bilmiyorum.

Kola mı yoksa çay mı içeceğim saat 22 civarı soruldu. Gazlı içecek tüketmiyorum dedim sadece ve iki eski çok sevgili kız ev arkadaşı mutfağa geçti. Odada ilk kez birinin benimle ilgilenmesi de o ana denk geldi. Orada bulunma sebebim olan arkadaşımın erkek kardeşi daha önce hiç konuşmadığımız için bana birkaç nazik soru sordu. Geceden insanlığını takdir ettiğim tek kişi oldu böylece.

Sigara içmek isteyenler balkona geçerken just-married çift biraz sürtüştü ve koca bu yüzden yanımıza geç geldi. Sonra mutfak masasına geçildi. Ben hediyemi çıkardım. İsveçlilerden aldığım ve altısı da ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilen vazo takımını ev sahiplerine sundum. Yeni koca konuştu: İki tanesi diğerlerinden kısa. Plastik mi bunlar?

Yeni kocanın, benim evlerinde bulunmamla ilgili gece boyunca ettiği tek laf bu oldu. Hoş geldin demişti. Bunları söyledi. Bir de güle güle falan dedi giderken. Hani şu ev gezmesine gidince herkes birbirine tek tek nasılsın der ya. Onu bile yapmadı. Bana bir kez bile nasılsın demedi. Tek kelime sohbet etmedi. O gün öğle saatlerinde yediği yemeğin midesini bozduğundan bahsederken dahi dikkatini çekmeyi başaramadım.

Ben: Nerede yemiştin? (onun gözlerine bakarak)
O: Antares (iki tanesi diğerlerinden kısa vazolara bakarak)

Ben kimin evine geldim ya! Cidden? Özür dilerim, rahatsız ettim.

Geri kalan süre birbirini çok iyi tanıyan eski sevgili-yeni koca, eskiden uzakta-şimdi yanlarında yaşayan erkek kardeş ve her daim en fazla detaya hâkim olması kaçınılmaz ev arkadaşı arasında “o gün ne güzeldi, ya şu nasıl şöyle yapmıştı” muhabbeti ile geçti. Eğer onlarla o şehirde onca yıl ev arkadaşlığı yapmadıysanız, ucundan köşesinden dâhil olmanız imkânsız bir muhabbet. Diğer herkes ölsün.

Hani biz yalnız kalalım dedikodu yapalım diye benim sizi bir kez bile görmemiş ama ev görme hediyesi almış dostumu istememiştin? Bu ne şimdi? Ne diyeceğini biliyorum. Bacaklı eski kız ev arkadaşı o öğlen gidecekmiş ama gidememiş. Benim arkadaş da şaşırmış gitmemesine. Peki, onunla onca yılı aynı evde geçirdin. Bilmem kaç gündür de yanında zaten. Bir yirmi dakika kocanın dizüstü bilgisayarı ve beyefendi kardeşinle içerde otursun, biz iki lafın belini kıralım, olmaz mı? Ben gideceğim birazdan siz yine yalnız kalacaksınız. Yirmi dakika tek elle direksiyon çevirip evini aradım, yirmi dakika yalnız kalmayı hak etmedim mi?

Hadi benimle konuşmaya erindi kocan, ben gelmeden üzerine bir pantolon da mı geçiremedi? Bu mudur misafir ağırlamak. Ben niye duş aldım o zaman? Biz her gün çat kapı birbirine gelen insanlar mıyız, ben mi farkında değilim?

Daha fazla güzel anı ölmeden kaçtım oradan. Yine büyük kibarlıklarla. Ve sakinleşmeyi bekledim. Yaklaşık on beş gündür bu yazıyı yazmamaya/yumuşatarak yazmaya çabalıyorum. Bu kadar başardım.


Kırılalım, küselim diye yazmıyorum. Bil diye yazıyorum. Özür de beklemiyorum, tartışmak da istemiyorum. Bilmeni istiyorum.

Bana telefonda “dostum” diye hitap ettiğinden kendimi bir bok sanıyormuşum gözünde ama o akşam gördüm ki öz kardeşine de kocana da “dostum” diye hitap ediyorsun.

Fotoğraflar: Çetin Baskın

26 Temmuz 2011 Salı

BENİ BU KOCA ŞEHİRDE SENSİZ BIRAK

On iki yıl geçmesine rağmen seninle ilgili her şey tanıdıklarımıza beni hatırlatıyor. Bilirse Serkan bilir diyorlar nerede olduğunu, ne yaptığını. Beni arıyorlar. Bana soruyorlar.

Aldığım kursta hiçbir şey bilmeyen ve anlatamayan, Marmaris’e yerleşmiş yaşlı kadın hekim eğitmen gözlerimizi kapatıp meditasyon yapmamızı istedi. Birkaç zırvanın ardından en mutlu olduğumuz yeri düşlememizi söyledi. Birden Kahramanmaraş’a döndüm. Hep kurtulmak istediğim şehre. Dondurmacı isimli, şimdilerde hiç uğramadığım pastaneye. O sürekli oturduğumuz masalardan birine. Karşımda sen vardın. Dumbledore’un gerçekten ölmediğini söylüyordun. Bense öldüğünü. Sen son kitapta mutlaka döneceğini iddia ediyordun, bense bittiğini. Üzerinden yıllar geçti. O kitaptan sonraki kitap geldi. Ben kazandım ama seni kızdırıp tadını çıkaramadım.


