9harfli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9harfli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2012 Perşembe

NELER NELER

 
“Aşk hata değil, utanılmaz aşklardan, gün gelir hata yapmayı da özlersin, doğrular sarar tatsızca dört yanını bir anda.”

Peki ya hissedemeseydim.

10.29” başlıklı yazımı defalarca okudum. Köylü Çirkini’ne veda anlarımı anlatmışım. Öyle güzel ki. Gurur duydum. Ya öyle hissetmeseydim. O kadar âşık olmasaydım. Onu ve orayı öylece terk edip gidebilmiş olsaydım, ne işe yarardı hayat.

Hala içimin kıpır kıpır olabilmesi, hala alıp verdiğim nefesin kolumu çizecek kadar güçlü seyretmesi lütuf.

Kötü şeyler oldu, oluyor, olmasa iyiydi belki ama olsun.

Aldığım ölüm tehdidi. Tanıştığım ve inandığım “con man”. İnsanları yaraladığım maddi hasarlı trafik kazası. Bir türlü tamamlanamayan yarım-dost’ların verdiği bunaltı. İstanbul’da arzuladığım yeni başlangıcın gecikebilecek olmasının stresi. İçine düştüğüm ve kirleten dedikodu kazanı. İttirmelerim. Öfkem. Nefretim. Öldürmekle tehdit eden adama giden mahkeme celbinde evimin adresinin yazıyor oluşu-özür dilemek ya da belki başladığı işi bitirmek için kapıma gelişi-annemle tanışması-artık evimde bile huzursuz hissetmem. Vazgeçmeden kanırtmam. Kıskançlıklarım. Sahte olduğunu bile bile vakit geçirdiğim insanlar. Susmamam. Mutfakta tüp patlayacak-yolda kafama bir şey düşecek-merdivende deprem olacak sanışım. Huzursuzluk. İçime kapanmak istedikçe saçılmam.

Hiç mi iyi bir şey olmadı dersen Ömercik. Olmaz olur mu. Yine benim çabalarım, didinmem ve içimdeki güçle oldu. Hayır, o bahşetmedi.

Şimdiye kadarkiler hariç üç farklı mecrada daha sinema yazılarım kabul gördü. Yarın sabah benim için önemli bir sabah. Gurur sabahı.

En azından eskisi gibi odamda, kapımı kapatınca, kendimle kalınca huzur istiyorum.

Tüm yazdıklarımı ezberleyip kullananlara selam olsun. Atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan korunma içgüdüsü ne mutlu ki eciş bücüş olsak da bizim kuşakta da var. Yüzde beş, sadece yüzde beştir.

Özlemi yendim. Sıra öfkede. Bana şeytanlık değil, 8 Yıllık-Isparta-Mój Angel-Köylü Çirkini-9harfli gibilerin ardından yaktığım aşk dolu ağıtlar yakışıyor.

25 Eylül 2010 Cumartesi

GELECEĞİN YOK SENİN


Çift anlamlı bu başlığın size ne ifade ettiğini bilmiyorum ama benim için üçüncü bir anlamı oluşu ve bundan doğan yorgunluğum son yıllarımın özeti.

TOO MUCH INFORMATION

Bu ülkenin sokaklarında ne kadar çok kafayı kırmış erkek var biliyor musunuz? Yaşadıkları varoş mahallelerin ve yararsız testosteronlarının baskısıyla küçük yaşlarda dövüş sporlarıyla ilgilenmeye başlamış, soyundan geldikleri babalarının ağabeylerinin dayılarının ya da amcalarının körüklemeleriyle öfke dolmuş ne çok genç var. Kızlara evde oturmaları öğretilir ve herkes bundan bahsededururken, erkeklerin yönlendirildikleri taraf daha az beyin ve daha fazla kas-teknik koordinasyonu gibi görünüyor.


Lisanslı bir dövüş sporları icracısının ellerinin silah sayıldığını ve dört kişiden azıyla aynı anda dövüşürse silahlı adam yaralama suçundan mahkemeye sevk edilebileceğini biliyor muydunuz? Elbette bu silahlı(!) gençler bu kanunu şehir efsanesi sanmaya devam edip savunmasızlara saldırmaktan geri durmuyorlar. Yeri gelir de bir polisimiz işini doğru yapar, dava açılması için önayak olursa da ülkemin en nefret ettiğim özelliği olan torpil mevzusu devreye giriyor. Tanıdık, yoksa tanıdığın tanıdığı araya giriyor ve bu kuş beyinli ölüm makineleri yırtıyor. Olan; aklını kullanırken kaslarını ihmal etmiş, toplumun refahı için ömrünü okumaya yazmaya araştırmaya adamış, yine bu cahil B sınıfı erkek kahramanlar başta olmak üzere kamu yararına ve hizmetine adanmış hayatlar yaşayan selim insanlara oluyor.


