clint eastwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
clint eastwood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2013 Cumartesi

#hergunbirfilm -026- MIRROR MIRROR (2012) by TARSEM SINGH *-


Ne anlatıyor: “The Cell/Hücre”, “The Fall/Düşüş” ve “Immortals/Ölümsüzler”in yönetmeni Hint asıllı Tarsem Singh’in son filmi “Mirror Mirror/Pamuk Prenses’in Maceraları: Ayna Ayna Söyle Bana”. Julia Roberts’ın kötü kalpli kraliçeyi, Lily Collins’in Pamuk Prenses’i canlandırdığı filmde yükselişe geçen aktör Armie Hammer Prens Alcott rolünde karşımıza çıkıyor. Grimm Kardeşler’in ünlü masalının komedi ağırlıklı yeni uyarlaması başındaki Tarsem ismi sayesinde merakla bekleniyordu.

Neden izlenmeli: Oscar adayı olan kostüm çalışması için. Armie Hammer’ın “J.Edgar”dan sonra bir kez daha riskli bir role girmekten korkmadığını ancak her rolün altından da kalkamadığını görmek için. Finaldeki Bollywood usulü dans sahnesi için.

Nesi eksik: Tarsem sanki tüm öğelerin üst yaş sınırını 12’ye ayarlamış ve daha büyüklerin hoşuna gidebilecek şeyleri ayıklamış. Lily Collins fazlasıyla donuk ve ruhsuz. Yedi Cüceler ilginç değil. Tarsem yönetmen olarak tam bir hayal kırıklığı. İlk filminden beri en azından yarattığı görsel dünyalarla övgüyü hak eden Tarsem, bu filmde bildiği her şeyi unutmuş gibi. Filmin espri anlayışı da fazlasıyla itici. Bir de, Sean Bean yine mi kral? Yapmayın.

#hergunbirfilm : Sosyal ağ Twitter’da sinema yazarı Cem Altınsaray’ın başlattığı bir hashtag. Asıl gayesine ek olarak ben kendi blogumda uzun analizlere girmeden, bugün ne izlesem diye düşünenlere yardımcı olmak amacıyla başladığım yeni yazı dizisinin başlığı olarak kullanıyorum.

5 Mart 2012 Pazartesi

J. EDGAR (2011) by CLINT EASTWOOD **-


İsminden de anlaşılacağı gibi J. Edgar Hoover’ın biyografisi olmaya soyunan film; genç yaşında suçluların nasıl yakalanabileceğiyle ilgili başkalarının deli saçması gördüğü yöntemler düşünerek başarılı olan, kendini verilen görevlere adamış, psikolojik problemlerle dolu bir adam portresi çiziyor. Olaylardan çok karakterlerin ruh haline eğilen senarist Dustin Lance Black’in ortaya çıkardığı iş yer yer etkileyici anlar içerse de dağınık duruyor.

Clint Eastwood filmi "J. Edgar"ın eleştirisini Filmlerim.com için yazdım. Tamamını okumak için buraya tıklayın.

1 Mart 2012 Perşembe

2012 MART TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1.HAFTA

Mart ayının ilk cuması üç yeni film gösterime giriyor. Clint Eastwood imzalı "J. Edgar", yeni McG aksiyonu "İyi Olan Kazansın" ve Ozan Açıktan yönetimindeki BKM komedisi "Sen Kimsin?". Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.


J. EDGAR – clint eastwood 02.03
SEN KİMSİN? – ozan açıktan 02.03
THIS MEANS WAR – McG 02.03

27 Şubat 2011 Pazar

THE NEXT THREE DAYS (2010) by PAUL HAGGIS ***-


1993 tarihli Red Hot’un ardından gelen ilk uzun metrajlı filmi Crash(2004) ile iki Oscar birden kazanan ve bu yüzden bazı eleştirmenlerce lanetlenen Paul Haggis; üç yıl sonra Tommy Lee Jones’a Oscar adaylığı getiren ve karışık tepkiler alan 9/11 draması In The Valley Of Elah(2007)’ı yönetmişti.

