Bu sabah yine ilişkilerden konuşurken “ben dayanamazdım” diyen bir arkadaşa cevabım “o kadar da içimden gelmiyor” oldu. Yani, elbette çekiciydi ama riske girmeye değmezdi. Üstelik sonucun iyi olacağını da düşünmüyordum.
Duygusal maceramdan bahsediyorduk. Açlığımı doyurma şeklimden. İlişki yürütürken illa ki cinsellik isteyen bir başka arkadaşım heyecanın tavan yaptığı bir anda hamle yapmamı önerdi. “Bakış bakış nereye kadar” dedi. Oysa ben bakışmanın değerini biliyor, dokunmayı pek önemsemiyordum. Üstelik cinselliği uyum içerisinde götürdüğüm, hatta ilişkimi sadece yatak odasıyla sınırladığım biri hâlihazırda bulunuyordu. Birlikte sosyalleşmiyor, özel hayatlarımıza burun sokmuyor, sadece bedenen özlem çekiyorduk. Şartlar her müsait olduğunda birbirimizin üzerine atlıyor, tatmin olur olmaz gelecek sefer için sözleşip uzaklaşıyorduk.
Her şeyi aynı kişiden almak zaruri mi?
Birine deli gibi âşıkken (ama sevişemiyorken) cinsel ihtiyaçlar için başkasını bulundurmak alçaklık mı?
Duygusal ilişki yürüttüğünüz kişi seks partnerinizden haberdar, seks partneriniz gönül bağınızdan bihaberse bir de! Olur mu?
Biz düşündük. Sevdiğimiz kişiyle yatamıyorsak yatmak için başkasıyla görüşmenin kabul edilebilir olduğuna karar verdik. Bir koşulla. Sevdiğimizden cinsel beklenti içine girmenin duygusal huzuru engelleyeceğine eminsek. Zaten insanlar birer durak değil mi şu hayatta…
Bugünlük kendi kendimize serptiğimiz suyla ferahladık. Yarın ne hissederiz, belli olmaz.
kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadınlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Nisan 2012 Salı
11 Ağustos 2011 Perşembe
TOHUMLAR FİDANA, FİDANLAR AĞACA, AĞAÇLAR ORMANA
Biriyle tanışıp iyi arkadaş oluyorsunuz, araya yıllar giriyor. O sizsiz, siz onsuz onlarca şey yaşanıyor. Olsun yine de sevgi varsa kalplerde, bitmiyor.
Her yıl birbirimize doğum günü hediyeleri alırdık. Onunki yaklaştı diye alıp hazırlamıştım ben de hediyemi. Yaklaşık beş yıl geçti. Rengini bile unuttum ama işte sararmaya başlamış renkli kâğıt paketinde özenle bekliyor, kanepemin altında, vereceğim günü.
Evleneceğini öğrendim bilmem kaç yıllık sevgilisiyle. Aylar önce söz verdim geleceğim diye. O gün ailemden biri hasta oldu. Yaşadığım şehir bir türlü gelişmediğinden en yakın gelişmiş şehrin yoğun bakımına kaldırdık. Saatler ilerleyip düğüne yaklaştıkça, gidemeyeceğim diye üzüntü bastı. Bilmem kaç maddi manevi kredi kullanıp yorulup koşturup şehirlerarası ambulans kovalarken buldum kendimi ama sözümde durup yetiştim düğüne. Bir numaralı davetli gibi davrandım. Bizim kızımızdı evlenen. Adamı ya da gelenlerin yüzde 99.9’unu tanımasam da ev sahibi gibi hissettim. Yıllar da geçse kalbimdeki yeri değişmediği için arkadaşımın, kendimi iyi hissettim. Mutluluklar dileyip, hastane odalarına döndüm.
Aylar geçti. Yaşadığım gelişmemiş şehirden dokuz saat uzaklığa yerleşen, ev alan yeni evli kız arkadaşımın şehrine yolum düştü. Haber verdim geldiğimi ama çok işim vardı. Ailemden fazlasıyla ilgi bekleyen ve sıkıcı biri de yanımda olduğundan bir türlü görüşemedim bir haftalık süreçte. Ama oyalamadım da, doğrudan söyledim. “Bir ay sonra tekrar geleceğim ve bolca vaktimiz olacak, daha güzel olacak” diye.
Gelişmemiş şehre döndüm, bir ay geçti, gelişmiş şehre döndüm. İlk gün aradım. İşi vardı. Olabilirdi. Bekledim. Beş gün sonra aradım, yorgundu, olabilirdi. 22 gün kalacaktım ne de olsa. O nerede kaldığımı önemsemese de ben bir yolunu biliyordum orada kalmanın ve başarıyordum. Bir daha aradım falan derken 19.günün akşamına, saat 18.30 itibariyle davet edildim yeni evli çiftin yeni evine. 19 gündür evinde kaldığım dostumun da gelmek istediğini söyledim. O da benim bilmem kaç yıllık arkadaşımla tanışmak, ben gittikten sonra –birbirlerinden hoşlanırlarsa- görüşmek istiyordu. Yeni evli kız arkadaşım kabul etmedi. Yalnız kalmak istiyordu. Dedikodu yapmak. Ne zamandır görüşmediğimizi bahane edip fikre burun kıvırdı. Evinde kaldığım dostumla birlikte bir ev görme hediyesi almıştık oysa. Ne yapacağımı şaşırdım. O hediyeyi iptal edip daha mütevazı bir son dakika hediyesi aldım.
18.30 onun işten çıkma saatiydi. Yemekle ilgili tek laf etmeyince ben de yiyip gitmeye karar verdim. O şehirde bulunma sebebimle ilgili görevlerimi tamamlayıp aradım. Evinde kaldığım dostum bu uzak mesafeye ulaşmam için arabasını verdi. GPS ve 20 dakikalık yol tarifi sonucunda hedefime ulaştım. Kapıda gayet sıcak karşılandım ve sıcaklık bitti.
Yaklaşık üç saat oturdum evlerinde. Beni bilen bilir, 24 saat konuşabilirim. Konuşmaya çalıştım ama çok zordu. Evde kendisi dışında kocası, kardeşi ve üniversite yıllarından bir ev arkadaşı vardı. Biri artık kocası, diğeri zaten kardeşi, sonucu da –ev arkadaşı olanlar bilir- ikisinden de yakın olması muhtemel biriydi. En yabancı bendim. Ama/ayrıca misafirdim.
Kız arkadaşım nasıl olduğumu sordu. Birkaç cümle etmeye çalışırken ben, kocası dizüstünü dizinin üstüne aldı. Televizyon da açıktı. Gözler yeni başlayacak dizilerin reklamına kayarken ben de eşyalar konusunda ne kadar zevkli seçimler yaptıklarını övmeye koyuldum. Sehpanın üzerindeki fotoğraflığı hayatımda hiç fotoğraflık görmemiş gibi hayretle karşılarken yıllanmış ev arkadaşı kız “ay benim bilmem kimle burada fotoğrafım nasıl olur” diye çığlıklar atmaya başladı. Şortlu ve paspal bu kız-kadın benim hiç tanımadığım ve açıklanma gereği de duyulmayan muhtemel eski sevgilisinin fotoğrafını yırtmaya, ev sahiplerinden uzaklaştırmaya çalışırken ortam kızlar yurduna döndü. Ben ve söylediğim şeyler unutuldu. Evde boğuşmalı küçük bir arbede yaşandı.
Bu eski ev arkadaşı benimle ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Bir ara doktor olduğumu duyup şaşırdı hatta. Artık bu akşam bize kim geliyor diye hiç merak etmeyen bu kız mı suçlu yoksa bu akşam bize şu geliyor diye iki kelime etme ihtiyacı duymayan benim arkadaşım mı, bilmiyorum.
Kola mı yoksa çay mı içeceğim saat 22 civarı soruldu. Gazlı içecek tüketmiyorum dedim sadece ve iki eski çok sevgili kız ev arkadaşı mutfağa geçti. Odada ilk kez birinin benimle ilgilenmesi de o ana denk geldi. Orada bulunma sebebim olan arkadaşımın erkek kardeşi daha önce hiç konuşmadığımız için bana birkaç nazik soru sordu. Geceden insanlığını takdir ettiğim tek kişi oldu böylece.
Sigara içmek isteyenler balkona geçerken just-married çift biraz sürtüştü ve koca bu yüzden yanımıza geç geldi. Sonra mutfak masasına geçildi. Ben hediyemi çıkardım. İsveçlilerden aldığım ve altısı da ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilen vazo takımını ev sahiplerine sundum. Yeni koca konuştu: İki tanesi diğerlerinden kısa. Plastik mi bunlar?
Yeni kocanın, benim evlerinde bulunmamla ilgili gece boyunca ettiği tek laf bu oldu. Hoş geldin demişti. Bunları söyledi. Bir de güle güle falan dedi giderken. Hani şu ev gezmesine gidince herkes birbirine tek tek nasılsın der ya. Onu bile yapmadı. Bana bir kez bile nasılsın demedi. Tek kelime sohbet etmedi. O gün öğle saatlerinde yediği yemeğin midesini bozduğundan bahsederken dahi dikkatini çekmeyi başaramadım.
Ben: Nerede yemiştin? (onun gözlerine bakarak)
O: Antares (iki tanesi diğerlerinden kısa vazolara bakarak)
Ben kimin evine geldim ya! Cidden? Özür dilerim, rahatsız ettim.
Geri kalan süre birbirini çok iyi tanıyan eski sevgili-yeni koca, eskiden uzakta-şimdi yanlarında yaşayan erkek kardeş ve her daim en fazla detaya hâkim olması kaçınılmaz ev arkadaşı arasında “o gün ne güzeldi, ya şu nasıl şöyle yapmıştı” muhabbeti ile geçti. Eğer onlarla o şehirde onca yıl ev arkadaşlığı yapmadıysanız, ucundan köşesinden dâhil olmanız imkânsız bir muhabbet. Diğer herkes ölsün.
Hani biz yalnız kalalım dedikodu yapalım diye benim sizi bir kez bile görmemiş ama ev görme hediyesi almış dostumu istememiştin? Bu ne şimdi? Ne diyeceğini biliyorum. Bacaklı eski kız ev arkadaşı o öğlen gidecekmiş ama gidememiş. Benim arkadaş da şaşırmış gitmemesine. Peki, onunla onca yılı aynı evde geçirdin. Bilmem kaç gündür de yanında zaten. Bir yirmi dakika kocanın dizüstü bilgisayarı ve beyefendi kardeşinle içerde otursun, biz iki lafın belini kıralım, olmaz mı? Ben gideceğim birazdan siz yine yalnız kalacaksınız. Yirmi dakika tek elle direksiyon çevirip evini aradım, yirmi dakika yalnız kalmayı hak etmedim mi?
Hadi benimle konuşmaya erindi kocan, ben gelmeden üzerine bir pantolon da mı geçiremedi? Bu mudur misafir ağırlamak. Ben niye duş aldım o zaman? Biz her gün çat kapı birbirine gelen insanlar mıyız, ben mi farkında değilim?
Daha fazla güzel anı ölmeden kaçtım oradan. Yine büyük kibarlıklarla. Ve sakinleşmeyi bekledim. Yaklaşık on beş gündür bu yazıyı yazmamaya/yumuşatarak yazmaya çabalıyorum. Bu kadar başardım.
Kırılalım, küselim diye yazmıyorum. Bil diye yazıyorum. Özür de beklemiyorum, tartışmak da istemiyorum. Bilmeni istiyorum.
Bana telefonda “dostum” diye hitap ettiğinden kendimi bir bok sanıyormuşum gözünde ama o akşam gördüm ki öz kardeşine de kocana da “dostum” diye hitap ediyorsun.
Fotoğraflar: Çetin Baskın
Her yıl birbirimize doğum günü hediyeleri alırdık. Onunki yaklaştı diye alıp hazırlamıştım ben de hediyemi. Yaklaşık beş yıl geçti. Rengini bile unuttum ama işte sararmaya başlamış renkli kâğıt paketinde özenle bekliyor, kanepemin altında, vereceğim günü.
Evleneceğini öğrendim bilmem kaç yıllık sevgilisiyle. Aylar önce söz verdim geleceğim diye. O gün ailemden biri hasta oldu. Yaşadığım şehir bir türlü gelişmediğinden en yakın gelişmiş şehrin yoğun bakımına kaldırdık. Saatler ilerleyip düğüne yaklaştıkça, gidemeyeceğim diye üzüntü bastı. Bilmem kaç maddi manevi kredi kullanıp yorulup koşturup şehirlerarası ambulans kovalarken buldum kendimi ama sözümde durup yetiştim düğüne. Bir numaralı davetli gibi davrandım. Bizim kızımızdı evlenen. Adamı ya da gelenlerin yüzde 99.9’unu tanımasam da ev sahibi gibi hissettim. Yıllar da geçse kalbimdeki yeri değişmediği için arkadaşımın, kendimi iyi hissettim. Mutluluklar dileyip, hastane odalarına döndüm.
Aylar geçti. Yaşadığım gelişmemiş şehirden dokuz saat uzaklığa yerleşen, ev alan yeni evli kız arkadaşımın şehrine yolum düştü. Haber verdim geldiğimi ama çok işim vardı. Ailemden fazlasıyla ilgi bekleyen ve sıkıcı biri de yanımda olduğundan bir türlü görüşemedim bir haftalık süreçte. Ama oyalamadım da, doğrudan söyledim. “Bir ay sonra tekrar geleceğim ve bolca vaktimiz olacak, daha güzel olacak” diye.
Gelişmemiş şehre döndüm, bir ay geçti, gelişmiş şehre döndüm. İlk gün aradım. İşi vardı. Olabilirdi. Bekledim. Beş gün sonra aradım, yorgundu, olabilirdi. 22 gün kalacaktım ne de olsa. O nerede kaldığımı önemsemese de ben bir yolunu biliyordum orada kalmanın ve başarıyordum. Bir daha aradım falan derken 19.günün akşamına, saat 18.30 itibariyle davet edildim yeni evli çiftin yeni evine. 19 gündür evinde kaldığım dostumun da gelmek istediğini söyledim. O da benim bilmem kaç yıllık arkadaşımla tanışmak, ben gittikten sonra –birbirlerinden hoşlanırlarsa- görüşmek istiyordu. Yeni evli kız arkadaşım kabul etmedi. Yalnız kalmak istiyordu. Dedikodu yapmak. Ne zamandır görüşmediğimizi bahane edip fikre burun kıvırdı. Evinde kaldığım dostumla birlikte bir ev görme hediyesi almıştık oysa. Ne yapacağımı şaşırdım. O hediyeyi iptal edip daha mütevazı bir son dakika hediyesi aldım.
18.30 onun işten çıkma saatiydi. Yemekle ilgili tek laf etmeyince ben de yiyip gitmeye karar verdim. O şehirde bulunma sebebimle ilgili görevlerimi tamamlayıp aradım. Evinde kaldığım dostum bu uzak mesafeye ulaşmam için arabasını verdi. GPS ve 20 dakikalık yol tarifi sonucunda hedefime ulaştım. Kapıda gayet sıcak karşılandım ve sıcaklık bitti.
Yaklaşık üç saat oturdum evlerinde. Beni bilen bilir, 24 saat konuşabilirim. Konuşmaya çalıştım ama çok zordu. Evde kendisi dışında kocası, kardeşi ve üniversite yıllarından bir ev arkadaşı vardı. Biri artık kocası, diğeri zaten kardeşi, sonucu da –ev arkadaşı olanlar bilir- ikisinden de yakın olması muhtemel biriydi. En yabancı bendim. Ama/ayrıca misafirdim.
Kız arkadaşım nasıl olduğumu sordu. Birkaç cümle etmeye çalışırken ben, kocası dizüstünü dizinin üstüne aldı. Televizyon da açıktı. Gözler yeni başlayacak dizilerin reklamına kayarken ben de eşyalar konusunda ne kadar zevkli seçimler yaptıklarını övmeye koyuldum. Sehpanın üzerindeki fotoğraflığı hayatımda hiç fotoğraflık görmemiş gibi hayretle karşılarken yıllanmış ev arkadaşı kız “ay benim bilmem kimle burada fotoğrafım nasıl olur” diye çığlıklar atmaya başladı. Şortlu ve paspal bu kız-kadın benim hiç tanımadığım ve açıklanma gereği de duyulmayan muhtemel eski sevgilisinin fotoğrafını yırtmaya, ev sahiplerinden uzaklaştırmaya çalışırken ortam kızlar yurduna döndü. Ben ve söylediğim şeyler unutuldu. Evde boğuşmalı küçük bir arbede yaşandı.