Ankara’da yalnız kalmak daha kolay. Metroda insanları izlemek. Beşevler Starbucks’ta senin favori içeceğin Chai Tea Latte’yi yudumlayıp sınırsız wi-fi’dan yararlanmak. Mutsuzluğu paralara yapıştırıp tasarım parçaları eve getirmek. Uyumak. Uyumamak. Aşık olmamak daha kolay. Sevildiğini hissetmemek. Beyaz kulaklıklarla yürüyüş yapıp Nazan Öncel dinlemek. Gece yarısı kaçak çay içmek. Sangria yapmak. Tchibo’dan take away alıp vitrin bakmak. Partner bulmak. Seks yapmak. Kolukısa’ya yakın olmak. İstanbul’a yakın olmak. Herkesin uğradığı-uğrayacağı bir şehirde olmak. Ankara’da olmak kolay. Ankara’da nefes almak kolay. Ankara’da sensiz ya da kimsesiz olmak kolay. Bu koca şehirde yalnız kalmak kolay.

Pazar günü Kahramanmaraş’a dönmek zor.

22 Temmuz 2011 Cuma

YORUMSUZ BIRAK

Ders dinlerken hayallere daldığım anlardan birinde çocukluğumla ilgili bir anı geldi gözümün önüne.

İyi tanıdığım komşu çocuklarının tanımadığım akrabalarının evinde “Kim-Kiminle-Nerede-Ne Yapıyor-Kim Gördü-Ne Dedi” şeklinde bir oyun oynamıştık. Hayatımda en çok güldüğüm günlerden biriydi. Yaşımıza epey büyük gelen ayıp şeyler yazıyor ya da iğrençleşiyorduk. İkisi de eğlenceliydi. Birbirine yakıştırılan iki ismin arka arkaya gelmesi sansasyon yaratıyor, “tuvalet” ya da “kızın evi” gibi yer isimleri eşit reaksiyonu alabiliyordu. “Ne yapıyor” kısmı elbette hayal gücümüz kadar genişti ve “Kim gördü”nün öyle bir şeyi gerçekten gören kişi çıkması utangaç yüzler meydana getirirdi. En komiği ve vurucusu her zaman en sonuncu olur, “Ne dedi” kısmının komikliği hem kahkahalar attırır hem de ayıp şeylerden bahsettiği için utanan kalabalığın üzerindeki havayı dağıtırdı.


Üzerine “Sex and the City”ler geldi. “Nip/Tuck” bizi eğitti. “Game of Thrones”un arasına yerleştirilen Sibel Kekilli pornosunu aileyle izlemeye vardı iş.

Peki; çocukluğumdan geri çağırdığım anının ayıbın başlangıcı olmasının sebebi “ne olacağı o zamandan belliymiş”e ulaşmak mı, şimdiki halimden çocukluğuma tünel kazmak mı?

ZAMANSIZ BIRAK

İki metro durağı arasındaki parlak beyaz istasyonlardan birine geldiğimizde cam gibi gösteren yeni gözlüklerimin arkasından göz kapaklarımı kaldırıp ileri baktım. Vasatın üzerinde seyreden zarif bir genç Türk kadını ile ona aşkla bakan standart Türk erkeğini gördüm. Kulağımda Nazan Öncel “bana mutlu birini göster, alnından öpeyim” diyordu. Tutup o an oraya getirmek istedim Öncel’i. Mutlu iki kişi göstermek için.


İçime huzur doldu onları gördüğüm birkaç saniyenin ertesinde. Neleri kovaladığımı düşündüm. Çevremdeki mutsuz insanları. Çok yeni sevdiğim bir arkadaşımın sözü çınladı kulağımda. “Bana acı çekmiş kişiler daha iyi geliyor. Anlayabiliyorum. Mutlu olmayı biliyorlar. Tuzu kuru bana gelmez.” En yakınlarımı düşündüm. Asla mutlu olamayacaklarını. Sürekli mükemmeli kovalayışlarını. Benim gibi. Benim biraz da vazgeçmeye başlamayı başardığım bir ulaşılmaz noktayı. Rahatladım.

Durağımda inince de bir park gördüm. Anneannemin beni Yenimahalle’de neredeyse her gün götürdüğü park geldi aklıma. Anneannem orada olmasa da parkın orada olduğuna emindim. Gidip yine paslı metal silindirin üzerinde yürüyebilir, AOÇ dondurması yiyebilirdim. Yapacağıma söz verdim.

10 Temmuz 2011 Pazar

ACITMIŞIM CANINI SEVDİKÇE

Yıldırım Türker’in sözleri için değil de…

Ararım dediğin için.

Sezen Aksu’nun bestesi için.

Arama desem de şansını denersin belki diye.

Aytuğ Yargıç’ın düzenlemesi için.

Kıskandığım için.

Erdem Sökmen’in gitarı için.

Allah’a kızdığım için.

Güney Güvel’in perküsyonu için.

Düşünmekten uyuyamadığım için.

Erman İmayhan’ın viyolonseli için.

İçimdeki hüzün için.

Sen çok mutlu ol diye ben kazanamayacağım bir savaşa daha girmeyeceğim.

