martin scorsese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
martin scorsese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2012 Perşembe

MONEYBALL (2011) by BENNETT MILLER **


Steven Zaillian 1990 senesinde "Awakenings/Uyanışlar" ile ilk Oscar adaylığını almış deneyimli bir senarist. Üç yıl sonra "Schindler's List/Schindler'in Listesi" ile ödüle uzanmış, 2002'de "Gangs of New York/New York Çeteleri" ile üçüncü kez aday gösterilmişti. Senaryolarını Steven Spielberg ve Martin Scorsese dışında Phillip Noyce, Ridley Scott, Sydney Pollack ve David Fincher gibi isimler filme aldı. Yönetmen koltuğuna oturduğu üç filmle de vasatın üzerinde seyretmeyi bildi.

Aaron Sorkin 1992'nin hit filmlerinden "A Few Good Men/Birkaç İyi Adam"ın senaryosunu yazarak başlamıştı işe. Yedi sezon devam eden Altın Küre'li NBC dizisi "The West Wing" ile yerini sağlamlaştırdı. Mike Nichols filmi "Charlie Wilson's War/Charlie Wilson'un Savaşı" ile edebiyat uyarlamasına ısınıp Fincher'ın "The Social Network/Sosyal Ağ"ı ile müthiş bir iş başararak Oscar'ı kucakladı.

Bennett Miller 2005 yılında Truman Capote’nin “In Cold Blood” kitabını yazarken yaşadıklarını anlatan “Capote” adlı ilk kurmacasını çekti, en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterildi.

Steven Zaillian ve Aaron Sorkin Michael Lewis’in “Moneyball: The Art of Winning an Unfair Game” adlı kitabından “Moneyball/Kazanma Sanatı” adlı senaryoyu uyarladı, Bennett Miller yönetti. İki kez Oscar adayı olmuş Brad Pitt, Altın Küre adayı Jonah Hill, Miller’ın önceki filmiyle Oscar kazanmış Philip Seymour Hoffman oynadı.

“Moneyball/Kazanma Sanatı” Oakland A’s adlı beysbol takımının müdürü Billy Beane'nin oyunun kanıksanmış kurallarını değiştirip Amerikan beysbol tarihine ismini yazdırmasını anlatıyor. Büyük bütçeli takımların her sezon sonunda başarılı oyuncularını transfer etmesiyle sıfır noktasına dönmekten bıkan Billy, yıldız oyuncu yerine skorer oyuncu getirmenin daha mantıklı olduğunu düşünen 25 yaşındaki Yale mezunu ekonomisti işe alarak büyük riske giriyor. İkisi birlikte beklenmeyen bir başarıya imza atıyor.


Yazının girişinde filmin kadrosunu daha önce yaptıkları üzerinden soğuk bir anlatımla sunmamın nedeni filmin beysbolda kazanmanın matematik işi olduğu şeklindeki söylemine karşın sinemada aynı yasanın işlemediğini kanıtlamak. Senaryo matematiği oldukça başarılı, tane tane ve inandırıcı yürüyor. Yönetmen öyküyü akıcı sunabilmiş, spor filmi klişelerine yüz vermeden dinamik olabilmiş. Brad Pitt ayaklarını yükseğe dayamayı seven-ağzındakileri bardağa tüküren-sert-odaklanmış-karizmatik kulüp müdürü rolünde inandırıcı. Fakat toplam; sanatsal kıymeti olmayan, yaratıcılıktan uzak, mekanik ve can sıkıcı.

Bu bir başarı öyküsü. Başarılı olunacağı biliniyor. Kitabın sonu da, senaryonun sonu da belli. Ancak film aynı kaderi paylaşamıyor. Takdir edilesi yanları olsa da, hayran olunası değil. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu(Brad Pitt), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu(Jonah Hill), En İyi Kurgu ve En İyi Ses Miksajı dallarında Oscar’a aday gösterilmiş olmasının sebebi sektördeki boşluk. Kötünün iyisi oluşu.