Bu eski ev arkadaşı benimle ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Bir ara doktor olduğumu duyup şaşırdı hatta. Artık bu akşam bize kim geliyor diye hiç merak etmeyen bu kız mı suçlu yoksa bu akşam bize şu geliyor diye iki kelime etme ihtiyacı duymayan benim arkadaşım mı, bilmiyorum.
Kola mı yoksa çay mı içeceğim saat 22 civarı soruldu. Gazlı içecek tüketmiyorum dedim sadece ve iki eski çok sevgili kız ev arkadaşı mutfağa geçti. Odada ilk kez birinin benimle ilgilenmesi de o ana denk geldi. Orada bulunma sebebim olan arkadaşımın erkek kardeşi daha önce hiç konuşmadığımız için bana birkaç nazik soru sordu. Geceden insanlığını takdir ettiğim tek kişi oldu böylece.
Sigara içmek isteyenler balkona geçerken just-married çift biraz sürtüştü ve koca bu yüzden yanımıza geç geldi. Sonra mutfak masasına geçildi. Ben hediyemi çıkardım. İsveçlilerden aldığım ve altısı da ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilen vazo takımını ev sahiplerine sundum. Yeni koca konuştu: İki tanesi diğerlerinden kısa. Plastik mi bunlar?
Yeni kocanın, benim evlerinde bulunmamla ilgili gece boyunca ettiği tek laf bu oldu. Hoş geldin demişti. Bunları söyledi. Bir de güle güle falan dedi giderken. Hani şu ev gezmesine gidince herkes birbirine tek tek nasılsın der ya. Onu bile yapmadı. Bana bir kez bile nasılsın demedi. Tek kelime sohbet etmedi. O gün öğle saatlerinde yediği yemeğin midesini bozduğundan bahsederken dahi dikkatini çekmeyi başaramadım.
Ben: Nerede yemiştin? (onun gözlerine bakarak)
O: Antares (iki tanesi diğerlerinden kısa vazolara bakarak)
Ben kimin evine geldim ya! Cidden? Özür dilerim, rahatsız ettim.
Geri kalan süre birbirini çok iyi tanıyan eski sevgili-yeni koca, eskiden uzakta-şimdi yanlarında yaşayan erkek kardeş ve her daim en fazla detaya hâkim olması kaçınılmaz ev arkadaşı arasında “o gün ne güzeldi, ya şu nasıl şöyle yapmıştı” muhabbeti ile geçti. Eğer onlarla o şehirde onca yıl ev arkadaşlığı yapmadıysanız, ucundan köşesinden dâhil olmanız imkânsız bir muhabbet. Diğer herkes ölsün.
Hani biz yalnız kalalım dedikodu yapalım diye benim sizi bir kez bile görmemiş ama ev görme hediyesi almış dostumu istememiştin? Bu ne şimdi? Ne diyeceğini biliyorum. Bacaklı eski kız ev arkadaşı o öğlen gidecekmiş ama gidememiş. Benim arkadaş da şaşırmış gitmemesine. Peki, onunla onca yılı aynı evde geçirdin. Bilmem kaç gündür de yanında zaten. Bir yirmi dakika kocanın dizüstü bilgisayarı ve beyefendi kardeşinle içerde otursun, biz iki lafın belini kıralım, olmaz mı? Ben gideceğim birazdan siz yine yalnız kalacaksınız. Yirmi dakika tek elle direksiyon çevirip evini aradım, yirmi dakika yalnız kalmayı hak etmedim mi?
Hadi benimle konuşmaya erindi kocan, ben gelmeden üzerine bir pantolon da mı geçiremedi? Bu mudur misafir ağırlamak. Ben niye duş aldım o zaman? Biz her gün çat kapı birbirine gelen insanlar mıyız, ben mi farkında değilim?
Daha fazla güzel anı ölmeden kaçtım oradan. Yine büyük kibarlıklarla. Ve sakinleşmeyi bekledim. Yaklaşık on beş gündür bu yazıyı yazmamaya/yumuşatarak yazmaya çabalıyorum. Bu kadar başardım.
Kırılalım, küselim diye yazmıyorum. Bil diye yazıyorum. Özür de beklemiyorum, tartışmak da istemiyorum. Bilmeni istiyorum.
Bana telefonda “dostum” diye hitap ettiğinden kendimi bir bok sanıyormuşum gözünde ama o akşam gördüm ki öz kardeşine de kocana da “dostum” diye hitap ediyorsun.
Fotoğraflar: Çetin Baskın
22 Temmuz 2011 Cuma
YORUMSUZ BIRAK
Ders dinlerken hayallere daldığım anlardan birinde çocukluğumla ilgili bir anı geldi gözümün önüne.
İyi tanıdığım komşu çocuklarının tanımadığım akrabalarının evinde “Kim-Kiminle-Nerede-Ne Yapıyor-Kim Gördü-Ne Dedi” şeklinde bir oyun oynamıştık. Hayatımda en çok güldüğüm günlerden biriydi. Yaşımıza epey büyük gelen ayıp şeyler yazıyor ya da iğrençleşiyorduk. İkisi de eğlenceliydi. Birbirine yakıştırılan iki ismin arka arkaya gelmesi sansasyon yaratıyor, “tuvalet” ya da “kızın evi” gibi yer isimleri eşit reaksiyonu alabiliyordu. “Ne yapıyor” kısmı elbette hayal gücümüz kadar genişti ve “Kim gördü”nün öyle bir şeyi gerçekten gören kişi çıkması utangaç yüzler meydana getirirdi. En komiği ve vurucusu her zaman en sonuncu olur, “Ne dedi” kısmının komikliği hem kahkahalar attırır hem de ayıp şeylerden bahsettiği için utanan kalabalığın üzerindeki havayı dağıtırdı.
Üzerine “Sex and the City”ler geldi. “Nip/Tuck” bizi eğitti. “Game of Thrones”un arasına yerleştirilen Sibel Kekilli pornosunu aileyle izlemeye vardı iş.
Peki; çocukluğumdan geri çağırdığım anının ayıbın başlangıcı olmasının sebebi “ne olacağı o zamandan belliymiş”e ulaşmak mı, şimdiki halimden çocukluğuma tünel kazmak mı?
İyi tanıdığım komşu çocuklarının tanımadığım akrabalarının evinde “Kim-Kiminle-Nerede-Ne Yapıyor-Kim Gördü-Ne Dedi” şeklinde bir oyun oynamıştık. Hayatımda en çok güldüğüm günlerden biriydi. Yaşımıza epey büyük gelen ayıp şeyler yazıyor ya da iğrençleşiyorduk. İkisi de eğlenceliydi. Birbirine yakıştırılan iki ismin arka arkaya gelmesi sansasyon yaratıyor, “tuvalet” ya da “kızın evi” gibi yer isimleri eşit reaksiyonu alabiliyordu. “Ne yapıyor” kısmı elbette hayal gücümüz kadar genişti ve “Kim gördü”nün öyle bir şeyi gerçekten gören kişi çıkması utangaç yüzler meydana getirirdi. En komiği ve vurucusu her zaman en sonuncu olur, “Ne dedi” kısmının komikliği hem kahkahalar attırır hem de ayıp şeylerden bahsettiği için utanan kalabalığın üzerindeki havayı dağıtırdı.
Üzerine “Sex and the City”ler geldi. “Nip/Tuck” bizi eğitti. “Game of Thrones”un arasına yerleştirilen Sibel Kekilli pornosunu aileyle izlemeye vardı iş.
Peki; çocukluğumdan geri çağırdığım anının ayıbın başlangıcı olmasının sebebi “ne olacağı o zamandan belliymiş”e ulaşmak mı, şimdiki halimden çocukluğuma tünel kazmak mı?
Etiketler:
aşk,
dedikodu,
erkekler,
FLASHland,
FX,
game of thrones,
HBO,
kadınlar,
kahramanmaraş,
mehmet serkan çellik,
nip/tuck,
porno,
sex and the city,
sibel kekilli
Yer:
Ankara, Türkiye
ZAMANSIZ BIRAK
İki metro durağı arasındaki parlak beyaz istasyonlardan birine geldiğimizde cam gibi gösteren yeni gözlüklerimin arkasından göz kapaklarımı kaldırıp ileri baktım. Vasatın üzerinde seyreden zarif bir genç Türk kadını ile ona aşkla bakan standart Türk erkeğini gördüm. Kulağımda Nazan Öncel “bana mutlu birini göster, alnından öpeyim” diyordu. Tutup o an oraya getirmek istedim Öncel’i. Mutlu iki kişi göstermek için.
İçime huzur doldu onları gördüğüm birkaç saniyenin ertesinde. Neleri kovaladığımı düşündüm. Çevremdeki mutsuz insanları. Çok yeni sevdiğim bir arkadaşımın sözü çınladı kulağımda. “Bana acı çekmiş kişiler daha iyi geliyor. Anlayabiliyorum. Mutlu olmayı biliyorlar. Tuzu kuru bana gelmez.” En yakınlarımı düşündüm. Asla mutlu olamayacaklarını. Sürekli mükemmeli kovalayışlarını. Benim gibi. Benim biraz da vazgeçmeye başlamayı başardığım bir ulaşılmaz noktayı. Rahatladım.
Durağımda inince de bir park gördüm. Anneannemin beni Yenimahalle’de neredeyse her gün götürdüğü park geldi aklıma. Anneannem orada olmasa da parkın orada olduğuna emindim. Gidip yine paslı metal silindirin üzerinde yürüyebilir, AOÇ dondurması yiyebilirdim. Yapacağıma söz verdim.
İçime huzur doldu onları gördüğüm birkaç saniyenin ertesinde. Neleri kovaladığımı düşündüm. Çevremdeki mutsuz insanları. Çok yeni sevdiğim bir arkadaşımın sözü çınladı kulağımda. “Bana acı çekmiş kişiler daha iyi geliyor. Anlayabiliyorum. Mutlu olmayı biliyorlar. Tuzu kuru bana gelmez.” En yakınlarımı düşündüm. Asla mutlu olamayacaklarını. Sürekli mükemmeli kovalayışlarını. Benim gibi. Benim biraz da vazgeçmeye başlamayı başardığım bir ulaşılmaz noktayı. Rahatladım.
Durağımda inince de bir park gördüm. Anneannemin beni Yenimahalle’de neredeyse her gün götürdüğü park geldi aklıma. Anneannem orada olmasa da parkın orada olduğuna emindim. Gidip yine paslı metal silindirin üzerinde yürüyebilir, AOÇ dondurması yiyebilirdim. Yapacağıma söz verdim.
10 Temmuz 2011 Pazar
ACITMIŞIM CANINI SEVDİKÇE
Yıldırım Türker’in sözleri için değil de…
Ararım dediğin için.
Sezen Aksu’nun bestesi için.
Arama desem de şansını denersin belki diye.
Aytuğ Yargıç’ın düzenlemesi için.
Kıskandığım için.
Erdem Sökmen’in gitarı için.
Allah’a kızdığım için.
Güney Güvel’in perküsyonu için.
Düşünmekten uyuyamadığım için.
Erman İmayhan’ın viyolonseli için.
İçimdeki hüzün için.
Sen çok mutlu ol diye ben kazanamayacağım bir savaşa daha girmeyeceğim.
Ararım dediğin için.
Sezen Aksu’nun bestesi için.
Arama desem de şansını denersin belki diye.
Aytuğ Yargıç’ın düzenlemesi için.
Kıskandığım için.
Erdem Sökmen’in gitarı için.
Allah’a kızdığım için.
Güney Güvel’in perküsyonu için.
Düşünmekten uyuyamadığım için.
Erman İmayhan’ın viyolonseli için.
İçimdeki hüzün için.
Sen çok mutlu ol diye ben kazanamayacağım bir savaşa daha girmeyeceğim.
27 Haziran 2011 Pazartesi
TAHT OYUNU
Bir kez daha yenildim. Benimle savaştığını bilmeyen birine. Savaştığımı bile bilmediğim birine. Yorgunluktan düşmek üzereyim.
Elbette bana sapladığı kılıçtan haberi yok. Tahta çıkmayı istedi o da herkes gibi. Benim tahtıma da değil üstelik. Ama onun başarısı, asla herhangi bir yerin hükümdarı olamayacak beni mutsuz etti işte. Yenilmiş hissettirdi.
Soylu bir aileden gelmediğimi kabullenip onların mutluluklarıyla yaşamayı öğrenmem gerek sanırım. Tahta çıkma törenlerine gidip hediyeler sunmalı, krallıklarının meyvelerini sevmeyi başarmalıyım. Kurnazlığımla onları zehirlememeli, sarayın yaşlı yalnız bilgesi olarak da olsa saygı göreceğim günlere hazırlamalıyım hırslarımı.
Yenilmeliyim. Bile bile. Onlara acı vermemek için kendim çekmeliyim.
Masumiyetlerini, asla anlamayacakları motivasyonumla kirletmemeliyim.
Kendimi buna ikna etmeliyim. Yoksa hayatlarını mahvedeceğim.
Elbette bana sapladığı kılıçtan haberi yok. Tahta çıkmayı istedi o da herkes gibi. Benim tahtıma da değil üstelik. Ama onun başarısı, asla herhangi bir yerin hükümdarı olamayacak beni mutsuz etti işte. Yenilmiş hissettirdi.
Soylu bir aileden gelmediğimi kabullenip onların mutluluklarıyla yaşamayı öğrenmem gerek sanırım. Tahta çıkma törenlerine gidip hediyeler sunmalı, krallıklarının meyvelerini sevmeyi başarmalıyım. Kurnazlığımla onları zehirlememeli, sarayın yaşlı yalnız bilgesi olarak da olsa saygı göreceğim günlere hazırlamalıyım hırslarımı.
Yenilmeliyim. Bile bile. Onlara acı vermemek için kendim çekmeliyim.
Masumiyetlerini, asla anlamayacakları motivasyonumla kirletmemeliyim.
Kendimi buna ikna etmeliyim. Yoksa hayatlarını mahvedeceğim.
ANORMAL
Yazarlar büyük insanlar. Köşe yazarları hariç, şarkı sözü yazarları dâhil.
“Eyyvah Eyvah 2” filmiyle gündemimize gelen, oysa çok önceleri var olmuş bir şarkı var. Filmin çalıntı açılış jeneriğinin üzerine bindirilen ve süresi boyunca da defalarca söylenen bu eğlenceli taşra türküsünün sözleri bile bir gün benim gibi birinin hayatında anlam ifade edebiliyorsa, yazarlar el üstünde tutulmalı. Korunup kollanmalı.
En son normalliğin sözlerini yazan Nazan Öncel, neyin kime göre normal olduğunu sorgulayan ancak oynak altyapılar nedeniyle düşünmeye teşvik etmeyen bir şarkı döktürmüş.
“Sana normal gelen, bana neden anormal?”
Sana kolay gelen, bana neden bu kadar zor? Yaklaşmak, âşık olmak, kabullendirmek, yaşamak, içinde nefes almak. Sana kolay da, bana niye zor? Neden her cümlenin temeline yalan döşemek zorundayım. Neden ben ve benim gibiler bir şeyleri hoşgörü ile elde etmek zorunda. Yaşamsal haklarımızı niye sizin iyi niyetlerinizle elde edebiliyoruz? Elimizden aldığınız şeyi geri verince, iyi mi oluyorsunuz!
Yine gözlerimi açtım. Işığa baktım. En parlak taneciği seçtim. Evlat edindim. Her babanın evladı için isteyeceği öngörülen şekilde, iyiliğini istedim. Geceleri uykusuz kaldım. Mamasını yetiştirdim. Büyümesine yardım ettim. Büyümesini izledim… Beni hayal kırıklığına uğratsın diye. Er ya da geç. Bugün ya da en kısa zamanda. Uykusuz gecelerimin, mama paralarının hesabını yaptım tek tek. Kâğıt kalem elimden hiç düşmedi. Seni büyütmek için neler tükettiğimi kendime ve sana anlatabilmek için. Hezimetim daha güçlü olsun diye. Ve çok geçmeden yuvadan uçtun. Tam tahmin ettiğim gibi ama tahminimden aylar önce.
Daha fazla emek vermeden sana gözümü oyduğun için, belki daha az acı çekeceğim şimdi. Ama daha uzun süre oynamak isterdim en sevdiğim oyunu.
Evlenmesine kanunların izin vermediği çocukların, evcilik oyunu.
Yarın yalanlarımla yazdığım en yeni senaryomu, en içi acıyan kameramla çekeceğim. Kaset bitmeden önce, son aylarda bana yapılanların hepsini zevke çevireceğim.