27 Haziran 2011 Pazartesi

TAHT OYUNU

Bir kez daha yenildim. Benimle savaştığını bilmeyen birine. Savaştığımı bile bilmediğim birine. Yorgunluktan düşmek üzereyim.

Elbette bana sapladığı kılıçtan haberi yok. Tahta çıkmayı istedi o da herkes gibi. Benim tahtıma da değil üstelik. Ama onun başarısı, asla herhangi bir yerin hükümdarı olamayacak beni mutsuz etti işte. Yenilmiş hissettirdi.

Soylu bir aileden gelmediğimi kabullenip onların mutluluklarıyla yaşamayı öğrenmem gerek sanırım. Tahta çıkma törenlerine gidip hediyeler sunmalı, krallıklarının meyvelerini sevmeyi başarmalıyım. Kurnazlığımla onları zehirlememeli, sarayın yaşlı yalnız bilgesi olarak da olsa saygı göreceğim günlere hazırlamalıyım hırslarımı.

Yenilmeliyim. Bile bile. Onlara acı vermemek için kendim çekmeliyim.

Masumiyetlerini, asla anlamayacakları motivasyonumla kirletmemeliyim.

Kendimi buna ikna etmeliyim. Yoksa hayatlarını mahvedeceğim.

ANORMAL

Yazarlar büyük insanlar. Köşe yazarları hariç, şarkı sözü yazarları dâhil.

“Eyyvah Eyvah 2” filmiyle gündemimize gelen, oysa çok önceleri var olmuş bir şarkı var. Filmin çalıntı açılış jeneriğinin üzerine bindirilen ve süresi boyunca da defalarca söylenen bu eğlenceli taşra türküsünün sözleri bile bir gün benim gibi birinin hayatında anlam ifade edebiliyorsa, yazarlar el üstünde tutulmalı. Korunup kollanmalı.

En son normalliğin sözlerini yazan Nazan Öncel, neyin kime göre normal olduğunu sorgulayan ancak oynak altyapılar nedeniyle düşünmeye teşvik etmeyen bir şarkı döktürmüş.

“Sana normal gelen, bana neden anormal?”

Sana kolay gelen, bana neden bu kadar zor? Yaklaşmak, âşık olmak, kabullendirmek, yaşamak, içinde nefes almak. Sana kolay da, bana niye zor? Neden her cümlenin temeline yalan döşemek zorundayım. Neden ben ve benim gibiler bir şeyleri hoşgörü ile elde etmek zorunda. Yaşamsal haklarımızı niye sizin iyi niyetlerinizle elde edebiliyoruz? Elimizden aldığınız şeyi geri verince, iyi mi oluyorsunuz!

Yine gözlerimi açtım. Işığa baktım. En parlak taneciği seçtim. Evlat edindim. Her babanın evladı için isteyeceği öngörülen şekilde, iyiliğini istedim. Geceleri uykusuz kaldım. Mamasını yetiştirdim. Büyümesine yardım ettim. Büyümesini izledim… Beni hayal kırıklığına uğratsın diye. Er ya da geç. Bugün ya da en kısa zamanda. Uykusuz gecelerimin, mama paralarının hesabını yaptım tek tek. Kâğıt kalem elimden hiç düşmedi. Seni büyütmek için neler tükettiğimi kendime ve sana anlatabilmek için. Hezimetim daha güçlü olsun diye. Ve çok geçmeden yuvadan uçtun. Tam tahmin ettiğim gibi ama tahminimden aylar önce.
Daha fazla emek vermeden sana gözümü oyduğun için, belki daha az acı çekeceğim şimdi. Ama daha uzun süre oynamak isterdim en sevdiğim oyunu.

Evlenmesine kanunların izin vermediği çocukların, evcilik oyunu.

Yarın yalanlarımla yazdığım en yeni senaryomu, en içi acıyan kameramla çekeceğim. Kaset bitmeden önce, son aylarda bana yapılanların hepsini zevke çevireceğim.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

ŞAHANE HAYATLARIMIZ


Bugün aylardır rafta duran bir kitabı elime aldım. 176 sayfaydı. Çoğu önceden okuduğum köşe yazılarıydı. Yine de hepsini baştan okudum. Bütün kitap birkaç saat içinde bitti. Ve bir arkadaşımın sitemiyle sarsıldım aynı saatlerde. Dün gece de başka bir şey olmuştu. Ve dört-beş gün önce şehirlerarası düğüne katılmıştım. Üst üste geldi.

Bugün sitem eden ve onu eskisi gibi umursamadığımı bildiren arkadaşım ne yazık ki haklıydı. Çocukken tanışmıştık. Dört bloktan oluşan bir sitede yaşıyordum. Komşu-arkadaşımın akrabasıydı. Onlara gelip gittikçe kaynaşmıştık. Çocuktuk. Yıllar geçti. O zamanki yaşımızın iki katından fazla yıl. Tekrar karşılaştık. Birbirimizin geldiği durumdan memnun olduk. Benzer sanatsal faaliyetler içinde olmak konuşacak yığınla şey verdi. Birden yeni best-buddylere dönüştük. Sabahlara dek süren sohbetler, şarj bitiren telefon konuşmaları, sürekli görüşme ve paylaşma isteği.