Toplumun bu kabadayılardan arındırılması lazım. Elbette kimsenin elinden spor yapma hakkı alınamaz. Hatta sağlıklı nesiller için oldukça gerekli bir uğraş. Fakat bunu iyi niyetli, başkaları spor salonunda bedenini geliştirirken ders çalışan, medeniyeti ilerleten insanlar üzerinde kullanamamalılar. Ne yazık ki yetersiz kanunlarımız, etkisiz cezalarımız ve kanun koyucuların hep “dayılarla” susturulabilmesi acıklı. Yapılanın yapanın yanına kar kaldığı bu düzen çıldırtıcı.


Cezaların katılığı ve uygulanma hızı ile caydırıcılığı açısından Türk Silahlı Kuvvetleri mükemmele yakın bir emsal. Bu kabadayıların egolarının törpülenmesi açısından da mecburi askerlik olmazsa olmaz bir süreç. Okuyup bir yere gelmiş insanlara saygı duymayı öğrenebilecekleri, kabalığın, dayılanmanın, kaybedildiğinde üzülecek şey içermeyen hayatlarının beyhudeliğinin farkına varabilecekleri büyük bir yaşam dersi.


Siz siz olun sokakta sakin kalın. Güvenliğimizin yasalarla korunmadığı, en büyük şehrinin göbeğinde bir deli kadının önüne geleni bıçaklayıp yine de serbest kalabildiği ülkemizde başınızı önünüze eğin. Hayatınızın büyük kısmını adadığınız eğitiminiz ile doldurduğunuz milyon dolarlık beyinlerinizi, beş para etmez serserilerin ellerinin bıçaklarının silahlarının hedefi olmaktan sakının.

Hormonlarının kör ettiği, hayat söndüren erkeklerin dünyasında Kurtlar Vadisi’ni çekmeye devam edenlere de bu gözle bakın.

21 Eylül 2010 Salı

YAŞINDAN BÜYÜK GİYİNEN KIZLAR VE ZEVKSİZ ZENGİN EVLERİ

Benim ne zaman inadına geniş tutulmuş ama zevksiz döşenmiş bir orta-üst gelir seviyesi apartman dairesinde yaşından çok büyük ve gençliğine ağır giyinmiş makyaj yapmayı bilmeyen bir kızla tatlım falan yenerken çekilmiş fotoğraflarım olacak takım elbise içinde merak ediyorum. Ve ne zaman tek solukta bu kadar uzun cümleler kurmaktan vazgeçeceğim.