“Eyyvah Eyvah 2” filmiyle gündemimize gelen, oysa çok önceleri var olmuş bir şarkı var. Filmin çalıntı açılış jeneriğinin üzerine bindirilen ve süresi boyunca da defalarca söylenen bu eğlenceli taşra türküsünün sözleri bile bir gün benim gibi birinin hayatında anlam ifade edebiliyorsa, yazarlar el üstünde tutulmalı. Korunup kollanmalı.
En son normalliğin sözlerini yazan Nazan Öncel, neyin kime göre normal olduğunu sorgulayan ancak oynak altyapılar nedeniyle düşünmeye teşvik etmeyen bir şarkı döktürmüş.
“Sana normal gelen, bana neden anormal?”
Sana kolay gelen, bana neden bu kadar zor? Yaklaşmak, âşık olmak, kabullendirmek, yaşamak, içinde nefes almak. Sana kolay da, bana niye zor? Neden her cümlenin temeline yalan döşemek zorundayım. Neden ben ve benim gibiler bir şeyleri hoşgörü ile elde etmek zorunda. Yaşamsal haklarımızı niye sizin iyi niyetlerinizle elde edebiliyoruz? Elimizden aldığınız şeyi geri verince, iyi mi oluyorsunuz!
Yine gözlerimi açtım. Işığa baktım. En parlak taneciği seçtim. Evlat edindim. Her babanın evladı için isteyeceği öngörülen şekilde, iyiliğini istedim. Geceleri uykusuz kaldım. Mamasını yetiştirdim. Büyümesine yardım ettim. Büyümesini izledim… Beni hayal kırıklığına uğratsın diye. Er ya da geç. Bugün ya da en kısa zamanda. Uykusuz gecelerimin, mama paralarının hesabını yaptım tek tek. Kâğıt kalem elimden hiç düşmedi. Seni büyütmek için neler tükettiğimi kendime ve sana anlatabilmek için. Hezimetim daha güçlü olsun diye. Ve çok geçmeden yuvadan uçtun. Tam tahmin ettiğim gibi ama tahminimden aylar önce.
Daha fazla emek vermeden sana gözümü oyduğun için, belki daha az acı çekeceğim şimdi. Ama daha uzun süre oynamak isterdim en sevdiğim oyunu.
Evlenmesine kanunların izin vermediği çocukların, evcilik oyunu.
Yarın yalanlarımla yazdığım en yeni senaryomu, en içi acıyan kameramla çekeceğim. Kaset bitmeden önce, son aylarda bana yapılanların hepsini zevke çevireceğim.
25 Mayıs 2011 Çarşamba
ŞAHANE HAYATLARIMIZ
Bugün aylardır rafta duran bir kitabı elime aldım. 176 sayfaydı. Çoğu önceden okuduğum köşe yazılarıydı. Yine de hepsini baştan okudum. Bütün kitap birkaç saat içinde bitti. Ve bir arkadaşımın sitemiyle sarsıldım aynı saatlerde. Dün gece de başka bir şey olmuştu. Ve dört-beş gün önce şehirlerarası düğüne katılmıştım. Üst üste geldi.
Bugün sitem eden ve onu eskisi gibi umursamadığımı bildiren arkadaşım ne yazık ki haklıydı. Çocukken tanışmıştık. Dört bloktan oluşan bir sitede yaşıyordum. Komşu-arkadaşımın akrabasıydı. Onlara gelip gittikçe kaynaşmıştık. Çocuktuk. Yıllar geçti. O zamanki yaşımızın iki katından fazla yıl. Tekrar karşılaştık. Birbirimizin geldiği durumdan memnun olduk. Benzer sanatsal faaliyetler içinde olmak konuşacak yığınla şey verdi. Birden yeni best-buddylere dönüştük. Sabahlara dek süren sohbetler, şarj bitiren telefon konuşmaları, sürekli görüşme ve paylaşma isteği.
Benim askere gitmemle sekteye uğradı. Telefonsuz iki ay ve sonrasında sadece üniforma giyen insanlara odaklanma arzumla bir yıllık ayrılığımız oldu. Teskere aldığım gün büyüdüğüm şehre dönerken yolda onu aradım. Hem içinden geçtiğim şehrin ondaki anısıyla ilgili gıcık verme isteğimi doyurmak, hem de yine sabahlatan sohbetlerin yaklaştığını muştulamaktı niyetim. Konuşma sırasında bana kendi aralarında söz kestikleri bir ilişkisi olduğunu söyledi. Askeriyedeki bir yıl içinde de bu bilgi kulağıma çalınmıştı ama ciddiyetini o an fark ettim. Ve Tuz Gölü civarında güneş battı. Gerçekten güzel bir manzaraydı, karanlık basana dek.
Sonrasında görüştük. Ama verim alamadık. İçimizden sebepler bulduk. Tekrar sözleştik. Yine verim alamadık. Telefonda konuştuk. O eski halimizden eser yoktu. Bugün, “ne oldu bize” diye sordum. Cevabı, o söylemeden fark ettim.
Bir kez daha ‘ciddi’ bir ilişkiye giren bir arkadaşımdan zevk alamama sendromuna yakalanmış ve onu o en güzel halleriyle hatırlamak için görünmez olmayı seçmiştim. Karşı tarafın suçu yoktu elbette. Biri çıkmış ve birbirlerini sevmişlerdi. Ama benim de suçum yoktu. ‘Ciddi’ bir ilişkisi olan herkes sıkıcılaşıyordu. Sevgilisi hakkında dedikodu yapamazdın artık. Çünkü çocuklarının anası olacaktı. Güzel-çirkin-uzun-kısa-akıllı-aptal diyemezdin. Sevmişti, her haliyle kabullenmişti bir kere. Sorunlarını da anlatmazlardı. Kol kırılır, yen içinde kalırdı.
Yoksa hepsi palavra mı? Ben, asla mutlu olamayacağıma emin olduğum için mi böyle davranıyorum, mutlu birilerini görünce onlardan kaçıyorum. Çevremdeki istisnasız herkes hayat arkadaşı edinirken, ben bulduklarımın ikisini birden kaybettiğim için mi hasetim. Benim gibi yalnız kalsınlar da, birlikte yalnız kalmayalım mı isteğim?
Facebook sayesinde bulduğum ilkokul arkadaşlarımdan biriyle de benzer durum yaşamıştım. Kolukısa’da yaşarken gece yarılarına dek telefonda konuşuyorduk. Kalabalık buluşmalarda ikili grup oluyorduk. Görüşmediğimiz yıllarda birbirimizin geldiği noktadan mutluyduk. Benden bir yaş büyüktü. Kadındı. Ve evlenmeyi asla düşünmüyordu. Gönül ilişkilerinden bahsetmek eğlenceliydi. Dertleşmek rahatlatıyordu. Best-dişi-buddy olmaya adaydık. Ben askerdeyken biriyle tanıştı. Dönüşte buluşma isteklerimi hep erteledi. Grup toplantısında tatsız kaldı. Bir sonrakine gelmedi. Aradım. Ne konuşacağımızı bilemedik. Sonuçta daha önce söylediği her şeyin tersini yapıyordu o an. Haftalar sonra bir gece telefonumun ekranında ismini gördüm. Ben açmadan kapandı. Geri aradım, açmadı. Bir dakika sonra mesajı geldi. “Pardon canım, yanlışlıkla aradım.” Bunu sesli söylemeyi bile reddetmişti. Belki ben lafı uzatırım diye. Çenesizliğim malum. Ama bir zamanlar daha uzun süre konuşabilmek uğruna başka operatörden kullanmadığı hattına kontör yükleyen kadın, şimdi böyle davranıyorsa, bu işte bir iş yok mu? Yaza evlenecekler.
“Bu ülkede bir takım kurallar daha siz hiç doğmadan, yıllar yıllar önce koyulmuştur. Size de aynı kuralları ezberlemek, uygulamak ve gelecek kuşaklara aktarmak düşer. Kadınsanız anne olmalısınız ve hayatınızı kutsal-şefkatli anne imgesinin içinde bitirmelisiniz. Erkekseniz önce asker olmalı sonra da evin direği olup babalık vazifelerinizi yerine getirmelisiniz. Eğer aramızdan birisi bu kuralların dışında davranacaksa birtakım sıfatları da isminin yanına almaya hazır olmalı.”
Böyle bir paragraf vardı bugün okuduğum kitapta. Sonuna dek benim de içimde hissettiğim bir fikir.
Diğer yandan, “Bazen kullandığımız cümleler kaderimizi oluşturur” demiş Paul Auster. Sussam, geçer mi?
Söz konusu kitap: Yiğit Karaahmet’in Şahane Hayatı, Yiğit Karaahmet, Nemesis Kitap, Ocak 2011
15 Mayıs 2011 Pazar
36 AY
Çarşamba gününden beri başım zonkluyor. Beynim, kafatasımın içinde bir sağa bir sola çarpıyormuşçasına. Önce uykusuzluğa bağladım ama geçmeyince vazgeçtim. Sonra mide başladı. Çok çay tüketmektendir diyerek azaltmaya uğraştım. Geçmedi. En son, daha bunlar düzelmeden, dün gece bütün etlerim ağrımaya başladı. Ve bugün takvimi gördüm. Yarın 36 ay olacak.
Klinik deneyimlerime dayanarak hastalıkların büyük kısmının mutsuzluktan kaynaklandığına inanıyorum. Vücudumun alarm vermesinin sebebi de böylece çıkmış oldu.
Üç yıl önce çok uzaklardan bir mesaj almıştım. Sahibine esprili bir dille bu mesafedeki biriyle konuşmanın anlamsızlığından bahsetmiştim. O nükte yaktı beni. Nedense zeki olduğumu düşünüp, konuşmaya değer buldu. Israrcı oldu. Ve internetten karşılıklı atışmalarla başlayan sohbet 21 saatlik telefon görüşmesine vardı. İkimiz de hayatımıza böyle birinin girebileceğini hayal edemiyorduk. Kimseyle böyle patlamalar yaşamamıştık.
Ne var ki o gün, eşinin evde olmadığı tek gündü. Ve bunu bana, ben ona âşık olduktan çok sonra söyleyecekti.
Altı gün sonra beni terk etti. Bir buçuk ay içinde iki kez daha. Sonra da yeminler etti beni bir daha bırakmayacağına dair. Sekiz ay sonra hepten bitti.
Yarın o günün üzerinden tam 36 ay geçmiş olacak. Ne onun mutsuzluğu çare buldu, ne de benimkisi. O, depresyon ilaçları ve yeni çocuğuyla oyalandı; ben askerlik ve sinemayla.
23 gün önce gördüğümde, ne yüzüne ne de arkasından söyledim ama çökmüştü. Yaşıyla hep kafa bulurdum –herkesinkiyle bulurum- ama öyle değil. Yorgunluk ve mutsuzluktan kırışmaya başlamıştı bakışları. Her davranışından ölüp de huzura erme isteği okunuyordu. Umudunu kaybetmiş bir insandı artık.
Ben de onun kadar mutsuz olmama rağmen, umutluyum. En yakın dostumun bu yaz sözleniyor olması son darbeyi vursa da.
Bu yazıyı gönderip seni arayacağım şimdi. Ve bunların hiçbirinden bahsetmeyeceğim.
Klinik deneyimlerime dayanarak hastalıkların büyük kısmının mutsuzluktan kaynaklandığına inanıyorum. Vücudumun alarm vermesinin sebebi de böylece çıkmış oldu.
Üç yıl önce çok uzaklardan bir mesaj almıştım. Sahibine esprili bir dille bu mesafedeki biriyle konuşmanın anlamsızlığından bahsetmiştim. O nükte yaktı beni. Nedense zeki olduğumu düşünüp, konuşmaya değer buldu. Israrcı oldu. Ve internetten karşılıklı atışmalarla başlayan sohbet 21 saatlik telefon görüşmesine vardı. İkimiz de hayatımıza böyle birinin girebileceğini hayal edemiyorduk. Kimseyle böyle patlamalar yaşamamıştık.
Ne var ki o gün, eşinin evde olmadığı tek gündü. Ve bunu bana, ben ona âşık olduktan çok sonra söyleyecekti.
Altı gün sonra beni terk etti. Bir buçuk ay içinde iki kez daha. Sonra da yeminler etti beni bir daha bırakmayacağına dair. Sekiz ay sonra hepten bitti.
Yarın o günün üzerinden tam 36 ay geçmiş olacak. Ne onun mutsuzluğu çare buldu, ne de benimkisi. O, depresyon ilaçları ve yeni çocuğuyla oyalandı; ben askerlik ve sinemayla.
23 gün önce gördüğümde, ne yüzüne ne de arkasından söyledim ama çökmüştü. Yaşıyla hep kafa bulurdum –herkesinkiyle bulurum- ama öyle değil. Yorgunluk ve mutsuzluktan kırışmaya başlamıştı bakışları. Her davranışından ölüp de huzura erme isteği okunuyordu. Umudunu kaybetmiş bir insandı artık.
Ben de onun kadar mutsuz olmama rağmen, umutluyum. En yakın dostumun bu yaz sözleniyor olması son darbeyi vursa da.
Bu yazıyı gönderip seni arayacağım şimdi. Ve bunların hiçbirinden bahsetmeyeceğim.
13 Mayıs 2011 Cuma
GENÇ OSMAN
Salı günü nöbetime bahar şenlikleri dönüşü devrilen minibüsten yaralı gençler geldi. İş yükümü birden üç katına çıkaran bu durum ilk anda canımı sıksa da, sonradan günümün en güzel kısmına dönüştü. Bir kere gelenler gençti. Hiçbirinde üzücü bir yara ya da ölüm riski de yoktu. Adli raporların yazım sürecinde sohbet edecek vakit bulduk. Gerçekten tanışacak. Bu, yeni işimde hiç yapamadığım bir şey.
Hasta bakmakla ilgili en sevdiğim şey onların hikâyelerini dinlemek. Bu yüzden belki psikiyatri kendime en yakın gördüğüm alan. Kolukısa’da çalışırken günde 20-30 hasta geldiğinden, bol bol sohbet ederdik. Askerde de 24 saat hastalarımla yaşadığımdan, hepsinin her şeyini bilirdim. Ama şimdi acil servisteyim. Günde 250-300 kişi geliyor. Her birine ayırabildiğim süre 3-4 dakika civarında. Bir geleni de bir daha görmüyorsun zaten. Adını sanını sormak yok. Kontrole çağırmak yok. Çoğu yaşlı, daha da çoğu çocuk! İki grup da ilgi alanıma girmiyor. Bir de mutsuz kadınlar var tabi. Acemi anneler. Kaprisli gebeler. Yalandan rapor isteyen, sabah erkenden kalkıp okula koşan çocuklarımızı düşünmeyen, hain ve sahtekâr öğretmenler. Şeyini görüp yara zannedenler. Hiç birini sevmem.
Genç, konuşkan ve mümkünse erkek olsun hastalarım. Askerde olduğu gibi! Bir doktorun isteyebileceği her şey, hasta bir askerde var! Durumları asla acil olmaz. Mızmızlanma şansları yoktur. Doktora saygı duyar hatta korkarlar. İster bakarsınız, ister bakmazsınız. Ne sorsanız cevap verirler. Yalandan kendilerini yere falan da atamazlar. Zaten hep 20 yaşındadırlar. Bir insan hayatının hangi döneminde 20 yaşındaki halinden sağlam olabilir ki? O yüzden bir şey atladım mı diye korkmaya lüzum da yoktur. En güzeli de doğurmazlar, diş çıkarmazlar, ağlamazlar, yaşlanmazlar! Hep ama hep 20 yaşında kalırlar!
Gelen kaza mağduru gençleri muayene ederken yeniden yaşama sarıldım resmen. Bütün yorgunluğum gitti. Muhteşemdi. Ve deli gibi askerliği özledim. Şu sözleşmem bir bitsin. Bekleyin beni 1993/1 tertipler.
Hasta bakmakla ilgili en sevdiğim şey onların hikâyelerini dinlemek. Bu yüzden belki psikiyatri kendime en yakın gördüğüm alan. Kolukısa’da çalışırken günde 20-30 hasta geldiğinden, bol bol sohbet ederdik. Askerde de 24 saat hastalarımla yaşadığımdan, hepsinin her şeyini bilirdim. Ama şimdi acil servisteyim. Günde 250-300 kişi geliyor. Her birine ayırabildiğim süre 3-4 dakika civarında. Bir geleni de bir daha görmüyorsun zaten. Adını sanını sormak yok. Kontrole çağırmak yok. Çoğu yaşlı, daha da çoğu çocuk! İki grup da ilgi alanıma girmiyor. Bir de mutsuz kadınlar var tabi. Acemi anneler. Kaprisli gebeler. Yalandan rapor isteyen, sabah erkenden kalkıp okula koşan çocuklarımızı düşünmeyen, hain ve sahtekâr öğretmenler. Şeyini görüp yara zannedenler. Hiç birini sevmem.