Benim askere gitmemle sekteye uğradı. Telefonsuz iki ay ve sonrasında sadece üniforma giyen insanlara odaklanma arzumla bir yıllık ayrılığımız oldu. Teskere aldığım gün büyüdüğüm şehre dönerken yolda onu aradım. Hem içinden geçtiğim şehrin ondaki anısıyla ilgili gıcık verme isteğimi doyurmak, hem de yine sabahlatan sohbetlerin yaklaştığını muştulamaktı niyetim. Konuşma sırasında bana kendi aralarında söz kestikleri bir ilişkisi olduğunu söyledi. Askeriyedeki bir yıl içinde de bu bilgi kulağıma çalınmıştı ama ciddiyetini o an fark ettim. Ve Tuz Gölü civarında güneş battı. Gerçekten güzel bir manzaraydı, karanlık basana dek.

Sonrasında görüştük. Ama verim alamadık. İçimizden sebepler bulduk. Tekrar sözleştik. Yine verim alamadık. Telefonda konuştuk. O eski halimizden eser yoktu. Bugün, “ne oldu bize” diye sordum. Cevabı, o söylemeden fark ettim.

Bir kez daha ‘ciddi’ bir ilişkiye giren bir arkadaşımdan zevk alamama sendromuna yakalanmış ve onu o en güzel halleriyle hatırlamak için görünmez olmayı seçmiştim. Karşı tarafın suçu yoktu elbette. Biri çıkmış ve birbirlerini sevmişlerdi. Ama benim de suçum yoktu. ‘Ciddi’ bir ilişkisi olan herkes sıkıcılaşıyordu. Sevgilisi hakkında dedikodu yapamazdın artık. Çünkü çocuklarının anası olacaktı. Güzel-çirkin-uzun-kısa-akıllı-aptal diyemezdin. Sevmişti, her haliyle kabullenmişti bir kere. Sorunlarını da anlatmazlardı. Kol kırılır, yen içinde kalırdı.

Yoksa hepsi palavra mı? Ben, asla mutlu olamayacağıma emin olduğum için mi böyle davranıyorum, mutlu birilerini görünce onlardan kaçıyorum. Çevremdeki istisnasız herkes hayat arkadaşı edinirken, ben bulduklarımın ikisini birden kaybettiğim için mi hasetim. Benim gibi yalnız kalsınlar da, birlikte yalnız kalmayalım mı isteğim?


Facebook sayesinde bulduğum ilkokul arkadaşlarımdan biriyle de benzer durum yaşamıştım. Kolukısa’da yaşarken gece yarılarına dek telefonda konuşuyorduk. Kalabalık buluşmalarda ikili grup oluyorduk. Görüşmediğimiz yıllarda birbirimizin geldiği noktadan mutluyduk. Benden bir yaş büyüktü. Kadındı. Ve evlenmeyi asla düşünmüyordu. Gönül ilişkilerinden bahsetmek eğlenceliydi. Dertleşmek rahatlatıyordu. Best-dişi-buddy olmaya adaydık. Ben askerdeyken biriyle tanıştı. Dönüşte buluşma isteklerimi hep erteledi. Grup toplantısında tatsız kaldı. Bir sonrakine gelmedi. Aradım. Ne konuşacağımızı bilemedik. Sonuçta daha önce söylediği her şeyin tersini yapıyordu o an. Haftalar sonra bir gece telefonumun ekranında ismini gördüm. Ben açmadan kapandı. Geri aradım, açmadı. Bir dakika sonra mesajı geldi. “Pardon canım, yanlışlıkla aradım.” Bunu sesli söylemeyi bile reddetmişti. Belki ben lafı uzatırım diye. Çenesizliğim malum. Ama bir zamanlar daha uzun süre konuşabilmek uğruna başka operatörden kullanmadığı hattına kontör yükleyen kadın, şimdi böyle davranıyorsa, bu işte bir iş yok mu? Yaza evlenecekler.

“Bu ülkede bir takım kurallar daha siz hiç doğmadan, yıllar yıllar önce koyulmuştur. Size de aynı kuralları ezberlemek, uygulamak ve gelecek kuşaklara aktarmak düşer. Kadınsanız anne olmalısınız ve hayatınızı kutsal-şefkatli anne imgesinin içinde bitirmelisiniz. Erkekseniz önce asker olmalı sonra da evin direği olup babalık vazifelerinizi yerine getirmelisiniz. Eğer aramızdan birisi bu kuralların dışında davranacaksa birtakım sıfatları da isminin yanına almaya hazır olmalı.”

Böyle bir paragraf vardı bugün okuduğum kitapta. Sonuna dek benim de içimde hissettiğim bir fikir.

Diğer yandan, “Bazen kullandığımız cümleler kaderimizi oluşturur” demiş Paul Auster. Sussam, geçer mi?

Söz konusu kitap: Yiğit Karaahmet’in Şahane Hayatı, Yiğit Karaahmet, Nemesis Kitap, Ocak 2011

15 Mayıs 2011 Pazar

36 AY

Çarşamba gününden beri başım zonkluyor. Beynim, kafatasımın içinde bir sağa bir sola çarpıyormuşçasına. Önce uykusuzluğa bağladım ama geçmeyince vazgeçtim. Sonra mide başladı. Çok çay tüketmektendir diyerek azaltmaya uğraştım. Geçmedi. En son, daha bunlar düzelmeden, dün gece bütün etlerim ağrımaya başladı. Ve bugün takvimi gördüm. Yarın 36 ay olacak.