17 Haziran 2010 Perşembe

KENDİMDEN İĞRENİYORUM

Etrafa saldıran, umutsuzca ısırmaya çalışan, tuttuğu kulağı yediği tüm sopalara ve tekmelere rağmen bırakmayan kuduz bir köpek gibiyim.
Paralel evrende sevilmek istiyorum. Paralel evrende benden korkulsun istiyorum. Paralel evrende saygı görmek istiyorum. Paralel evrenden arkadaşlarım olsun istiyorum. Paralel evrende tutku istiyorum. Paralel evrende mutluluk bekliyorum. Olmuyor. Olmayacak gibi duruyor. Böyle hayal etmiyordum.
Herkes alıngan burada. Herkes mutsuz. Çoğu kötü niyetli. Tutunmak zor. Zorluk rutin.
Öfke doluyorum. Bağırıp çağırıyorum. Hayatta hiç yapmadığım şekilde. Hiç yapmadığım kadar. Alttan almıyorum. Uğraşıyorum. Kan kusturmak istiyorum bir anda birine. Cezalandırmak istiyorum. Üzerine sevilmek. Sayılmak. Korkulmak. Güzel sözler işitmek. Kalıcı olmak. Kalmak. Bitirmemek.
Oysa gelişmemiş bedenimle erkekler vadisinde bir çocuğum. Öfkem hırs. Saygım yapma. Katlananlar mecburi. Duyduğum güzel sözler ön ödemeli. Bahanem bol. Saldırım gece gündüz.
Önüme gelene çatıyorum. Önüme gelene batıyorum. Durduk yere birinin bugüne dek paralel evrende gördüğü en müthiş insan olup yanımda ölüme götürebilecek kadar sevdiriyorum kendimi. Sonra vuruyorum. Yüzüne. Karnına. Hiç yapmadığım şekilde. Hiç cesaret edemediğim. Edemeyeceğim de.
Oynuyorum. Oynamıyorum diyorum ama oynuyorum. Çok açık, benim için.
Eskiyi özlüyorum diyorum. Köyümü, cennetimi. Özlemiyorum. Burası cennet olsun istiyorum. Paralel evrenin sonsuz imkânlarında cennet yaratayım diyorum. Olmaz, bana.
Üzülüyorum. Kırılıyorum. Aşağıladığım canlıdan sevgi görmeyince. Ağlamaklı oluyorum. Üstlere timsah, yalnızken cidden. Kırılıyorum.
Zorlanıyorum. O masa yine orada olsaydı. Ben yanında olsaydım. Bazen seni özlüyorum.
Var olan küçüklüğümden tiksiniyorum. Büyüğü ezip yücelmek istiyorum. Takıyorum. Nefretle.
Her akşam o işi yapıyorum. Yapıyorum gibi geliyor bana ama yapamıyorum. Yapmak istiyorum ama yetmiyorum. Yettiğimi farz edip. Bağırıyorum. Aşağılıyorum. İstiyorum asla olmayacak bir şeyi. Nefret ediyorum. Sorumlusuna isyan ediyorum. Dinden çıkıyorum. Küçülüyorum. Daha da mutsuz. Devam ediyorum.
Kuduruyorum yalnızlıktan. Kuduruyorum eksiklikten. Anlatamamaktan. Nefretle yazıyorum bunları. Siz anlamayacak her neyselere.
Daha zavallı olunamaz.
Kendimden iğreniyorum.

15 Haziran 2010 Salı

KIRILMA GÜNÜ

Bugün o kadar çok kişi beni kırdı ki; günü kırılma günüm ilan ediyorum. Çok iyi tanıdığım insanlar değillerdi, beraber yıllar harcamamıştık ama işte başardılar yaralamayı savunmasız kalbimi. Başarmalarının sebebi oldukça belliydi. Savunmasız kalbim. O kadar uzun süredir yalnız ki.

4 Haziran 2010 Cuma

CUDİ İLE GABAR ARASINDA 29 GÜN

Sabah erkenden gözlerinizi açarsınız. Bilirsiniz göz kapaklarınızın açık olduğunu ancak emin olamazsınız. Zifiri karanlıktır içerisi. Göremezsiniz. Ne bir ışık huzmesi vardır ne yansıtan cisimler. El yordamıyla beş altı adım atar, zorla açılan kapıyı itersiniz. Geceyi geçirdiğiniz metal kutudan dışarı adım atmak isteseniz de gözlerinizin o muhteşem güneşe alışması en azından bir dakika sürer. Kapınızın hemen karşısında sizden saatler önce uyanmış, bazıları hiç uyumamış genç erkekler; temizliği yapmış, kahvaltıyı hazırlamış, sizin geldiğinizi fark ettikleri için ayakta beklemektedirler. Belli belirsiz günaydın demenize karşılık tüm nefesleriyle karşılık verirler. Kahvaltınızı ve çayınızı getirir, diğer istekleriniz için hazır beklerler. Bu pışpışlanmanın ardından sizin zor saatleriniz başlar. Sıraya geçer, orada olduğunuzu gösterir –sanki gidecek yer varmış gibi- ve görevlerinizi yapmaya koyulursunuz. Bütün gün sinir stres içinde, ayrıntıları sorgulamadan bazı şeyler yaparsınız. Ne öğle yemeğine vaktiniz vardır ne de akşam. Çok erken başlayan günün 19.00’dan sonrası size kalacak sanarak kutunuza dönersiniz. Çok geçmeden heyecanlı biri gelir.
“Gidiyoruz!”
Hızla kıyafetlerinizi değiştirir, çantanıza gerekli malzemeleri doldurur, açlıktan ölmemek ya da konservelerden zehirlenmemek adına formüller düşünür, kırk kiloya varan ağırlığınızla yarım saat içinde yolculuğa hazır olursunuz. Yürümeye başlarsınız. Bir haftadır bıkmayan yağmur hala sizi ıslatmaktadır. Bir saat geçer. Ay bile yoktur o gece. Karanlık tavizsizdir. Daha önce hiç basmadığınız doğal oluşumlara basarsınız. Taş ya da kaya demek tarifi basitleştirmek olacaktır onlar için. Yağmur yeterince dokunmamış gibi size, derelerden geçer botunuzu da suyla doldurur belinize kadar rezilliğe, boynunuza kadar çamura gömülürsünüz. Saatler geçmeye, gece ilerlemeye devam eder. Durmak, işemek, konuşmak imkân dâhilinde değildir. Şekiller karışmaya başlar, dağ ayağınızın altından sırtınıza ve en sonunda sizi ezecek şekilde tepenize çıkar. Tek seferinde dahi düz bir zemine adım atamadan sekiz saat yürürsünüz. Gün ışımaya başlayınca sis bastırır, ölüm korkusu bacaklarınızda kalmayan güce ek olur. Varmanız talep edilen yere ulaştığınızda bütün gece göz açtırmayan yağmurun, dururken daha acımasız olduğunu fark edersiniz. Terden ya da diğer sulardan sırılsıklam vücudunuza kuru giysiler geçirebileceğiniz bir kaya dibi yoktur. Erişebileceğiniz en büyük lüks, daha az ıslaklıktır. Vardığınız yerde geçirmeniz gereken, işemek için bile uzaklaşamayacağınız on saatiniz vardır. En azından size öyle söylenmiştir. Akşam aynı yolu dönmeyi umut ve nefretle beklerken, bir gün daha kalın der bir ses. O ek gün için yemeğinizin yolda olduğu muştusuyla.
Sonunda günleri falan unutup canınızın derdiyle demir kutunuza dönmeyi ömür boyu sizinle olacak sakatlıklarla da olsa başarabildiyseniz, tek ihtiyacınız sevgi olacaktır. Belki bir gülümseme. Bir hoş geldin.
Ertesi gece yine biri gelene dek.
“Gidiyoruz!”