Genç, konuşkan ve mümkünse erkek olsun hastalarım. Askerde olduğu gibi! Bir doktorun isteyebileceği her şey, hasta bir askerde var! Durumları asla acil olmaz. Mızmızlanma şansları yoktur. Doktora saygı duyar hatta korkarlar. İster bakarsınız, ister bakmazsınız. Ne sorsanız cevap verirler. Yalandan kendilerini yere falan da atamazlar. Zaten hep 20 yaşındadırlar. Bir insan hayatının hangi döneminde 20 yaşındaki halinden sağlam olabilir ki? O yüzden bir şey atladım mı diye korkmaya lüzum da yoktur. En güzeli de doğurmazlar, diş çıkarmazlar, ağlamazlar, yaşlanmazlar! Hep ama hep 20 yaşında kalırlar!
Gelen kaza mağduru gençleri muayene ederken yeniden yaşama sarıldım resmen. Bütün yorgunluğum gitti. Muhteşemdi. Ve deli gibi askerliği özledim. Şu sözleşmem bir bitsin. Bekleyin beni 1993/1 tertipler.
7 Mayıs 2011 Cumartesi
ÖZEL SİYAH TÜP
Tüp’ün, marketten bazı şeyler alması gerekiyordu. En yakın arkadaşını da alıp arabayla şehre indi. Arkadaşı temiz havanın tadını çıkarırken, kendi markete girdi. Siyah ile göz göze geldi. İçinde, daha önce çok az hissettiği bir şey uyandı. Karşısındakinin çirkin olduğu kuşku götürmese de, ondan etkilendi. Siyah, kasaya dayanıp elindeki kâğıda bazı şeyler yazmaya koyuldu. Tüp korktu. “Şimdi bana numarasını mı verecek yoksa?” diye geçti içinden. Bu kadar küçük bir yerleşkede bunu nasıl yapardı! Ya arkadaşı görürse! Neyse ki Siyah, tahmin edildiği gibi davranmadı. Tüp, dışarı çıktı. Arkadaşına elindeki poşetleri verdi ve akrabasının yakınlardaki dükkânına uğramaya karar verdi. Bu güzel pazar sabahında onca yolu gelip de onun her daim neşeli yüzünü görmeden dönmek olmadı. İçeride biraz oyalandı. O sırada en yakın arkadaşının ne yaptığını merak etti. Ayıp olduğunu düşündü. Dışarı tam bir adım attı ki, Siyah karşısında belirdi. “Tanışabilir miyiz?” diye sordu Tüp’e. Tüp, ne yapacağını şaşırdı. “Neden tanışalım” gibi şeyler geveledi. Siyah, kendinden emin bir tavırla “aramızdaki çekimi inkâr edemezsin sanırım” tadında şeyler söyledi ve numarasını yazdığı kâğıdı Tüp’ün eline tutuşturup uzaklaştı.
Tüp, yalnız kalıp düşünecek vakit buldu. Siyah, hoştu. İlginç bir tanışma yöntemiydi. Filmlerdeki gibi. Başkası anlatsa ona inanmazdı ama işte kendi başına gelmişti. Hem de bu kadar ufak bir yerde. “Cesarete bak” diye geçirdi içinden. Ve hakkını vermek istedi. Aradı. Buluştular. Birbirlerinden etkilendiler. Daha sık görüşmeye başladılar. Çok geçmeden Siyah, rengini belli etmeye başladı. Evli olduğunu söyledi. Ve çocuklu. Ona çok az zaman ayırabileceğini söyledi. Çok zengindi. Ve işleri başından aşkındı. Garsoniyeri de vardı. Tüp’e anahtarını verdi. Gidip o evde takılmasını, yemek yapmasını, akşamları buluşmayı teklif etti. Tüp’ün hoşuna gitmese de bunlar, özellikle de evli olması, ilişkiye devam etti. Siyah’ın yanında olmak ona huzur veriyordu. Vücudu sımsıcaktı. Oturmasını kalkmasını biliyor, Tüp’ü el üstünde tutuyordu. Çirkin de olsa, vazgeçilmez bir insan portresi çiziyordu. Hem evliliği de kötü gidiyordu zaten. Ailesiyle sorunları vardı. Hatta boşanma arifesindeydiler. Çocuğu da çok tatlıydı. Beş-altı yaşlarında bir oğlan. En azından onun üzülmemesi için ilişkilerini sürdürmemek istiyordu Tüp ama karşı da koyamıyordu.
Bir gün Siyah’ı kendisine ihanet ederken yakaladı. Teknik olarak yan yana iki vücut gördüğü söylenemez. Daha çok ‘sanal’ bir aldatmaydı bu. Ama zaten başkasını kendiyle aldatan birinden ne bekliyordu ki? Tüp de aldatılıyordu işte. Siyah, inkâr etmedi. Özür diledi. Terk edilmemek için Tüp’ün dizinde ağladı. Tüp onu bırakmasa da ‘başkaları da var mı’ diye içine kuşku düştü ve araştırmaya başladı sevgilisini. Tanıyanlara sordu. Çeşitli yollar denedi. Siyah’ın eski sevgililerinden birine ulaştı. Ondan ve diğer kaynaklardan öğrendikleri şok ediciydi. İsterseniz Tüp’ün ağzından dinleyelim bu kısmı.
“Siyah, bir sekso-manyak. İki ayağının üzerinde yürüyebilen bir hayvan. Kendini çok iyi eğitmiş bir hayvan ama. Oturmasını, kalkmasını bilen, çirkin de olsa cazibe sahibi biri. Kapılmamak mümkün değil. Ama işte öyle bir insan ki. Aynı anda herkesi aldatıyor. Ne yapsın, belki de durduramıyor kendini. Gördüğü her şeye âşık oluyor. Bana âşık olduğuna inanıyorum. Başkalarına da. Zaten cinsellik olsun yeter. Hiçbir şey bulamazsa salatalıkla tatmin olur. Yalanlar söyler. Onunla tanışmamış herkes için ‘Allah korumuş’ diyebilirim. Neler yaptı neler. Üst komşusuyla da yatıyormuş mesela. 1000 km. uzaktan eski sevgilisi gelmişti bir gece mesela. Ne bileyim işte. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Ailesinin karşısına geçip küfür etmişliği bile var. Tüm servetini de batırdı. Şimdi biraz düzgün bir yaşamı varsa benim sayemde. Taşındığı yeri de, yeni yaşamını da bana borçlu. Gidip ziyaret de etmiştim zaten. Ama işte ne olursa olsun düzelmez. Yürüyen her şeye âşık olur, gördüğü her şeyle sevişir. Canlı olmasına bile gerek yok. Yatağı da çok iyidir zaten. Onca deneyim tabi. Ama işte dikkatsiz sanırım biraz. Cinsel yolla bulaşan bir hastalıktan mustarip.”
Ayrılmışlar. Aradan aylar geçmiş.
Tüp, Siyah’tan sonra kimseyle görüşmeye cesaret edememiş. Siyah ise durmamış tabi. Biriyle tanışmış hemen. Özel biriyle. Cazibesini kullanmış. Tavlamaya yaklaşmış ama başına bir şey gelmiş Siyah’ın. Özel çok üzülmüş. Siyah’ın başını dertten kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Siyah kabul etmemiş. Uzaklara düşmüşler. Özel, beklemeye başlamış. Kaderini beklemeye. Çünkü çok etkilenmiş Siyah’tan. Talihsizliğinin yeni bir durağı gibi görmüş onu. Eğer yeterince bekler, yeterinde dua ederse, Siyah’a kavuşacağını ve birlikte çok mutlu olacaklarını düşünmüş. Bu başlarına gelenin kötü şans olduğuna kanaat getirip, tüm gücüyle Siyah’ın hayaline tutunmuş.
Bu sırada da işi gereği insanlarla tanışmaya devam ediyormuş. Yaratıcılığını gerçek öykülerle birleştiren bir romancıymış Özel. Gider biriyle tanışır, ona hikâyelerini anlattırır ve bundan kendi kurgusunu yaratırmış. Siyah, uzaklara gittiğinden beri boşa yaşadığını düşündüğünden, işe yarar bir şey yapmak için sokağa atmış kendini. İlk gördüğü kişiye mikrofonunu uzatıp, hikâyesini anlatmasını istemiş. Bir parka oturmuşlar. O kişi Tüp imiş. Ve Tüp, Özel’e; Siyah ile olan ilişkisini anlatmış. Her şeyden habersiz. Kim benim Siyah’ımı tanıyabilir düşüncesiyle. Ama işte Özel o sırada ölmüş bitmiş. Zaten ailesinden biri çok hasta olduğu için Siyah’ı 10 gündür arayamıyormuş. Ailesinden en sevdiği kişinin ölüm döşeğinde olması yetmezmiş gibi, bir de kavuşmayı beklediği aşkı Siyah’ın böyle bir insan olduğunu öğrenmiş.
Özel, en yakın dostuna anlatmış bu film gibi hikâyeyi. Dostu ona “Demek ki her şeyde hayır var. Bak, Allah bilir sana neler yapacaktı. İyi ki ayrı düşmüşsünüz. Verilmiş sadakan varmış. Unut artık Siyah’ı” gibi bayat şeyler söylemiş. Özel ise şoktaymış. Ne bok yiyeceğini bilememiş. Bir tarafta çok az tanısa da güvenip sevdiği ve şu an kendisine ihtiyaç duyan Siyah, diğer tarafta acı gerçekler.
Özel, sonunda Siyah’a söz hakkı vermeye karar vermiş. Ne olursa olsun her insanın kendini savunmaya hakkı olduğunu düşünmüş. Siyah’a yemin ettirmiş. Yaşamı boyunca asla ama asla Tüp’ün ona bunları anlattığını dile getirmeyecekmiş Siyah.
Ve Siyah başlamış Özel’e, belki de ilk defa içinden gelenleri anlatmaya…
Tüp, yalnız kalıp düşünecek vakit buldu. Siyah, hoştu. İlginç bir tanışma yöntemiydi. Filmlerdeki gibi. Başkası anlatsa ona inanmazdı ama işte kendi başına gelmişti. Hem de bu kadar ufak bir yerde. “Cesarete bak” diye geçirdi içinden. Ve hakkını vermek istedi. Aradı. Buluştular. Birbirlerinden etkilendiler. Daha sık görüşmeye başladılar. Çok geçmeden Siyah, rengini belli etmeye başladı. Evli olduğunu söyledi. Ve çocuklu. Ona çok az zaman ayırabileceğini söyledi. Çok zengindi. Ve işleri başından aşkındı. Garsoniyeri de vardı. Tüp’e anahtarını verdi. Gidip o evde takılmasını, yemek yapmasını, akşamları buluşmayı teklif etti. Tüp’ün hoşuna gitmese de bunlar, özellikle de evli olması, ilişkiye devam etti. Siyah’ın yanında olmak ona huzur veriyordu. Vücudu sımsıcaktı. Oturmasını kalkmasını biliyor, Tüp’ü el üstünde tutuyordu. Çirkin de olsa, vazgeçilmez bir insan portresi çiziyordu. Hem evliliği de kötü gidiyordu zaten. Ailesiyle sorunları vardı. Hatta boşanma arifesindeydiler. Çocuğu da çok tatlıydı. Beş-altı yaşlarında bir oğlan. En azından onun üzülmemesi için ilişkilerini sürdürmemek istiyordu Tüp ama karşı da koyamıyordu.
Bir gün Siyah’ı kendisine ihanet ederken yakaladı. Teknik olarak yan yana iki vücut gördüğü söylenemez. Daha çok ‘sanal’ bir aldatmaydı bu. Ama zaten başkasını kendiyle aldatan birinden ne bekliyordu ki? Tüp de aldatılıyordu işte. Siyah, inkâr etmedi. Özür diledi. Terk edilmemek için Tüp’ün dizinde ağladı. Tüp onu bırakmasa da ‘başkaları da var mı’ diye içine kuşku düştü ve araştırmaya başladı sevgilisini. Tanıyanlara sordu. Çeşitli yollar denedi. Siyah’ın eski sevgililerinden birine ulaştı. Ondan ve diğer kaynaklardan öğrendikleri şok ediciydi. İsterseniz Tüp’ün ağzından dinleyelim bu kısmı.
“Siyah, bir sekso-manyak. İki ayağının üzerinde yürüyebilen bir hayvan. Kendini çok iyi eğitmiş bir hayvan ama. Oturmasını, kalkmasını bilen, çirkin de olsa cazibe sahibi biri. Kapılmamak mümkün değil. Ama işte öyle bir insan ki. Aynı anda herkesi aldatıyor. Ne yapsın, belki de durduramıyor kendini. Gördüğü her şeye âşık oluyor. Bana âşık olduğuna inanıyorum. Başkalarına da. Zaten cinsellik olsun yeter. Hiçbir şey bulamazsa salatalıkla tatmin olur. Yalanlar söyler. Onunla tanışmamış herkes için ‘Allah korumuş’ diyebilirim. Neler yaptı neler. Üst komşusuyla da yatıyormuş mesela. 1000 km. uzaktan eski sevgilisi gelmişti bir gece mesela. Ne bileyim işte. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Ailesinin karşısına geçip küfür etmişliği bile var. Tüm servetini de batırdı. Şimdi biraz düzgün bir yaşamı varsa benim sayemde. Taşındığı yeri de, yeni yaşamını da bana borçlu. Gidip ziyaret de etmiştim zaten. Ama işte ne olursa olsun düzelmez. Yürüyen her şeye âşık olur, gördüğü her şeyle sevişir. Canlı olmasına bile gerek yok. Yatağı da çok iyidir zaten. Onca deneyim tabi. Ama işte dikkatsiz sanırım biraz. Cinsel yolla bulaşan bir hastalıktan mustarip.”
Ayrılmışlar. Aradan aylar geçmiş.
Tüp, Siyah’tan sonra kimseyle görüşmeye cesaret edememiş. Siyah ise durmamış tabi. Biriyle tanışmış hemen. Özel biriyle. Cazibesini kullanmış. Tavlamaya yaklaşmış ama başına bir şey gelmiş Siyah’ın. Özel çok üzülmüş. Siyah’ın başını dertten kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmış. Siyah kabul etmemiş. Uzaklara düşmüşler. Özel, beklemeye başlamış. Kaderini beklemeye. Çünkü çok etkilenmiş Siyah’tan. Talihsizliğinin yeni bir durağı gibi görmüş onu. Eğer yeterince bekler, yeterinde dua ederse, Siyah’a kavuşacağını ve birlikte çok mutlu olacaklarını düşünmüş. Bu başlarına gelenin kötü şans olduğuna kanaat getirip, tüm gücüyle Siyah’ın hayaline tutunmuş.
Bu sırada da işi gereği insanlarla tanışmaya devam ediyormuş. Yaratıcılığını gerçek öykülerle birleştiren bir romancıymış Özel. Gider biriyle tanışır, ona hikâyelerini anlattırır ve bundan kendi kurgusunu yaratırmış. Siyah, uzaklara gittiğinden beri boşa yaşadığını düşündüğünden, işe yarar bir şey yapmak için sokağa atmış kendini. İlk gördüğü kişiye mikrofonunu uzatıp, hikâyesini anlatmasını istemiş. Bir parka oturmuşlar. O kişi Tüp imiş. Ve Tüp, Özel’e; Siyah ile olan ilişkisini anlatmış. Her şeyden habersiz. Kim benim Siyah’ımı tanıyabilir düşüncesiyle. Ama işte Özel o sırada ölmüş bitmiş. Zaten ailesinden biri çok hasta olduğu için Siyah’ı 10 gündür arayamıyormuş. Ailesinden en sevdiği kişinin ölüm döşeğinde olması yetmezmiş gibi, bir de kavuşmayı beklediği aşkı Siyah’ın böyle bir insan olduğunu öğrenmiş.
Özel, en yakın dostuna anlatmış bu film gibi hikâyeyi. Dostu ona “Demek ki her şeyde hayır var. Bak, Allah bilir sana neler yapacaktı. İyi ki ayrı düşmüşsünüz. Verilmiş sadakan varmış. Unut artık Siyah’ı” gibi bayat şeyler söylemiş. Özel ise şoktaymış. Ne bok yiyeceğini bilememiş. Bir tarafta çok az tanısa da güvenip sevdiği ve şu an kendisine ihtiyaç duyan Siyah, diğer tarafta acı gerçekler.
Özel, sonunda Siyah’a söz hakkı vermeye karar vermiş. Ne olursa olsun her insanın kendini savunmaya hakkı olduğunu düşünmüş. Siyah’a yemin ettirmiş. Yaşamı boyunca asla ama asla Tüp’ün ona bunları anlattığını dile getirmeyecekmiş Siyah.
Ve Siyah başlamış Özel’e, belki de ilk defa içinden gelenleri anlatmaya…
5 Ocak 2011 Çarşamba
ENTER THE VOID (2009) by GASPAR NOE ****-