Klinik deneyimlerime dayanarak hastalıkların büyük kısmının mutsuzluktan kaynaklandığına inanıyorum. Vücudumun alarm vermesinin sebebi de böylece çıkmış oldu.

Üç yıl önce çok uzaklardan bir mesaj almıştım. Sahibine esprili bir dille bu mesafedeki biriyle konuşmanın anlamsızlığından bahsetmiştim. O nükte yaktı beni. Nedense zeki olduğumu düşünüp, konuşmaya değer buldu. Israrcı oldu. Ve internetten karşılıklı atışmalarla başlayan sohbet 21 saatlik telefon görüşmesine vardı. İkimiz de hayatımıza böyle birinin girebileceğini hayal edemiyorduk. Kimseyle böyle patlamalar yaşamamıştık.

Ne var ki o gün, eşinin evde olmadığı tek gündü. Ve bunu bana, ben ona âşık olduktan çok sonra söyleyecekti.

Altı gün sonra beni terk etti. Bir buçuk ay içinde iki kez daha. Sonra da yeminler etti beni bir daha bırakmayacağına dair. Sekiz ay sonra hepten bitti.

Yarın o günün üzerinden tam 36 ay geçmiş olacak. Ne onun mutsuzluğu çare buldu, ne de benimkisi. O, depresyon ilaçları ve yeni çocuğuyla oyalandı; ben askerlik ve sinemayla.

23 gün önce gördüğümde, ne yüzüne ne de arkasından söyledim ama çökmüştü. Yaşıyla hep kafa bulurdum –herkesinkiyle bulurum- ama öyle değil. Yorgunluk ve mutsuzluktan kırışmaya başlamıştı bakışları. Her davranışından ölüp de huzura erme isteği okunuyordu. Umudunu kaybetmiş bir insandı artık.

Ben de onun kadar mutsuz olmama rağmen, umutluyum. En yakın dostumun bu yaz sözleniyor olması son darbeyi vursa da.

Bu yazıyı gönderip seni arayacağım şimdi. Ve bunların hiçbirinden bahsetmeyeceğim.

13 Mayıs 2011 Cuma

GENÇ OSMAN

Salı günü nöbetime bahar şenlikleri dönüşü devrilen minibüsten yaralı gençler geldi. İş yükümü birden üç katına çıkaran bu durum ilk anda canımı sıksa da, sonradan günümün en güzel kısmına dönüştü. Bir kere gelenler gençti. Hiçbirinde üzücü bir yara ya da ölüm riski de yoktu. Adli raporların yazım sürecinde sohbet edecek vakit bulduk. Gerçekten tanışacak. Bu, yeni işimde hiç yapamadığım bir şey.

Hasta bakmakla ilgili en sevdiğim şey onların hikâyelerini dinlemek. Bu yüzden belki psikiyatri kendime en yakın gördüğüm alan. Kolukısa’da çalışırken günde 20-30 hasta geldiğinden, bol bol sohbet ederdik. Askerde de 24 saat hastalarımla yaşadığımdan, hepsinin her şeyini bilirdim. Ama şimdi acil servisteyim. Günde 250-300 kişi geliyor. Her birine ayırabildiğim süre 3-4 dakika civarında. Bir geleni de bir daha görmüyorsun zaten. Adını sanını sormak yok. Kontrole çağırmak yok. Çoğu yaşlı, daha da çoğu çocuk! İki grup da ilgi alanıma girmiyor. Bir de mutsuz kadınlar var tabi. Acemi anneler. Kaprisli gebeler. Yalandan rapor isteyen, sabah erkenden kalkıp okula koşan çocuklarımızı düşünmeyen, hain ve sahtekâr öğretmenler. Şeyini görüp yara zannedenler. Hiç birini sevmem.

Genç, konuşkan ve mümkünse erkek olsun hastalarım. Askerde olduğu gibi! Bir doktorun isteyebileceği her şey, hasta bir askerde var! Durumları asla acil olmaz. Mızmızlanma şansları yoktur. Doktora saygı duyar hatta korkarlar. İster bakarsınız, ister bakmazsınız. Ne sorsanız cevap verirler. Yalandan kendilerini yere falan da atamazlar. Zaten hep 20 yaşındadırlar. Bir insan hayatının hangi döneminde 20 yaşındaki halinden sağlam olabilir ki? O yüzden bir şey atladım mı diye korkmaya lüzum da yoktur. En güzeli de doğurmazlar, diş çıkarmazlar, ağlamazlar, yaşlanmazlar! Hep ama hep 20 yaşında kalırlar!

