paralel evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paralel evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2012 Salı

GÖNDER (18.12.2012)





Son iki aydır günde beş dakikadan fazla açık tutmadığım GSM hattımı bugün kullanmaya karar verişim, bana telefon kulağımda dört saate mal oldu. İlk konuğum bir yıldır aramayan kayıp kardeşimdi. Elbette gerçek kardeşim değil ama “size abi diyebilir miyim” soyundan döllenmiş bir güzel varlık-tı. Sonra ne olduysa izini kaybettirmiş, bir yıl saklanmıştı. Bugün verdiği malumatlara göre küçük bir kız çocuğunun hayatını kurtarmak için traktörün altında kalmış, gücü ve kuvvetiyle nam salmış biriyken şimdi kayık bir belle yaşam mücadelesi verene dönüşmüş. Bir ara nişanlamışlar, nişanlı da başkasına kaçmış. Üç kuruşa çalışmış, onu da on beş gün sonra bozulacak nişanında havaya ateş açan aptal bir “Mersin Üniversitesi Mezunu Mühendis Adayı” akrabasının aklanma rüşveti için harcamış. Enayilik, şanssızlık, boynuzlanma, trajedi! Hepsi bu hikâyede, gel! Mersin’den nefret etmem için başka neden lazımmış gibi. Kırmızı “Bitir” yazısına dokunduktan sonra meşhur Isparta ile konuşmaya başladım. Doğum gününü kutlamıştım gece yarısı, o da zaten beni arıyormuş on gündür. Yok canım, “boşanıyorum gel” demek için değil. Amerika’dan getirttiği iPhone 5’ini kullanmayı öğretmem için. Saatler sürdü tabi temel eğitim. Bir ara FaceTime’dan görmek iyi gelmedi desem yalan olur. Bir de, yılda bir kez görebildiğim “Hayatımın 2. Büyük Aşkı”nı artık istediğim zaman Arkadaş Bul haritası sayesinde uydudan pembe bir nokta olarak izleyebilecek olmam var tabi. Sarsıcı bir gelişme. Sonra Antalya’dan bir arama aldım. Laf dönüp dolaşıp “Adını Şerefsiz Koydum: Dolandırıcının Yolu”na geldi. Gelmek zorunda gibi. O ve peşimi bırakmayan lekesi. Bir şeyler dinledim yine karmakarışık, kapattım telefonu. Sonra içime bir öykü düştü. Bunca zamandır süren sessizlik meğerse o uzaklarda olduğundanmış. Pazar günü gelecekmiş, Maraş’a girişi hayatıma yeniden girişiymiş. Babam öldükten sonra uzun süre aslında ölmediğini, Urfa’da bir evde saklandığını ve zamanı gelince döneceğini gördüğüm rüyalar gibi. Gecenin ortası içtiğim kahveden falımı okuyan röntgen teknisyeninin uydurduğu gibi: Uzun zamandır beklediğin özür gelecek. Ben size söyleyeyim: Gelmeyecek.

“İnanmam, giderken oynama bana mümkünse masumu, muhtacı. Değersiz biriyim senin için, gönder, bir selamın bile başımın tacı” diye bir şarkının üç farklı düzenlemesini dinlerken yazıyorum bunu kulaklıklarımla. Berbat Sony Vaio bilgisayarımın berbat hoparlörleri müzik dinlemekten soğuttuğundan beri beni; ya arabada, ya kulaklıkla böyle işte. Zaten kalın perdeler yıkandığından ve ben evde yarı çıplak gezmeyi sevdiğimden, ışıklar da kapalı. Gizli kapaklı yazıyor gibiyim yani yazıyı. İzole. Duşta geldi aklıma bunlar. Uzun zamandır dökülmüyordum Blogger’a.



Şu saatlerde İstanbul’da Altan’ın evinde olmam gerekiyordu aslında. Belki bitpazarına nur yağdırarak. Çok şehvetli olabilirdi. Ama Entaş Turizm denen muhteşem şirket dört ay önce aldığım uçak biletini hatalı kesmiş. 18 Aralık Maraş-İstanbul 24 Aralık İstanbul-Maraş olması gereken bilet tam tersi. Telefon kayıtlarının çıkması üç gün süreceğinden biletim yandı. Kayıttan ne çıkacağını merakla bekliyorum. Bu durumun bende çok garip bir etkisi de oldu. İstanbul’da kalacağım altı gün boyunca hangi saniye ne yapacağımı planlamıştım. Şimdi öyle bir boşluğa düştüm ki! Maraş’ta olmamam gerekiyor. Nöbetim yok. Ben gideceğim diye perdeler yıkandı, temizlikçi çağırıldı. Ben gideceğim diye anneme bir hafta yetecek okuma ve izleme programı yapıldı. Ben gideceğim diye Ankara’daki süper dostum İstanbul’a bilet aldı. Ama işte olmadı. Burada olmamam gerekirken kaldım. Burada yapacağım hiçbir şey yokken, İstanbul ile ilgili tüm planlarım havada kaldı. Entaş Turizm’e ve geri zekâlı çalışanına çok teşekkür ediyorum.