LED ekrandan izleyen epilepsi hastalarına kriz yaşatacak, gebe hanımlara bulantı ve kusma verecek, maddi olanağı olan özgür ruhlara ilk fırsatta Tokyo gezisi planlatacak yeni Gaspar Noe filmi “Enter The Void”; izleyen herkese hoş ya da değil, olağanüstü deneyimler yaşatacağı garanti bir yapım.
Filmin etkisini azaltmamak adına izlemeden hakkında hiçbir şey okumamak en iyisi.
“Boşluk” filminde beni en çok heyecanlandıran, uzun süre sonra sinemanın halen görsel anlamda başımı döndürebiliyor oluşu. Ne kadar sinefil olursak olalım uzun aralıklarla da olsa; birbirinin kopyası, her saniyesi önceden belli ve aynı şeyi geveleyen görüntü yığınları arasından bu film gibi görülmemiş şeyler bulabilmenin verdiği mutluluk.
İsminin ne anlama geldiği konusuna ilk sahnede “uçaktan boşluğa düşmek” şeklinde cevap veren Gaspar Noe biraz sonra bizi “Boşluk” adında bir bara götürüp filmin adı buradan gelmiş diye düşündürüyor. Başına gelen olay sonrası boşlukta süzülmeye başlayan karakteri görünce, filmin isminin orijini yeniden değişiyor ve bu kez daha sağlam bir kavrama bağlansa da yapımın finalinde “Boşluk” ’un ne olduğunu ilk kez tam olarak anlıyoruz. Baştan beri tüm veriler doğru aslında. Tek fark, kelimeler her açıklanışında daha geniş anlamlar yükleniyor oluşu. Filmin bütünü gibi. “Enter The Void” sürdükçe anlamı artıyor. Minimalist sinemanın uzun uzadıya durağan görüntüler gösterip sonunda ruhani bir mana yüklenmesi gibi bir şey değil bu. Her sahne kendi içinde başlayıp biten bir kısa film kadar bütünlüklü. Her sahneye eklenen bir sonraki sahne, hem kendi başına hem de önceki ile birleşince anlamlı. İki saatten uzun süre izlediğimiz filmin tüm sahneleri için hem tekil hem de toplamda aynı şey geçerli. Bu, inanılmaz bir dinamik.