21 Aralık 2011 Çarşamba

HUGO (2011) by MARTIN SCORSESE **


1930’ların Paris'inde, on iki yaşındaki kimsesiz çocuk Hugo Cabret, tren istasyonunun duvarları ardında yaşamaktadır. Gün boyu binanın dört bir yanındaki saatleri ayarlamayı kendine görev bilen Hugo, bir taraftan da çaldığı mekanik parçalarla babasının bıraktığı otomatonu tamire uğraşmaktadır. Yine bir gün, istasyondaki oyuncakçıdan kurmalı fare çalmaya çalışırken huysuz ihtiyar dükkan sahibi onu yakalar. Ceplerini boşaltmasını ister. Çocuğun otomatonu tamir etmek için ihtiyacı olan defteri de zorla alan adamın bu sahnedeki inadı filmin sarkmasına neden olur ve seyir keyfi kaçar.

"Hugo" Martin Scorsese'nin ilk üç boyutlu filmi. Açılış sahnesinde uçan kamerasıyla nesnelerin arasından geçerek çok uzaklardan istasyonda saklanan çocuğa ulaşıyor yönetmen. 3D teknolojisinin oyuncaklarını en baştan önümüze seriyor, afili sahnelerin yoğunluğu açılışın ardından azalarak bitiyor. Uzun süre diyalogsuz ilerleyen filmde oyuncakçı Georges'un Hugo'yu yakaladığı sahne o kadar uzuyor, çocuğun adamı evine kadar takibiyle birlikte öyle sarkıyor ki; filmden kopmamak imkânsız. İlk perde Hugo'nun sağda solda dolaşmasıyla, babasının bıraktığı otomatonu tamir çabasıyla geçiyor. İstasyondaki işlevsiz karakterlerin geçit töreniyle süre uzuyor da uzuyor. Hepsi, babasından bir mesaj vereceğini düşündüğü mekanik kuklanın çalıştığı ana dek vakit doldurmak için.

Hikâyeye göre; tek sahnede gördüğümüz, Jude Law'ın oynadığı baba otomatonu müzeden alıyor ve aniden yangında ölüyor. İçine mesaj saklayacak vakti ne zaman bulduğu muamma. Babanın mesaj saklama niyeti olmadığını, çocuğun olayı öyle görmek istediğini düşünerek buna takılmasak bile kurmalı aletin tam sayfa karakalem resim çizdiği sihirli(!) sahne akıllara zarar. Yıllardır tamir edilmeyi bekleyen alet son derece gelişmiş robot koluyla Georges Méliès filmi "Le Voyage Dans la Lune/Aya Yolculuk"un unutulmaz gözüne roket girmiş ay imajını çiziyor, altına ad-soyad tam imza atıyor. Böylece Hugo ve oyuncakçıyı George baba olarak tanıyan diğer yetim Isabelle, istasyondaki huysuz adamın sırrını öğrenmiş oluyor. O, beş yüze yakın film çekmiş, sinema tarihinin en önemli isimlerinden Georges Méliès. Filmde bunun açığa çıkması bir saatten uzun sürüyor. Demek ki ilk yarının dinamiği bu sır üzerine kurulu. Peki, öyleyse neden tüm yazılı ve görsel medya bu spoilerı yüksek sesle dile getiriyor?

Sırrın film karakterleri için de açığa çıkmasıyla zaten bilen seyirci için eğlence (halen sıkıntıdan ölmedilerse) nihayet başlıyor. Ben Kingsley'in bedeninde hayat bulan Georges Méliès'in sihirbazlıktan sinemaya uzanan yolculuğu, dönemi için icat sayılacak uygulamaları, özel efekt ve kurgu girişimleri sinema aşıklarını mutlu etmek için yeniden canlandırılıyor. Sonunda da bu başarısız omurganın sinema filmi olarak hatırlanması adına katharsis numaralarına başvuruluyor ve 2011 model Scorsese işkencesi seyirciyi ağlatarak bitiyor.