Yeni Levent Yüksel albümü “Topyekün”ü dinlerken ne kadar piyasa için yapılmış olsa da, “Beddua” başlıklı Gülşah Tütüncü sözlerine takıldım geçen hafta en çok. Son aylarda hissettiklerimi kelime kelime yazmış kadın:
“İçimi karartıyor bu bendeki intikam hayalleri
Bir tarafım masum, sakin de; bir tarafım saldırıya meyilli
Kendimi toplamam gerek, toplanıp dağılmamam
Ama ne zaman aklıma gelsen, çıldırıyorum ben o zaman
Günyüzü görme istiyorum, mutlu mesut olama
Bana yaşattıkların var ya, fersah fersah sen yaşa
Yaptıkların yanına hep kar, işte buna dayanamıyorum
Hayat, adaletinde sorun var, sana da güvenmiyorum
Benim dualarım fayda etmemiş, beddualarım etmez ki
Hem ne saçmalıyorum ki zaten, kötüye bir şey olmaz ki”

Kötüye bir şey olsun istiyorum. Bazen o kötü yeniden benim olsun istiyorum.

Beni sevebilecek, fedakârlık yapabilecek birine daha çektiriyorum. Ama hissediyorum. Olmayacak cacığa salatalık harcamıyorum. Ayrılma engelliyim.

Bir de eski manitamın yeni manitasıyla hayatıma sürtünmesi var. Kıvılcım falan çıkmıyor elbette ama garip. Sex and the City. Tabi sadece işleri düşünce arıyorlar. İşleri doktorluğuma düşünce. Modernim.

Hayatımın en saçma sapan ayları olarak kayıtlara geçecek 2012’nin dördüncü çeyreği. Üretmeden geçti. Ne para kazandım, ne yazı yazdım doğru düzgün, ne kendimi geliştirdim, ne dostlarıma yatırım yaptım. Birbirinden berbat “Mad Men” ve “Boardwalk Empire” bölümleri izledim durdum spor karşısında. Hadi dürüst olayım; göz ucuyla izledim, çoğu zaman sadece dinledim. Meze yaptım. Vücut geliştirme çok hüzünlü bir spor gibi görünmeye başladı gözüme. Yalnızlar için icat edilmiş sanki. Geçen Aralık’ta neden bıraktığımı ve bu Kasım’da neden yeniden başladığımı idrak ettim şimdi. Mutluluk ve yalnızlık. Mutsuzum, hiç saklamıyorum. Özlüyorum, doğru.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

KİM BU 85 KİŞİ


Geçen yıl doğum günümü 24 saat içinde 100 kişi kutlamıştı. Bu yıl rakam 62’ye düştü. Ertesi gün hatırlayanlarla yine toplam 85 kişi kutladı ama yine de düşündürücü bu düşüş. Yakından bakmak istedim.

Bu yıl 21 kişi güzel dileklerini yüzüme söyledi. Geçen yıl rakam 17 idi. Daha iyi oldu yani. Bol bol öpüşüldü. 6 kişi hediye verdi.

17 kişi erinmeden aradı. Hala konuşacak şeylerimiz olduğunu gösterdi. İki kelimeden fazlası olsun istedi. Geçen yıl rakam 13 idi. Daha iyi oldu yani.

17 kişi SMS gönderdi. Geçen yıl rakam 23 idi. Azaldı yani.

23 kişi Facebook kullandı. Geçen yıl 47 idi. Büyük düşüşün kaynağı burası demek ki. Ya insanlar geçen Pazar günü sosyal ağa girmedi ya da umursamadı, bilmiyorum. Facebook kullanarak kutlayan kişi sayısı 24 azaldı ama toplam 15 azalmış.

En ilginci hiç tanımadığım bir blog okurumun kutlaması oldu. Çok sevindim. Twitter ve whatsapp gibi yeni yolları kullananlar da oldu.

Şimdi asıl önemli kısma gelelim.