Yönetmen Gaspar Noe yedi yıl önce gösterime soktuğu ikinci uzun metrajı Irreversible(2002) ile Cannes’de Altın Palmiye için yarışmış, dünya çapında ses getirmiş ve filmden yarıda çıkmak, filme dayanamamak, kaçıncı dakikaya kadar izleyebildiğini belirtmek moda olmuştu.
Filmin ortalarında yer alan ve Monica Bellucci’nin kurgusuz, tek çekim görünen tecavüz sahnesi herkesin diline düşmüştü. Sondan başa ilerleyen yapısı nedeniyle olayların olduğu ilk perdesi başyapıt niteliğindeki film; izlediğimiz ikinci, kronolojik olarak ilk yarısında ise hafif porno tadında karakter tanıtımları nedeniyle sıkıntı vericiydi.

BUNDAN SONRASINI İZLEMEDEN OKUMAYIN!
Tarantino’nun tüm zamanların en iyi jeneriklerinden biri ilan ettiği ve filmin tümüne yayılan neon ışıklardan esinlenmiş iki dakikalık açılışın ardından Tokyo’da bir dairenin balkonuna konuk oluyoruz. Olayları 24 dakika boyunca tavizsiz şekilde başkarakterin gözünden, üstelik kesme olmadan izlemeye başlıyoruz. Onunla birlikte gözümüzü de kırpıyoruz.
Sevgili sanılmaya müsait çift, kardeş çıkıyor. Kız evden çıktıktan sonra erkek kardeş uyuşturucu alıyor. Onunla birlikte kafamız güzel olana dek ışığın, gölgenin, rengin ve seslerin arasında yüzüyoruz. Genç adama bir telefon geliyor. Elindeki uyuşturucuyu ‘Boşluk’ adlı bara getirmesi isteniyor. Tuzak olduğu anlaşılan davet sonrası genç, barın tuvaletinde polis tarafından vuruluyor ve ruhu bedenini terk ediyor.