Martin Scorsese'nin yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olduğunun bilincindeyim. Sinema tarihi boyunca başardığı işler önünde saygıyla eğilebilirim. Sinema sanatının atalarından Georges Méliès'in hayatı üzerine film çekmesi de çok hoş görünüp Akademi’yi ve bu sanata tapanları mest edebilir. Ne yazık ki ortaya çıkan sonuç, ne Scorsese adına yakışıyor ne de Méliès. “Shutter Island/Zindan Adası” için de aynı şeyleri düşünmüştüm, “The Aviator/Göklerin Hâkimi” için de. “The Departed/Köstebek” suyunun suyuydu Scorsese külliyatının, “Gangs of New York/New York Çeteleri” de. Benim için Scorsese 1999 senesinde çektiği “Bringing Out the Dead/Yaşamın Kıyısında” ile bitti. O muhteşem filmden beri hep eski performansına rahmet okutuyor.

Sanat yönetimi, yapım tasarımı, kostümleri, müziği, 3D efektleri birinci sınıf da olsa “Hugo”; baştan savma uyduruk ve dağınık senaryosu, başroldeki çocuğun yeteneksizliği ve Martin Scorsese’nin düşük performansıyla “iyi” kelimesinden çok uzaklarda.

29 Kasım 2011 Salı

2011 ARALIK TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1.HAFTA

Üçü yerli altı yeni filmin gösterime girdiği 2 Aralık haftasında öne çıkan isim Martin Scorsese ve filmi "Hugo". Bizden çıkan filmlerin ikisinin ortak kelimesi "Ege". Yine oyuncu olmayan yığınla ismi oynamaya çalışırken göreceğiz. Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.


HUGO – martın scorsese 02.12
ARTHUR CHRISTMAS – sarah smith 02.12
ENTELKÖY EFEKÖY’E KARŞI – yüksel aksu 02.12
SEEKING JUSTICE – roger donaldson 02.12
MAVİ PANSİYON – nezih ünen 02.12
MUSALLAT 2: LANET – alper mestçi 02.12

20 Şubat 2011 Pazar

THE FIGHTER (2010) by DAVID O. RUSSELL ***


83.Akademi Ödülleri’nin 10 haneli en iyiler listesine girmeyi başaran filmlerden biri de “Dövüşçü”. Olumlu eleştiriler aldığı Three Kings(1999) ve yıldız bir kadro oluşturduğu I Heart Huckabees(2004) filmlerinden hatırladığımız Amerikalı yönetmen David O. Russell’ın elinden çıkan yapım; Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği boks filmlerinden biri olmaya soyunuyor. Bunu yaparken boks filmlerinin kemikleşmiş şablonuna teslim olsa da, klişelerine yüz vermemeye çalışıyor.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan yapım, Mark Wahlberg’in rüya projesi olarak lanse edildi. Aktörün 18 yaşından beri şahsen tanıdığı Micky Ward isimli boksörün yaşam öyküsünü filme almak için beş yıl uğraştığı biliniyor. Bu süreçte yönetmenlik koltuğu için Martin Scorsese ve Darren Aronofsky’nin ismi geçmişti. Aronofsky sonunda Black Swan(2010)’ı tercih etti ve bu filmin yapımcı kadrosunda yer aldı.

İrlanda asıllı Micky Ward(Mark Wahlberg) yeteneği tartışılmayan ancak annesi Alice(Melissa Leo) ve üvey abisi Dicky Eklund(Christian Bale)’un yaptığı yanlış tercihler nedeniyle kariyeri bir türlü ilerlemeyen genç bir boksördür. Denkleri bütün yıl maaş alarak idman yaparken o hayatını finanse etmek için ek işler yapmak zorunda kalır ve yeterince hazırlanamadığı maçlarda genelde yenilir.