Kutlayanların 9 tanesi asker arkadaşım. Geçen yıl bu rakam 22 idi. Yani iki yıl önce hayatıma girmiş insanların %59’u bir yıl içinde dökülmüş. Kalanlara teşekkür ederim, gidenler için yapacak bir şey yok. Genelin askerde edinilen arkadaşlıklar hakkındaki düşüncesini desteklediler.

17 kişi şu anda birlikte iş yaptığım insanlar. Geçen yıl 14 idi. İş arkadaşlıkları işte. Yorum yok.

13 kutlayan akrabam. Geçen yıl 11 idi.

10’u üniversite yıllarımdan. Geçen yıl 11 idi.

13 kişi TOG-DSM ekibinden. Geçen yıl 9 idi. Bir kez daha 21 günde nasıl bağlar kurduğumuz, sevgimiz ortaya çıktı.

Birlikte yatağa girdiğim kişilerden üçü kutladı. Geçen yıl da rakam ve kişiler aynıydı.

Büyük hayal kırıklıklarından birini Kolukısa ekibi yaşattı. Her daim “yeryüzü cennetim” diye bahsettiğim kasabadan bir kişi bile kutlamadı.

Tüm resmi değerlendirirken yeni cümleler aramaya gerek yok. Geçen yıl yazdıklarımı aynen kopyalayıp yapıştıracağım:

“İnsanın yanına kimlerin kaldığını görmesi için güzel bir gün. Bir sınav. Kimin iki kelime etmeye erinmediğini, sevgisini göstermeye mecali olduğunu izlemek için de. Rakamlar her şeyi söylüyor.”

Kime ne kadar kıymet vermemiz gerektiği yıllar içinde daha iyi anlaşılıyor. Asker arkadaşlarım bu konuda sınıfta kaldı. Bazı banko dediklerim de öyle.

“Aynı şehirde olup da sizi görmeye gelmeyen kişi, hele de ufacık bir Anadolu şehrindeyseniz, gerçekte sizi sevmiyordur.”

Geçen yıl görmeye gelmemişti. Bu yıl mesaj atmaya bile erindi. Ama bir sorusu olunca arar. Gece, gündüz.

“Heyecanlılar her sene olur. Genelde de bir sonrakine kalmazlar. Bunlar aşırı dışavurumcudur. Yeni girmişlerdir hayatınıza. Size en özel günü yaşatmaya çabalarlar. Memnun da ederler ama işte ömürleri kısadır nedense.”

Tam 12’den vurmuşum yine hedefi. Geçen yılın heyecanlısı bu yıl kutlamadı. Bu yıl üç adet yarı-heyecanlı vardı ama beklediğim olmadı. İkisi tamamen unuttu. Demek ki yalandan heyecanlı görünmemek lazımmış. Diğerinin de istediği gibi olmadı ya da o kadar da çok istememişti, olmadı. Olmadı yani. Özel bir kutlama yapan çıkmadı.

“Sadıklar her yıl vefalı davranıp gece yarısı ilk kutlayan olmaya çalışırlar. Biri bu sene başarır, diğeri öbür. Her daim sevgi doludurlar ve sevilirler.”

Yine öyle oldu.

“Facebook’ta görüp “mutlu yıllar dile”ye tıklayanların belli bir profili yok. Sizi çok seven, sürekli arayan biri de oradan kutlayabiliyor; yılda bir kez bile konuşmadığınız da. O yüzden yorum yok.”

Kutlayan herkese teşekkür ediyorum.

26 Ağustos 2012 Pazar

28. YAŞIMI NE YAPTIM (İkinci Bölüm)



5 Eylül’de bıraktığım spora döndüm. Şehrin en iyi salonuna altı aylığına üye oldum. Yeni mezun bir kızımıza reçete yazmayı öğrettim. Uyudum, uyandım, nöbet tuttum.

10 Eylül’de korkunç bir şey oldu. 28. yaşımın ilk korkunç şeyi. Bana değil ama en çok sevdiğime. Zordu ama imkânsız değildi. Organize olduk, düşüncelere daldık, ağladık ama karar verip başardık. İçinden çıktık. Aferin bize.

Bir lise arkadaşım daha evlendi 16 Eylül’de. Biz (ben ve en sevdiğim) doğuya gittik. Yanımızda şoför vardı, şoför kanımıza daldı.

Asker arkadaşlarımın da desteğiyle Adana Altın Koza Film Festivali’nde güzel günler geçirdim. Filmlerim.com için haberler yaptım. Gerçek gazetecilerle, televizyoncularla tanıştım. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın yayınlanan ilk eleştirisinin yazarı oldum. Chai Tea Latte içinde yüzdüm.