Gelen kaza mağduru gençleri muayene ederken yeniden yaşama sarıldım resmen. Bütün yorgunluğum gitti. Muhteşemdi. Ve deli gibi askerliği özledim. Şu sözleşmem bir bitsin. Bekleyin beni 1993/1 tertipler.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

ÖZEL SİYAH TÜP

Tüp’ün, marketten bazı şeyler alması gerekiyordu. En yakın arkadaşını da alıp arabayla şehre indi. Arkadaşı temiz havanın tadını çıkarırken, kendi markete girdi. Siyah ile göz göze geldi. İçinde, daha önce çok az hissettiği bir şey uyandı. Karşısındakinin çirkin olduğu kuşku götürmese de, ondan etkilendi. Siyah, kasaya dayanıp elindeki kâğıda bazı şeyler yazmaya koyuldu. Tüp korktu. “Şimdi bana numarasını mı verecek yoksa?” diye geçti içinden. Bu kadar küçük bir yerleşkede bunu nasıl yapardı! Ya arkadaşı görürse! Neyse ki Siyah, tahmin edildiği gibi davranmadı. Tüp, dışarı çıktı. Arkadaşına elindeki poşetleri verdi ve akrabasının yakınlardaki dükkânına uğramaya karar verdi. Bu güzel pazar sabahında onca yolu gelip de onun her daim neşeli yüzünü görmeden dönmek olmadı. İçeride biraz oyalandı. O sırada en yakın arkadaşının ne yaptığını merak etti. Ayıp olduğunu düşündü. Dışarı tam bir adım attı ki, Siyah karşısında belirdi. “Tanışabilir miyiz?” diye sordu Tüp’e. Tüp, ne yapacağını şaşırdı. “Neden tanışalım” gibi şeyler geveledi. Siyah, kendinden emin bir tavırla “aramızdaki çekimi inkâr edemezsin sanırım” tadında şeyler söyledi ve numarasını yazdığı kâğıdı Tüp’ün eline tutuşturup uzaklaştı.


Tüp, yalnız kalıp düşünecek vakit buldu. Siyah, hoştu. İlginç bir tanışma yöntemiydi. Filmlerdeki gibi. Başkası anlatsa ona inanmazdı ama işte kendi başına gelmişti. Hem de bu kadar ufak bir yerde. “Cesarete bak” diye geçirdi içinden. Ve hakkını vermek istedi. Aradı. Buluştular. Birbirlerinden etkilendiler. Daha sık görüşmeye başladılar. Çok geçmeden Siyah, rengini belli etmeye başladı. Evli olduğunu söyledi. Ve çocuklu. Ona çok az zaman ayırabileceğini söyledi. Çok zengindi. Ve işleri başından aşkındı. Garsoniyeri de vardı. Tüp’e anahtarını verdi. Gidip o evde takılmasını, yemek yapmasını, akşamları buluşmayı teklif etti. Tüp’ün hoşuna gitmese de bunlar, özellikle de evli olması, ilişkiye devam etti. Siyah’ın yanında olmak ona huzur veriyordu. Vücudu sımsıcaktı. Oturmasını kalkmasını biliyor, Tüp’ü el üstünde tutuyordu. Çirkin de olsa, vazgeçilmez bir insan portresi çiziyordu. Hem evliliği de kötü gidiyordu zaten. Ailesiyle sorunları vardı. Hatta boşanma arifesindeydiler. Çocuğu da çok tatlıydı. Beş-altı yaşlarında bir oğlan. En azından onun üzülmemesi için ilişkilerini sürdürmemek istiyordu Tüp ama karşı da koyamıyordu.

Bir gün Siyah’ı kendisine ihanet ederken yakaladı. Teknik olarak yan yana iki vücut gördüğü söylenemez. Daha çok ‘sanal’ bir aldatmaydı bu. Ama zaten başkasını kendiyle aldatan birinden ne bekliyordu ki? Tüp de aldatılıyordu işte. Siyah, inkâr etmedi. Özür diledi. Terk edilmemek için Tüp’ün dizinde ağladı. Tüp onu bırakmasa da ‘başkaları da var mı’ diye içine kuşku düştü ve araştırmaya başladı sevgilisini. Tanıyanlara sordu. Çeşitli yollar denedi. Siyah’ın eski sevgililerinden birine ulaştı. Ondan ve diğer kaynaklardan öğrendikleri şok ediciydi. İsterseniz Tüp’ün ağzından dinleyelim bu kısmı.

“Siyah, bir sekso-manyak. İki ayağının üzerinde yürüyebilen bir hayvan. Kendini çok iyi eğitmiş bir hayvan ama. Oturmasını, kalkmasını bilen, çirkin de olsa cazibe sahibi biri. Kapılmamak mümkün değil. Ama işte öyle bir insan ki. Aynı anda herkesi aldatıyor. Ne yapsın, belki de durduramıyor kendini. Gördüğü her şeye âşık oluyor. Bana âşık olduğuna inanıyorum. Başkalarına da. Zaten cinsellik olsun yeter. Hiçbir şey bulamazsa salatalıkla tatmin olur. Yalanlar söyler. Onunla tanışmamış herkes için ‘Allah korumuş’ diyebilirim. Neler yaptı neler. Üst komşusuyla da yatıyormuş mesela. 1000 km. uzaktan eski sevgilisi gelmişti bir gece mesela. Ne bileyim işte. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Ailesinin karşısına geçip küfür etmişliği bile var. Tüm servetini de batırdı. Şimdi biraz düzgün bir yaşamı varsa benim sayemde. Taşındığı yeri de, yeni yaşamını da bana borçlu. Gidip ziyaret de etmiştim zaten. Ama işte ne olursa olsun düzelmez. Yürüyen her şeye âşık olur, gördüğü her şeyle sevişir. Canlı olmasına bile gerek yok. Yatağı da çok iyidir zaten. Onca deneyim tabi. Ama işte dikkatsiz sanırım biraz. Cinsel yolla bulaşan bir hastalıktan mustarip.”