Hayatının gencin gözlerinin önünden film şeridi gibi akması ve ruhunun tepeden geriye kalanları gözlemesi üzerine kurulu görsel yapı, işi bu çıkış noktasından alıp en uç noktalara dek götürüyor. Ölümden sonraki 19 dakika, ölen karakterle birlikte yine kesme olmadan(elbette var ancak yok gibi kurgulanmış) boşlukta gezinip, cinayeti sonrası yaşananları onun gözünden görmeye devam ediyoruz. Hayatının film şeridi gibi geçmesi yaklaşık 40 dakika sürüyor. Bu bölümdeki yaratıcılığa hayran kalmamak elde değil. Film son saatinde ise iyice raydan çıkıp birçok şey deniyor, hepsinde de başarılı oluyor.

Kamerayı öyle bir açıya yerleştireyim ki seyirciyi rahatsız etmeyeyim çıkışlı kürtaj sahnelerine inat, yüzde yüz prosedüre uygun bir kürtaj sahnesi var filmin. İzleyicinin şok olması muhtemel sahne kendini kaptırıp zaten büyülenmiş kişilere her gün gördükleri bir şeymiş gibi de gelebilir.

Porno endüstrisinin bile akıl edemediği ‘vajinanın içinden izlenen penis penetrasyonu’ sahnesi yüzümüze boşalan spermlerle bizi yola çıkarıp kadın yumurtalıklarına kadar götürüyor.