Perihan Mağden’in “Biz Kimden Kaçıyorduk Anne” adlı kitabını okudum.

İlkokul arkadaşlarımla İstanbul’a gittim. Kiralık tekneyle boğazda gezip içki içtim. Köprünün ayağında kahvaltı yapıp fotoğraf çektirdim. Octoberfest’e katılıp Can Bonomo dinledim. İlk editörümle tanıştım. Eski çamla seks yaptım. Pizza üstünde yürüdüm. Teleferiğe bindim. Gıda mühendisi arkadaşımla şehrin ünlü restoranlarına lezzet turu yaptım. İlk margaritamı ve ilk Sex on the Beach’imi içtim. İlk defa Taksim Gezi Parkı’nda yürüdüm. Lades’de menemen yedim. Arter, SALT, Çukur Meyhane gibi yerleri gördüm. Filmekimi’nde muhteşem filmler izledim. Sinemada üzerime kusuldu. Bienal’i gezdim. Lükse takıldım. İstanbul’u ilk kez böyle derin hissettim. Parçası oldum. iOS5 yükledim.

19 Ekim’de 26 şehit verdik.

Biriyle tanıştım. Adını 48 saat koydum. 48 saatte bir sevişmeye başladım. Maraş gibi yerde düzenli seks hayatım oldu. Seks + spor + tiyatro + yazı + nöbet + uyku oldum. Dolandırıcıma dolanmaya başladım. Aylardan kasım idi.

26 Nisan 2012 Perşembe

KOMUTANIM GÖRÜŞÜNÜZ (YARIM KALAN PROJELER)

- İçimde bir merak. Ne yapıyor diye. Ufak bir huzur. Var diye. Geçmeyen bir özlem. Doyamamaktan.

- Bütün bu çabalar yeniden yalnız bırakılmak için. Tam ayaklarımı yere sağlam bastığım anda. Yalnızlıkla başa çıkmanın zorluğunu sindirdiğim sırada yine birine terk etmesi için fırsat vermek kimin eşekliği.

- Şimdiki yalnızların belki de vaktinde çok kalbi kırılmıştı. Yalnızlık belki yalnızca bir tercih.

- Yeni açtığım kalem nasıl diye kâğıdın köşesini karalarken, adını yazdığımı fark ettim.

- “Maraş’a geldiğimden beri üç kişiyle tanıştım. Biri sensin, diğer ikisi de seninle yatmış.” Belki de bu cümle fazla geldi. Belki ben çok hesap sordum, çokça alaya vurdum. “6mart” olayı böyle bitti.

- Bütün dizilerin 3.sezonu iyi çıkıyor. Fringe’in 3-15 (59) bölümü 1985 yılında geçiyordu. Retro jeneriği ve zekice senaryosu ile ilginçti.

- Sakin bir yere gitme isteğimizin sebebi nedir, neden hep karaya çıkmayı arzularız. Evlilik, suyun üzerinde kalmaya çalışmaktan yorulduğumuzun mu göstergesi. Kumrular hariç.

- 29 Kasım 2009 Pazar günü hastalığına moral olsun diye annemi de alıp düştüm yollara. İlk durağımız Gaziantep’in öve öve bitirilemeyen Sanko Park adlı yeni alışveriş merkeziydi. Şehir için bir gelişme sayılsa da gerek mimari hataları gerek çeşit azlığı nedeniyle kendimizi hemen dışarı atmak istedik. Aynı gün vardığımız Şanlıurfa’da dünyanın en güzel ev yapımı lahmacununu yiyip birkaç akraba ziyareti yaptık. Ertesi sabah Türkiye’nin daha önce gitmediğimiz kadar doğusuna gitmeye başladık. Bir zamanlar Teksas kabul edilen Siverek ilçesinde berbat bir çay içip öğle olmadan Diyarbakır’a vardık. Yol yapım çalışmaları, yüksek binalar ve alışveriş merkezleri ile hiç de beklediğimiz dokuya sahip değildi. Urfa’dan tekrar batıya hareket etmiş gibiydik. Arkadaşımız bizi Kahvaltıcı Edip adlı bir mekâna götürdü. Başımızı nereye çevirsek kahvaltıcı başlıklı mekânlar vardı zaten. Başka hiçbir şehirde rastlamadığım bu konsept içerisinde birbirinden lezzetli yiyecekler barındırıyordu. Yoğurt üzerine dökülmüş nar sosu, meyve salatası, kavurmalı yumurta, petekli bal vs. Hepsi de çok taze ve lezzetliydi. Diyarbakır’da gittiğimiz her lokantada kare peçeteyi önümüze servis olarak açtılar. Amerikan servis yerine Diyarbakır servis diye isim koyduk buna. Balıkçılarbaşı, Mardin kapı, Urfa kapı isimli şehrin eski yerleşim yerlerini gezdik. Ertesi sabah sadece bir saat uzaklıktaki Mardin’e gittik. Boyut değiştirmiş gibiydik. Tarihi evler, konaklar, daracık merdivenli sokaklar, eski çarşılar ve durmayan yağmurla sabun kokuları arasında güzel bir gün yaşadık. Annemi Kahramanmaraş’a yolladıktan sonra benim için gerçek Diyarbakır başladı. İki yıldır görmediğimiz arkadaşlarım ve hocalarımla hasret giderdim...