Ayrılmışlar. Aradan aylar geçmiş.

Tüp, Siyah’tan sonra kimseyle görüşmeye cesaret edememiş. Siyah ise durmamış tabi. Biriyle tanışmış hemen. Özel biriyle. Cazibesini kullanmış. Tavlamaya yaklaşmış ama başına bir şey gelmiş Siyah’ın. Özel çok üzülmüş. Siyah’ın başını dertten kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Siyah kabul etmemiş. Uzaklara düşmüşler. Özel, beklemeye başlamış. Kaderini beklemeye. Çünkü çok etkilenmiş Siyah’tan. Talihsizliğinin yeni bir durağı gibi görmüş onu. Eğer yeterince bekler, yeterinde dua ederse, Siyah’a kavuşacağını ve birlikte çok mutlu olacaklarını düşünmüş. Bu başlarına gelenin kötü şans olduğuna kanaat getirip, tüm gücüyle Siyah’ın hayaline tutunmuş.

Bu sırada da işi gereği insanlarla tanışmaya devam ediyormuş. Yaratıcılığını gerçek öykülerle birleştiren bir romancıymış Özel. Gider biriyle tanışır, ona hikâyelerini anlattırır ve bundan kendi kurgusunu yaratırmış. Siyah, uzaklara gittiğinden beri boşa yaşadığını düşündüğünden, işe yarar bir şey yapmak için sokağa atmış kendini. İlk gördüğü kişiye mikrofonunu uzatıp, hikâyesini anlatmasını istemiş. Bir parka oturmuşlar. O kişi Tüp imiş. Ve Tüp, Özel’e; Siyah ile olan ilişkisini anlatmış. Her şeyden habersiz. Kim benim Siyah’ımı tanıyabilir düşüncesiyle. Ama işte Özel o sırada ölmüş bitmiş. Zaten ailesinden biri çok hasta olduğu için Siyah’ı 10 gündür arayamıyormuş. Ailesinden en sevdiği kişinin ölüm döşeğinde olması yetmezmiş gibi, bir de kavuşmayı beklediği aşkı Siyah’ın böyle bir insan olduğunu öğrenmiş.

Özel, en yakın dostuna anlatmış bu film gibi hikâyeyi. Dostu ona “Demek ki her şeyde hayır var. Bak, Allah bilir sana neler yapacaktı. İyi ki ayrı düşmüşsünüz. Verilmiş sadakan varmış. Unut artık Siyah’ı” gibi bayat şeyler söylemiş. Özel ise şoktaymış. Ne bok yiyeceğini bilememiş. Bir tarafta çok az tanısa da güvenip sevdiği ve şu an kendisine ihtiyaç duyan Siyah, diğer tarafta acı gerçekler.

Özel, sonunda Siyah’a söz hakkı vermeye karar vermiş. Ne olursa olsun her insanın kendini savunmaya hakkı olduğunu düşünmüş. Siyah’a yemin ettirmiş. Yaşamı boyunca asla ama asla Tüp’ün ona bunları anlattığını dile getirmeyecekmiş Siyah.

Ve Siyah başlamış Özel’e, belki de ilk defa içinden gelenleri anlatmaya…

5 Ocak 2011 Çarşamba

ENTER THE VOID (2009) by GASPAR NOE ****-


LED ekrandan izleyen epilepsi hastalarına kriz yaşatacak, gebe hanımlara bulantı ve kusma verecek, maddi olanağı olan özgür ruhlara ilk fırsatta Tokyo gezisi planlatacak yeni Gaspar Noe filmi “Enter The Void”; izleyen herkese hoş ya da değil, olağanüstü deneyimler yaşatacağı garanti bir yapım.

Filmin etkisini azaltmamak adına izlemeden hakkında hiçbir şey okumamak en iyisi.

“Boşluk” filminde beni en çok heyecanlandıran, uzun süre sonra sinemanın halen görsel anlamda başımı döndürebiliyor oluşu. Ne kadar sinefil olursak olalım uzun aralıklarla da olsa; birbirinin kopyası, her saniyesi önceden belli ve aynı şeyi geveleyen görüntü yığınları arasından bu film gibi görülmemiş şeyler bulabilmenin verdiği mutluluk.

İsminin ne anlama geldiği konusuna ilk sahnede “uçaktan boşluğa düşmek” şeklinde cevap veren Gaspar Noe biraz sonra bizi “Boşluk” adında bir bara götürüp filmin adı buradan gelmiş diye düşündürüyor. Başına gelen olay sonrası boşlukta süzülmeye başlayan karakteri görünce, filmin isminin orijini yeniden değişiyor ve bu kez daha sağlam bir kavrama bağlansa da yapımın finalinde “Boşluk” ’un ne olduğunu ilk kez tam olarak anlıyoruz. Baştan beri tüm veriler doğru aslında. Tek fark, kelimeler her açıklanışında daha geniş anlamlar yükleniyor oluşu. Filmin bütünü gibi. “Enter The Void” sürdükçe anlamı artıyor. Minimalist sinemanın uzun uzadıya durağan görüntüler gösterip sonunda ruhani bir mana yüklenmesi gibi bir şey değil bu. Her sahne kendi içinde başlayıp biten bir kısa film kadar bütünlüklü. Her sahneye eklenen bir sonraki sahne, hem kendi başına hem de önceki ile birleşince anlamlı. İki saatten uzun süre izlediğimiz filmin tüm sahneleri için hem tekil hem de toplamda aynı şey geçerli. Bu, inanılmaz bir dinamik.