Daha çok yaptığı senaryo çalışmalarıyla hatırlanan Haggis; son iki Bond filmi Casino Royale(2006) ve Quantum of Solace(2008)’nin yazar kadrosunda yer almıştı.

Yine son 10 yılda Clint Eastwood’a Million Dollar Baby(2004), Flags Of Our Fathers(2006) ve Letters From Iwo Jıma(2006) gibi filmler kazandırdı.

Saydıklarım dışında kariyerinde onlarca televizyon dizisi yer alan yazar-yönetmen Haggis bugün; aldığı beş adaylık ile Akademi’nin sevdiği, aynı zamanda popüler işler de yapan bir adam.

Paul Haggis’in son filmi Türkçe adıyla “Kaçış Planı”; 2008 Fransız yapımı “Pour Elle - Anything For Her” isimli Fred Cavayé filminin yeniden çevrimi. Orijinal filmde Vincent Lindon’un oynadığı karakteri Russell Crowe, Diane Kruger’ın rolünü ise Elizabeth Banks canlandırıyor.

Filmin aralarında 10 dakika bulunan iki farklı versiyonu bulunuyor. Ben 132 dakikalık uzun olanını izledim. Süresini fazlasıyla hissettiren ancak sıkıntı vermeyen bir yapım var karşımızda.

Orijinal filmi görmediğim için karşılaştırma yapamayacağım ancak “The Next Three Days”’in oldukça özenli yazılmış bir senaryosu olduğunu, keyifle izlenen hoş ayrıntılar içerdiğini ve yılın kayda değer yapımlarından biri olduğunu baştan belirtmeliyim.

“The Next Three Days” iyi yazılmış bir açılış sahnesiyle karşılıyor bizi. Yemek yiyen iki çiftin hanımlarının nükteli başlayıp kavgaya dönüşen ağız dalaşları gerçekten eğlenceli.

Birbirini delice seven John(Russell Crowe) ve Lara(Elizabeth Banks) ile tanışıyoruz böylece. Luke isminde bir çocukları olan çiftin sabah kahvaltıları da en az akşamki yemek kadar hoş ve zekice yazılmış replikler içeriyor. Çok geçmeden polis kapıyı çalıyor ve Lara’yı cinayetle suçlayıp apar topar tutukluyor. Bu kısım da yine ölçüsüyle, filmin takdirimi kazanan onlarca sahnesinden biri.

Deliller hep aynı şeyi işaret ediyor, dava sonuçlanıyor, Lara cinayetten hüküm giyiyor. Âşık eş, oğlu Luke ile yalnız kalıyor. Hukuk sistemine güvenerek eşine kavuşamayacağını anlayan John sıfırdan başlayıp bir kaçış planı yapmaya koyuluyor ve bunun için üç yılını harcıyor. Film, sonraki 60 dakikasını bu planın hazırlıklarını inandırıcı kılmaya adıyor. Karşımızda ne Prison Break(2005-2009)’in Michael Scofield’i gibi zeki ve cesur bir adam var, ne de onlarca Hollywood filmindeki gibi bir yenilmez kahraman. Russell Crowe’un beyazperdedeki personasına tamamen zıt, orta yaşlı bir öğretmen John. Ve eşinin söylediği gibi; onun için her şey güzel, sanki bu dünyada yaşamıyor.

Plan kurulurken oldukça inandırıcı noktalar sunuluyor. John önce kütüphanelerde geziyor. Defalarca hapisten kaçmış ve bunları kitap olarak yayınlamış eski bir mahkûmla görüşüyor. Helikopterli şehir turlarına katılıp gözlem yapıyor, uydu fotoğraflarından, sarı sayfalardan, son kullanıcı için hazırlanış bilgisayar programlarından, internetteki “nasıl yapılır” videolarından faydalanıyor. Filmin senaryosunun en beğendiğim kısmı da bu. Filmdeki hiç kimse kahraman değil, kimse insanüstü yeteneklerle donatılmamış. Her ayrıntı inandırıcı. John zaman tutmak için kronometreli İsveç saatini, fotoğraf çekmek için ultra-mini kamerasını değil; sıradan insanlar gibi hepsi için cebindeki telefonu kullanıyor.