 - “Sibek kovar istiyorum” demişti biri.

 - “Falling apart konusu” hakkında ne zaman yazacağım? “Hayatın anlamı, hayatımın anlamı, hayatın benim için anlamı” da iyi konu.

- “Düğün rezaletleri”ni yazamamamın sebebi yakın-düğün bolluğu.

30 Aralık 2011 Cuma

2011 ÖZET


Geçen yılın son günleri, bu yılın son günlerinde olduğu gibi Dexter izleyerek geçmişti. “Paralel evren” nedeniyle gönülden bağlandığım Türk dizisi “Önce Vatan” yılbaşından bir gün önce yayından kaldırılmış, yeni yıla girmeden yaptığım son ilkler Erzurum Cağ Kebabı yemek ve nar suyu içmek olmuştu. Pringles çitleyerek televizyon başında geçirdiğim berbat 31 Aralık’ın ardından 2011’in ilk günü dört sevdiğim arkadaşla geçmişti.

Yeni yılın ilk ev sineması filmi “The Town/Hırsızlar Şehri” spor hayatımın 29.haftasının son gününe denk geldi. Annemin hastane macerasının ardından askeriyedeki son günlerimin kusursuz olması için yaşadığım kendi hastane maceram gerçekleşti. Tıp Fakültesi diplomamı elime aldıktan bir hafta sonra yaşadığım taşra kentinin bir numaralı hastanesiyle hayatımın anlaşmasını imzaladım. O zamanlar küçük kardeşim gibi sevdiğim ilk insan hala ilgimi çekebiliyordu ve beraber “Eyyvah Eyvah 2”ye gitmek gibi şeyler yapıyorduk.

Bol bol gezmeye başladım sonra. Kahvaltıyı Adana’da acemilikten arkadaşımla, akşam kahvesi keyfini Tuz Gölü’nde güneşin batışıyla yapabiliyordum. Ocak ayı bitmeden “Samsun Ekibi” dâhil sürüyle özlediğim insanı yeniden gördüm. Hayatımda ilk kez basın gösterimine gittim. “Bucket List”imden askeriye ile ilgili maddeyi hallettim. Devlet memurluğundan istifa ettim. “Yeryüzü Cenneti”mi tarihe gömdüm. Bir amcam daha öldü. Oscar töreni yapıldı. “6mart” ile tanıştım. Yıllar sonra mektup yazdım. Cezaevi gördüm. Blogum patladı. Filmlerim.com’da yazmaya başladım. One Night Stand delisi oldum. Mersin’den bir kez daha nefret ettim. Hasankeyf’i gördüm. Kaburga Dolması yedim. Tiyatro-sevmeyeçalışır oldum. “Isparta”yı gördüm. Yoğun bakım kapılarında ağladım. iPad 2 aldım. Osmaniye’yi gördüm. Dokuz yıl sonra bilgisayarımı değiştirdim. İlk Marc Jacobs pantolonumu aldım. Yıllar sonra gözlüğümü değiştirdim. Yıllar sonra modemimi değiştirdim. Bir sürü şey satın aldım. Evet, evet çok sıkıcı: Para kazandım-para harcadım. Aman ne önemli.