Ünlü boksör Sugar Ray Leonard’ı (filmde kendini canlandırıyor) yenip, yaşadığı Lowell kentinin kahramanı olan Dicky; formdan düşmüş ve uyuşturucu bağımlısı olmuştur. Üvey kardeşini sevse de antrenmanları aksatır ve annesiyle birlikte hiç kimseye faydası olmayan kararlar alır. Bir gün işler hepten kötüye gider ve Micky’nin eli kırılır, Dicky hapse girer.

Üniversiteyi yarım bıraktıktan sonra barda çalışmaya başlamış Charlene’nin(Amy Adams) hayatına girmesi ve babasının annesinin karşısında durma cesareti göstermesi ile Micky için işlerin rengi değişmeye başlar.

The Fighter; ailenin ve boks dünyasının medya ilişkilerine çokça yer veriyor. Açılış ve kapanış sahnelerinin röportaj formatında olmasının yanı sıra filmin ilk yarısı Amerikan HBO kanalının ailenin hayatını filme almasının etrafında şekilleniyor. Dicky; ringlere geri dönüşü ile ilgili bir belgesel yapıldığını düşünse de, HBO gerçekte uyuşturucu müptelalarının düştükleri durumları anlatan bir program hazırlamaktadır. Bu durumun ortaya çıktığı dakikalar, filmin de yükselişe geçtiği en başarılı anlara denk geliyor.

Oscar listesinin en dinamik filmlerinden biri olan The Fighter, ringde fazla vakit geçirmemekle birlikte dövüş sahnelerini detaylı göstermeyi de sevmiyor. Wahlberg’in yıllarca çalışıp dublör kullanmadan oynadığı sahnelerin çoğunu maçı anlatanların cümleleriyle algılıyoruz. Bu, yönetmenin bir tercihi olmanın yanı sıra yine yönetmenin dövüş sahnelerinde heyecan yaratamamasının kurtarıcısı olmuş gibi duruyor.


Mark Wahlberg ne kadar uğraşmış olursa olsun Micky Ward karakterinde öne çıkamıyor. Kötü bir oyuncu olmasa da detaylandıramadığı mimikleri bu durgun adamın yüz ifadesini veremiyor. Ailesini çok seven, bunun için söz hakkından bile feragat etmiş Micky’nin çekingen, içine kapanık, yalnız ringde ortaya çıkan karakterini izleyiciye inandırıcı kılamıyor.

Christian Bale ise yine şaşırtıyor. Son iki Batman filminin başrol oyuncusu, The Machinist(2004)’dekine benzer fiziksel bir değişim gösterdiği bu rolüyle Altın Küre dâhil çok sayıda ödül topladı yurt dışında. İlk kareden itibaren önceki rollerini unutturup Dicky Eklund olarak karşımıza dikiliyor.

Filmin belki de Bale’den bile üstün performans sergileyen sanatçısı ise Melissa Leo. O da şimdilik Altın Küre ile taçlandırıldığı anne rolüyle son üç yılda ikinci Oscar adaylığını aldı ve bu kez karşısında durabilecek bir rakibi yok. Aynı kategoride yarıştığı filmin diğer oyuncusu Amy Adams da hiç fena değil ancak heykel için biraz daha beklemesi gerekiyor.

Yönetmen David O. Russell, farklı tercihleri ile Akademi’nin yüz vermesi zor görünen bir yapı kurmuş. Yer yer başarılı olsa da bütün film için işlediğini söylemek zor. Bazı sahneler o kadar sarkıyor ki, başından sonuna birkaç ton değişimi yaşanıyor ve başarılı oyuncular bile bu sarkmaların altında eziliyor. Böyle anların müsamere gibi görünmemesini sağlayan kurgucu Pamela Martin de bu zaferi nedeniyle Oscar adaylığı kapmış olmalı.

Filmin bir diğer takdir ettiğim yanı ise hapishane sahnelerinde de klişelere yüz verilmemiş olması. Bu kısımlar yalnızca gerçek öyküde olduklarından filmde kendisine yer buluyor.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...