Keyifle izlenen uzun hazırlık sürecinin ardından bizi heyecanla ödüllendiren Haggis, kaçış kısmına 50 dakika ayırarak standart seyirciye de oynuyor. Hibrid arabasıyla her şeyden çok sevdiği karısını hapisten kaçırmaya çalışan John’u izlerken tanıyıp sevdiğimiz bu adamın başarılı olması için dua ediyor ve koltuğumuzda rahat oturamıyoruz. Haggis’in seri üretim Hollywood aksiyonlarına fark attığı yanı da bu oluyor. Perdedeki herkesi önemsiyoruz.

Ayrıca aksiyon severlerin Lara’nın kendini arabadan attığı başarıyla kurgulanmış sahneyi unutamayacaklarına eminim.

Russell Crowe sevgi dolu eş rolünde oldukça başarılı ve bütün filmi tek başına sırtlanıyor. Elizabeth Banks, duru güzelliği ve tavrıyla John’un aşkına sempati duymamızı sağlayan bir araçtan öteye gidemiyor. Ufak rollerde Liam Neeson ve “House” adlı dizinin 13’ü Olivia Wilde’yi izliyoruz. Yönetmen olarak Haggis, özel bir varlık gösteremiyor ancak senaryo tek başına bütün eksikleri hoş göstermeye yetiyor.

“The Next Three Days”’i aşk filmi olarak da izlemek mümkün. Hatta sadece aşk filmi olarak değerlendirmek belki de puanını yükseltecek adaletli bir bakış.

Filmin üzerindeki lanet, yalnız iki yıl önce çekilmiş ve oldukça beğenilmiş bir yapımın yeniden çevrimi olması. Herkesin kolayca ulaşabileceği orijinali varken, bunun ne gereği vardı şeklinde yükselen sesler. Orijinal filmi görmediyseniz basında çıkan bütün kötü eleştirileri yok sayıp, verilen yıldızlara ikişer tane de siz ekleyip “Kaçış Planı”’nı izlemelisiniz.

22 Ekim 2009 Perşembe

SONG SONG AND LITTLE CAT (2005) by JOHN WOO -


Çöpe atılmış küçük Kedicik’i hayatını çöplerden bulduğu şeylerle sürdüren yaşlı bir adam bulur ve büyütür. Yaşlı adamın en büyük hayali küçük kızı okula göndermektir. Standart okul alışverişi için gereken paranın üçte ikisini ancak toparlamış olsa da mutluluğu yüzünden okunmaktadır. Yine pazardan artık topladıkları bir gün yerde bitmesine az kalmış bir kurşunkalem gören yaşlı adama kalemi almaya çalışırken kamyon çarpar. Ama ne çarpmak! Kamyon üzerinden geçer gider! Bu sırada yerde bulduğu sebzelerin bir süre sahibini aramadan çantaya atılmaması gerektiğinden emin olan Kedicik adamın öldüğünden habersizdir. Kader ağlarını örer ve küçük kız dilenci mafyasının eline düşer. Onlarca başka küçük kızla birlikte kötü kalpli patronları için gül satmaya başlar.

Çok pahalı ve ince zevklerle döşenmiş bir evde beyaz piyanosunun başında vereceği resitale hazırlanan küçük kız Song Song, babasının başka bir kadından peydahladığı erkek kardeşi yüzünden bağıran annesinin çığlıklarını dinlemektedir. Kafası atan küçük Mozart tuşlara rastgele basarak ebeveynlerinin arasındaki kavgayı protesto eder. Babası “iş gezisine” gittiğini söyleyip onları terk eder. Süper lüks arabasında sinir içinde otururken en sevdiği porselen bebeği camdan atar ve bebek Kedicik’in eline geçer. Kedicik, annesinin toplu intihara götürdüğü Song Song’u görünce bir gül hediye eder. Bütün çekik gözlülerin intihar-severliği bu aileye de sirayet etmiştir ama Kedicik’in verdiği gül elbette kaderlerini değiştirir.

Bu senaryoyu aksiyon ustası John Woo çeker ve birlikte Letters From Iwo Jima (2006)’yı izleyen ekip biz ne yapıyoruz diyerek topluca intihar ederler.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...