Temmuz ayını Ankara’da geçirdim. Anneannem öldüğünden beri ilk kez orada o kadar vakit geçirdim. Kendimle yüzleştim. Ahlaksızlık, kapitalizm, zevk odaklı yaşamın parçası oldum. Lükse düştüm. Alkolü azalttım. Dumandan kaçtım. Sağlıklı yaşam hastası oldum. Solaryumu abarttım. Pahalı restoran kovaladım. Filtre kahve için çayı sattım. Kozmetiğe merak saldım. Bir lise arkadaşımla ilişkimi bitirdim. Birilerine biraz daha borç verdim. Söze gittim. Yirmi altı gün oruç tuttum. Nişana gittim. Saklayacak büyük bir sır daha edindim. Spora gittim. Bir iki kişinin daha içine düştüm. Bir lise arkadaşımla daha ilişkimi bitirdim. Pahalı hediyeler aldım. Altın Koza’dan muhabirlik yaptım. Tekneyle boğazda gezdim. Teleferiğe bindim. Taksim Gezi Parkı’nda taciz edildim. Filmekimi’ne katıldım. Bienal gezdim. Sosyal medya fenomeni(!) gördüm. Secure Drive kullandım. Sevdiğim birinin benim için çok para verip çaldırdığı şarkıları uzaklardan dinledim. Arabada sangria yaptım. “Isparta”yı gördüm.

Kimseye âşık olmadım. Kimseyi çok özlemedim. Kimsenin peşinden gitmedim. Duygusallığım törpülendi. İnsan sevgim azaldı. Fedakârlığım baskılandı. Haz, her konuda toplumsal ve dini değerlerimin ötesine geçti. Robotlaştım.

Zihnim yavaşladı. Hücrelerim yaşlandı. Bir yıl daha sona erdi.

Everything. Everyone. Everywhere. Ends.

Her şey. Herkes. Her yer. Biter.

27 Aralık 2011 Salı

2011 YILINDA EN ÇOK…


Dalga geçtiğim: Aptallar
Müptelası olduğum: Alışveriş
Elde patlayan teknoloji: iPhone 4S
Bezdiğim: Özel sektör
Sıkılarak izlediğim: House
Arabada günlerce dinlediğim: Ümit Sayın
Mutlu olduğum yer: Beşevler Starbucks
Daraldığım yer: Megapark
Beni üzen: Askerliğin bitmesi, Kahramanmaraş’a yerleşmek
Beni gururlandıran: Filmlerim.com’da yayınlanan yazılarım
Köşe yazılarını beğendiğim: Hiç kimse
Özlediğim dizi: Sex and the City ve Nip/Tuck
Ayrılırken üzüldüğüm: Hiçbir yer
Severken soğuduğum: Sinema salonları
İmrendiğim: Hiç kimse
Büyülendiğim manzara: Nemrut
Gitmek istediğim ve gidemediğim: Sevdiğim arkadaşlarımın düğünleri
Her gün yediğim gıda: Uno Çok Tahıllı ve Nutella
En çok içtiğim: Tchibo kahveleri ve Starbucks Chai Tea Latte
Ruhumu sakinleştiren: Metroda Nazan Öncel dinlemek
Hiç özlemediğim: İlişkimi kopardığım iki lise arkadaşım
Aldığım en büyük karar: Kahramanmaraş’a yerleşmek
En büyük pişmanlığım: Az sayıda film izlemek

2010 İstatistikleri

2009 İstatistikleri

28 Ağustos 2011 Pazar

KİM BU 100 KİŞİ

26 Ağustos 2011’de 24 saat içinde 28. doğum günümü 100 kişi kutladı.

Bunlardan 17’siyle yüz yüze görüştüm. İki ayrı mekânda pastalar yendi, bol bol öpüşüldü, hediyeler verildi.

13 kişi telefonla aradı. Sağ olsunlar.
23 kişi sms gönderdi. Mutlu etti.
47 kişi facebook kullandı.

100 kişinin 22’si asker arkadaşım, 14’ü iş arkadaşım, 11’i akrabam, 11’i üniversite yıllarından, 9’u TOG-DSM ekibinden, 4’ü Kolukısa’dan, 3’ü yataktandı.

İnsanın yanına kimlerin kaldığını görmesi için güzel bir gün. Bir sınav. Kimin iki kelime etmeye erinmediğini, sevgisini göstermeye mecali olduğunu izlemek için de. Rakamlar her şeyi söylüyor.

Aynı şehirde olup da sizi görmeye gelmeyen kişi, hele de ufacık bir Anadolu şehrindeyseniz, gerçekte sizi sevmiyordur.

Heyecanlılar her sene olur. Genelde de bir sonrakine kalmazlar. Bunlar aşırı dışavurumcudur. Yeni girmişlerdir hayatınıza. Size en özel günü yaşatmaya çabalarlar. Memnun da ederler ama işte ömürleri kısadır nedense.

Sadıklar her yıl vefalı davranıp gece yarısı ilk kutlayan olmaya çalışırlar. Biri bu sene başarır, diğeri öbür. Her daim sevgi doludurlar ve sevilirler.