Yönetmen Gaspar Noe yedi yıl önce gösterime soktuğu ikinci uzun metrajı Irreversible(2002) ile Cannes’de Altın Palmiye için yarışmış, dünya çapında ses getirmiş ve filmden yarıda çıkmak, filme dayanamamak, kaçıncı dakikaya kadar izleyebildiğini belirtmek moda olmuştu.

Filmin ortalarında yer alan ve Monica Bellucci’nin kurgusuz, tek çekim görünen tecavüz sahnesi herkesin diline düşmüştü. Sondan başa ilerleyen yapısı nedeniyle olayların olduğu ilk perdesi başyapıt niteliğindeki film; izlediğimiz ikinci, kronolojik olarak ilk yarısında ise hafif porno tadında karakter tanıtımları nedeniyle sıkıntı vericiydi.



BUNDAN SONRASINI İZLEMEDEN OKUMAYIN!
Tarantino’nun tüm zamanların en iyi jeneriklerinden biri ilan ettiği ve filmin tümüne yayılan neon ışıklardan esinlenmiş iki dakikalık açılışın ardından Tokyo’da bir dairenin balkonuna konuk oluyoruz. Olayları 24 dakika boyunca tavizsiz şekilde başkarakterin gözünden, üstelik kesme olmadan izlemeye başlıyoruz. Onunla birlikte gözümüzü de kırpıyoruz.

Sevgili sanılmaya müsait çift, kardeş çıkıyor. Kız evden çıktıktan sonra erkek kardeş uyuşturucu alıyor. Onunla birlikte kafamız güzel olana dek ışığın, gölgenin, rengin ve seslerin arasında yüzüyoruz. Genç adama bir telefon geliyor. Elindeki uyuşturucuyu ‘Boşluk’ adlı bara getirmesi isteniyor. Tuzak olduğu anlaşılan davet sonrası genç, barın tuvaletinde polis tarafından vuruluyor ve ruhu bedenini terk ediyor.



Hayatının gencin gözlerinin önünden film şeridi gibi akması ve ruhunun tepeden geriye kalanları gözlemesi üzerine kurulu görsel yapı, işi bu çıkış noktasından alıp en uç noktalara dek götürüyor. Ölümden sonraki 19 dakika, ölen karakterle birlikte yine kesme olmadan(elbette var ancak yok gibi kurgulanmış) boşlukta gezinip, cinayeti sonrası yaşananları onun gözünden görmeye devam ediyoruz. Hayatının film şeridi gibi geçmesi yaklaşık 40 dakika sürüyor. Bu bölümdeki yaratıcılığa hayran kalmamak elde değil. Film son saatinde ise iyice raydan çıkıp birçok şey deniyor, hepsinde de başarılı oluyor.



Kamerayı öyle bir açıya yerleştireyim ki seyirciyi rahatsız etmeyeyim çıkışlı kürtaj sahnelerine inat, yüzde yüz prosedüre uygun bir kürtaj sahnesi var filmin. İzleyicinin şok olması muhtemel sahne kendini kaptırıp zaten büyülenmiş kişilere her gün gördükleri bir şeymiş gibi de gelebilir.



Porno endüstrisinin bile akıl edemediği ‘vajinanın içinden izlenen penis penetrasyonu’ sahnesi yüzümüze boşalan spermlerle bizi yola çıkarıp kadın yumurtalıklarına kadar götürüyor.



Filmin sonlarına doğru herkesi şaşırtacak bir gelişme oluyor. Ardından karakterin “bir rüya gördüm” diye açıkladığı bu durum, rüya olduğu belirtilmese anlaşılamayacak ayarda. Bu örnek aslında bütün filmin nasıl tonlarda gezindiğini gösteriyor. Yer yer başı dönen izleyiciye şu anda kimi izlediklerini hatırlatmak için isimlerin fısıldanma sebebi de bu.



Emzirme ve erkeklerin kadın memesine düşkünlüğü üzerine yazılan tezleri de görselleştiren Noe, bugüne dek bebek yapmak üzerine yapılmış en iyi filme de imza atıyor.



Filmin kusursuz olma yolunda ayağına takılan tek engel, kesme yapmamak uğruna şehirde bir yerden başka bir yere boşlukta süzülerek yol alan karakterinin gözünden Tokyo sokaklarını kuşbakışı gösterme tercihinin seyahat sayısı arttıkça sıkmaya başlaması. Binalar arasında mekik dokuyan ruhun seyahat hızı da aynı seyrettiğinden, David Fincher acaba yeni filminde böyle bir sahneye yer verir mi diye beklediğimiz türden efektlerin yüzlercesine şahit olmak sonunda yorucu bir hal alıyor.



Bitmesine beş dakika kalana dek asıl amacını gizleyen “Enter The Void”, 161 dakikalık bu hipnotize edici yolculuğu yeniden anlamlandıran finaliyle de ayakta alkışlanmayı hak ediyor.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...