7 Mayıs 2010 Cuma

HİSSETTİM

Bugün, uzun zaman sonra ilk kez, hislerim var. Ocak ayının ortalarında kendi aptallığımla cennetimi terkimin ardından düştüğüm paralel evrende uyum ve hayatta kalma çabam, duygulanmamı sekteye uğratmıştı. Dünkü yeni bebek yazım, eskiden beri gelen hislerin yansımasıydı. O anda hissetmiyor, öyle olduğuna kanaat getirdiğim gerçekleri sıralıyordum. Bugün ise hislerim var. Nasıl hisler mi? İlgi çekememe. Parlayamama. Reddedilme korkusu. Yumuşama. Biri hakkında düşünme. Aynı odada gülümseme isteği. Köşe kapmacadan utanma.
Beni bir şey mutlu eder. O yoksa geri kalan her şeyin birleşimi bile işe yaramaz. Aylardır beni mutlu edecek o şey yoktu. Şimdi mutsuz edecek bir şeyim var.
Operasyon sonrası geçirdiğim rahatsızlık sonucu aldığım on günlük istirahatın tam orta yerinde can sıkıntısından, künt duygu durumumun hareketlenmesi anormal görünmüyor. Peki ya duygularımın boktanlığı. Salaklığım. Acizliğim?
Hayattan milyonlarca şey istiyorum. Bunların en büyüğü yönetmen olmak ve diğerleri aşağı doğru indikçe nispeten kolay ve ulaşılabilir maddeler. Ama bir şey var ki her geçen gün daha yüksek bir rafta görüyorum. İmkânsız gibi. Zor gibi. Olur gibi. Olmaz gibi. Zor gibi. İmkânsız gibi. Ben o rafa uzanamam, o benim başıma düşmez gibi. Zor bulunan bir şey değil, etrafta binlercesi var gibi. Ama bana yok gibi. Yok.
Bu yoksunluk delirtici. Rahatsızlık verici. On bir yıl önceki gibi.
Oyunlarım eskidi. Benim için eskidi. Kuralları tek bilen ben olduğum için, oynattığıma belki heyecan verici. Ama bilmez ki ne için bunca çaba. O eğleniyoruz sanırken benim amacım yola getirmek. Yolu yürümesi. Benimle gelmesi. Kazanması. Kazamam. Ama oyunum kısır. Sonunda kazanan yok. Oyunumun son aşaması gerçekliğe kapalı.
Oyuncu buluyor, hazırlıyor, oynatıyor, istediğim konuma getiriyorum. İstediğimi yalan beyan ettiğim konuma. O kazandık sanıyor. Ben mutsuz.
Dokuz harfli. Tek nefeste.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...