Facebook’ta görüp “mutlu yıllar dile”ye tıklayanların belli bir profili yok. Sizi çok seven, sürekli arayan biri de oradan kutlayabiliyor; yılda bir kez bile konuşmadığınız da. O yüzden yorum yok.

Bir de kutlamamayı maharet zannedenler çıkar arada. Bekliyoruz sanırlar. Oysa aklımıza bile gelmemişlerdir. Onlara şunu söylemek istiyorum: Çok da tın!

Tekrar, 100’ünüze de teşekkür ediyorum. Kalan 364 gün dileyin benden ne dilerseniz.

25 Ağustos 2011 Perşembe

27. YAŞIMI NE YAPTIM (Üçüncü ve Son Bölüm)

Yeni yıla evde televizyon izleyerek girdim. Bir kez daha “bu son olsun” diye ahdettim.

Kahramanmaraş askeriyesine giriş yaptım.

11 Ocak 2011 Salı günü Tıp Fakültesi diplomamı aldım. Aynı gün Kahramanmaraş Özel Megapark Hastanesi ile görüşmeye başladım. Üç gün sonra imzayı attım.

Mümessil, ilaç firması, eczane, MF, kalfa, stok, ay sonu, satış, destek, Serkan abi, Serkan bey, sizin için ne yapabilirim gibi kavramlar çıkmamak üzere hayatıma girdi.

Hayatımda ilk kez basın gösterimine gittim.

Polis eşliğinde Tarlabaşı’nda gezdim.

30 Ocak Pazar 09.50’de “Acısa da Öldürmez” dinleyerek ve ağlayarak askerlik hayatımı geride bıraktım.

Üç gün sonra Konya Sağlık Müdürlüğü’nden istifa ettim.

Kolukısa’daki evimi boşalttım. Sevdiğim insanlarla vedalaşıp Yeryüzü Cennetimi de salak gibi terk ettim.

5 Şubat Cumartesi günü Megapark’ta ilk hastama baktım. 22 gün işsiz sayıldım, 21 Şubatta resmen işe başladım. 3 Mart Perşembe ilk gece, 10 Mart Perşembe ilk 24 saat nöbetimi tuttum.

Hayatıma tutuklanma, cezaevi, avukat, senet, açık görüş, adliye gibi kavramlar girdi.

Türkiye’nin ilk planetaryumuna gittim.

Beyazperde.com yazılarımı yayınlamayı kabul etti ancak “sen ben ve iki arkadaşımız” şeklinde takılan mantık hoşuma gitmediği için vazgeçtim.

Yaptığım en güzel şeylerden biri diyebileceğim Filmlerim.com başvurum da kabul edildi. 8 Nisandan bugüne dek sitede 36 yazım yayınlandı.

İlk defa Nemrut’a çıktım. 512 gün sonra 6.kez Isparta’yı gördüm. Annem, ikinci aşkımla da tanışmış oldu.

37.haftada sporu bıraktım.

Yıllar sonra ilk kez Ankara’da uzun süre kalmanın tadına vardım.

Ve son gün, doğum günü sürprizim babamdan geldi. Dün akşam bir hastaya baktım. Tam yanından ayrılacakken…
-Bizim bir Çelik vardı. Oğlunun ismi Serkan’dı. Doktor olacak diyordu. Ama tabi nerden…
-İsmi neydi?
-İbrahim. Köy Hizmetleri’nden. Çok şakacı adamdı.
-Benim babam.

23 Ağustos 2011 Salı

27. YAŞIMI NE YAPTIM (İkinci Bölüm)


9 Kasım akşamı E Otel’deki odamda iki önemli misafirim vardı. Misafir sokmak elbette yasaktı.

Ertesi gün kendimi korkutacak kadar cesaretliydim. Yıllarca ceza alabileceğim suçlar işledim.

11 Kasım akşamı Abant’ta, hayatım boyunca yediğim en güzel mangalı yedim. Sevgili arkadaşım Ahmet Pamuk’un davetlisiydik.

İki gün sonra ilk defa Eskişehir’e gittim. Yanımda en sevdiğim iki dostum vardı. Papağan’da çiğ börek, Odunpazarı Evleri, Porsuk Çayında kanoyla gezinti güzeldi.

Lüks restoran takıntımız aynı günlerde başladı. Eskiden önünden geçemediğimiz, son dönemde bolca dilimize doladığımız pahalı mekânlara gözümüzü karartıp tek tek gitmeye başladık. Papermoon, Big Chefs, Burger Story, Quick China, The Rafine, Cookshop, Sushi&Co., Mezzaluna, Numnum ve benzerleri bizim için artık günlük yerler oldu.

İlk defa Beypazarı’na gittik. Kurusunun hastası oldum. Aylarca, kilolarca yedim.

16 Kasımda EFX bileklik takmaya başladım.

Şehit ailesi ziyareti yüreğimi deşti.

O güne dek tanıştığım en üst düzey insanla yattım.

İlk defa birine işkence yaptım.

İlk seks kazamı yaşadım.

Sevdiğim birinin daha “en sevdiği insan” oldum.

Tugay Şırnak’tan döndü, ortalık kalabalıklaştı.

Askere gitme sebebimi, süre bitmeden gerçekleştirmeyi başararak imkânsızı yaptım.

Tugay komutanından plaket aldım.

17 Aralık gecesi muhteşem bir askeriyeye veda gecesi yaptım.

Trafikte kaza yaptım.

Ankara, Mersin ve Adana derken 10 ay sonra evime, Kahramanmaraş’a geldim.

(devam edecek)

27. YAŞIMI NE YAPTIM (Birinci Bölüm)


26 Ağustos 2010 Perşembe, yaşadığım en güzel doğum günlerinden biriydi.

Bolu’daydım, askerdim, asker arkadaşlarım benim için çok hoş bir akşam hazırlamıştı. Ertesi gün en iyi kadın dostum yanıma geldi. Güzel bir cüzdan hediye etti. Bolu’yu turladık ve Askeri Gazino’da tıka basa yemek yedik. Geceyi bir asteğmen arkadaşın evinde geçirip ertesi sabah Akçakoca’da aldık soluğu. Mancarlı pide ve melengüçceği tatlısı eşliğinde Kale Dibi Plajı’nda ilk kez Karadeniz’e girmiş olduk. Diğer gün muhteşem bir kahvaltı, Abant turu ve nargile keyfi vardı.

On dört haftadır spor yapıyordum. İlk protein tozumu henüz bitirmiştim. Sicil amirim olan komutanı da tavlamış, iyice rahata ermiştim. Özgüvenden çivim çıkmıştı. İnsanları yerimden kalkmadan, korkudan ağlatabildiğim; omletlerimin torpilli geldiği günlerin başlangıcıydı. Breaking Bad ikinci sezonu sıkınca, henüz fenomen olmuş Glee’ye başlamıştım.

Bayram sabahına revirde uyanıp Ankara’ya kaçmıştım. En iyi erkek dostumla pizza yemiş, İddia oynayıp hayaller kurmuştuk.

True Blood’ın üçüncü sezonu bittikten birkaç gün sonra Düzce’den biriyle tanışmış, uzun boy iştahımı sonsuza dek doyurmuştum.

Adanalı asker arkadaşımın çok sevdiğim Lale Börekçilik yapımı kol böreğini getirdiği gün başka bir Adanalı ile daha tanışmıştım. Şarkı söyleyebilen ilk arkadaşım olmuştu. Revirde konserler böyle başladı.

26 Eylül 2010 Pazar günü İstanbul’daki dostuma daha önce sadece bir kişinin bildiği bir sır verdim. İlişkimiz o andan itibaren muhteşem bir yere doğru ilerledi. Anlatırken o Adana’daydı.

Ertesi gün, uzun süre sonra ilk defa beste yaptım. İlhamın nerden geldiği açıktı. Ben Sibel Tüzün’düm.

Sonra biraz sendelemeye başladım. İki kez sakatlandım, ilk defa MRI çektirdim, iki kez de ciddi şekilde şikâyet edildim. Sıkıntılı dönem uzun sürse de, yaşadığım heyecanlar yanıma kar kaldı. Ömürde bir kez karşılaşılacak türden engellerle boğuşmak yenileyiciydi.

Haftada bir gün Ankara’ya, bir gün Abant’a gitmeye başladım. Ankara’ya gider gitmez rutinimizi ölümüne uyguluyor, Abant’ta nefis sucuk ekmekler yiyorduk. Bolu’da geçirdiğim günler canlı müzik eşliğinde torpilli duble votkalar, mutfak ekibinin kıyakları, herkesi tanıma çabam ve sabahlara kadar eğlenceli sohbetlerle geçiyordu. Bir kez daha yaşamın anlamını buldum sanıyordum.

9 Kasım Salı günü, tugay komutanı yardımcımız bana teğmen rütbesi taktı.

(devam edecek)

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...