Filmin sonlarına doğru herkesi şaşırtacak bir gelişme oluyor. Ardından karakterin “bir rüya gördüm” diye açıkladığı bu durum, rüya olduğu belirtilmese anlaşılamayacak ayarda. Bu örnek aslında bütün filmin nasıl tonlarda gezindiğini gösteriyor. Yer yer başı dönen izleyiciye şu anda kimi izlediklerini hatırlatmak için isimlerin fısıldanma sebebi de bu.

Emzirme ve erkeklerin kadın memesine düşkünlüğü üzerine yazılan tezleri de görselleştiren Noe, bugüne dek bebek yapmak üzerine yapılmış en iyi filme de imza atıyor.

Filmin kusursuz olma yolunda ayağına takılan tek engel, kesme yapmamak uğruna şehirde bir yerden başka bir yere boşlukta süzülerek yol alan karakterinin gözünden Tokyo sokaklarını kuşbakışı gösterme tercihinin seyahat sayısı arttıkça sıkmaya başlaması. Binalar arasında mekik dokuyan ruhun seyahat hızı da aynı seyrettiğinden, David Fincher acaba yeni filminde böyle bir sahneye yer verir mi diye beklediğimiz türden efektlerin yüzlercesine şahit olmak sonunda yorucu bir hal alıyor.

Bitmesine beş dakika kalana dek asıl amacını gizleyen “Enter The Void”, 161 dakikalık bu hipnotize edici yolculuğu yeniden anlamlandıran finaliyle de ayakta alkışlanmayı hak ediyor.
4 Ocak 2011 Salı
THE KIDS ARE ALL RIGHT (2010) by LISA CHOLODENKO **

Tanımadıkları bir vericiden aldıkları spermle ikisi de ayrı ayrı gebe kalan lezbiyen çift Nic (Annette Bening) ve Jules (Julianne Moore) biri 18 diğeri 15 yaşında iki çocuk sahibidir.
Küçük kardeş Laser’in ablası Joni’den üniversiteye gitmeden önce bir isteği vardır. Kendi yaşı tutmadığı için arayamadığı biyolojik babalarını araması. Joni kardeşinin isteğini yapar, çocuklar varlıklarından haberdar bile olmayan babaları Paul (Mark Ruffalo) ile tanışırlar. Beklediklerinin aksine; biri doktor diğeri mimar olan annelerine kıyasla okumamış ancak hali vakti yerinde, zevk sahibi ve seksi bir bekâr baba bulurlar karşılarında. Yaptıkları ortaya çıkar, anneler durumu öğrenir ve sperm donörleri ile onlar da tanışırlar.
Son yıllarda iyiden iyiye moda olan arızalı aile komedi-dramları için güzel bir çıkış noktası var sayılabilecek The Kids Are All Right; ne kötü niyetli bir eşcinsel alt kültür sömürücüsü, ne de iyi niyetli bir küçük bağımsız.

Filmin yönetmeni HBO dizileri Six Feet Under ve Hung için birer bölüm yönetmiş, çerez parasına mal ettiği üç uzun metrajı ünlü oyuncularına rağmen ses getirmemiş 46 yaşındaki Lisa Cholodenko. Bu dördüncü uzun metrajını da yine ortalamanın çok altında bir maliyetle kotarmış olan sinemacı, filmdeki saçına ve giyimine kendi gerçek hayatındaki şekli verdiği başrol oyuncusu Annette Bening’in ve Julianne Moore’nin üstün performanslarına sırtını dayamış görünüyor.
Kolayca formüle edilebilecek sinopsisine senaryolaştırma aşamasında hiçbir yaratıcılık katamayan Cholodenko; aldığı 4 Altın Küre adaylığını “yılın bağımsızı” kontenjanından kapmış gibi duruyor.

Bu filmden sonra rol aldığı Alice In Wonderland(2010) sayesinde hep Tim Burton’un Alice’i olarak hatırlanacak Avustralyalı Mia Wasikowska’nın canlandırdığı evin ablası Joni’nin filmin başlarında verilen üniversiteye gidecek olması bilgisinin filmin son dakikalarında gereksiz uzatmalarla perdeye getirilme çabası gibi ana hikâyeden bağımsız ve işe yaramayan sahnelerle dolu yapım; sıkıcı olmasa da tat vermiyor.
Çocukların büyürken yaptıkları hataları, lezbiyen bir çift olmanın zorluklarını, aile sahibi olmanın önemini anlatmaya çalışırken bir taraftan da lezbiyenlerin gay erkek pornosu izleyerek kendilerini tatmin etmeleri gibi sahnelerden komedi uman yapı; senarist-yönetmen Cholodenko’nun aklına ne geldiyse peliküle aktardığı hissini veriyor.

Hiçbir anında komik olmayı başaramayan, taze cümle kuramayan, Annette Bening’in 3 kez aday gösterilip alamadığı Oscar’ı bu kez kucaklamak istediği için oynadığı aşikâr olan vasat bir film. Öyle olmaya soyunsa da kesinlikle yılın Little Miss Sunshine(2006)’ı değil.
26 Aralık 2010 Pazar
BAKİR e-TÜRKİYE

Türkiye’de hangi bekâr erkeğe sorsanız düzenli bir seks hayatından bahsediyor. Hangi bekâr kıza sorsanız da bakire olduğunu ima ediyor. Peki, bu bekâr erkekler kiminle seks yapıyor?
Yirmi yaşında bekâr bir erkek altı ya da sekiz farklı kızla birlikte olduğunu anlatıyor. Hadi bunun yarısını abartıyor diyelim yine de elimizde üç dört farklı hikâye kalıyor. Elbette Türkiye bir Avrupa ya da Amerika değil. Cinsel devrimini henüz gerçekleştirmemiş (görünen) bir ülke. O halde elimizde iki seçenek kalıyor. Ya erkekler yalan söylüyor ya da kızlar bakire numarası yapmayı her zamankinden daha iyi beceriyor.
Mesela yirmi yaşındaki bir asker arkadaşım İstanbul’da çalıştığı işyerinin yanındaki dükkânda çalışan kendi yaşlarındaki kızın iki-üç günde bir patronlar gittikten sonra kendisini ziyaret ettiğini anlatmıştı. Bir diğer asker ise Bolu gibi 140000 nüfuslu küçük bir şehirde iki haftada bir yarım gün çarşıya çıktıklarında mutlaka birini bulduklarını, üstelik üç arkadaş çıktılarsa üçünün de ayrı ayrı kızlar bulabildiklerini ve o gün yetişmezse bir sonraki çarşı izinlerinde mutlaka birlikte olduklarını anlatmıştı. Başka bir şehirde yaşadığı ve askerliği bittiği anda geriye dönmeyeceği aşikâr, işsiz güçsüz bakımsız ve “çok güzelsin” demesinin tek sebebi hormonları olan, yedirip içiremeyen, sürekli arayamayacak olan, tek amacı akşam 17.00’de birliğine teslim olmadan önce biraz kadın tenine dokunmak olan paçoz askerlere “evet” diyen kızların sayısı o kadar fazla ki. Bir de daha mantıklı adaylara evet diyenlerin sayısını düşünün. Şimdi bu sayıyı ülkemizdeki evli olmayan reşit toplam hanım sayısından çıkarın. Şimdi elinizde tuttuğunuz birkaç bakireye iyi bakın, her an soyları tükenebilir.
Bu yazdıklarımdan bekârete saygı duyan biri olduğum anlaşılmasın. Benim zerre umurumda değil. Ancak bakire diye ağaca çıkan, bunu namus meselesi haline getiren, helal süt emenlerin içinde tutması gerektiğine inanan Türk erkeklerinin kafalarına soru işareti koymak istiyorum. Sizin gördüklerinizi, arkadaşlarınızın anlattıklarını, geçen zamanı bir hesaplayın ve filmlerde gördüğümüz gibi hayatlarımız olmaya başladığını kabullenin.
Gerek dini inançları, gerek çocuksu ruh halleri nedeniyle cinsel yaşam için evlenmeyi bekleyen erkeklerimizin ve kızlarımızın da olduğunu inkâr etmiyorum. Yirmi bir yaşına gelip hala “ağzı pis olmuyor mu, nasıl öpüyorsun” diyen ya da penis dediğin anda masayı terk eden kızların ve erkeklerin ülkesi hala burası. Ancak internet bu kadar yayılmış, cinsel içeriğe ve eşe ulaşmak birkaç dakikalık işler olmuşken; Türkiye bekâretini internet sayesinde kaybededururken biraz daha gerçekçi olalım.
Mahrem sırlarımızı ve anlarımızı en yakın arkadaşlarımızın yargılayıcı bakışlarına maruz kalmamak adına hep yabancılarla paylaştığımızı itiraf edelim.
29 Ekim 2010 Cuma
MäN SOM HATAR KVINNOR (2009) by NIELS ARDEN OPLEV ***

İsveçli yazar Stieg Larsson’un “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” anlamına gelen ancak ülke dışına “Ejderha Dövmeli Kız” şeklinde pazarlanan üç kitaplık Millennium serisinin kendi ülkesinde orijinal adıyla çekilmiş ilk filmi; kitabın popülaritesi sayesinde dünya çapında gösterim imkânı buldu. Bir anda İsveç edebiyatına gözlerin çevrilmesini sağlayan seri, ardı ardına birçok dile çevrildi ve küçük çaplı fenomene dönüştü. Filmin gücünü görebilmek adına kitabı okumadan izlemeyi tercih ettim. Şunu söyleyebilirim ki; böyle bir kitabın varlığını bilmeyenler, filmin roman uyarlaması olduğu anlayamazlar. Bu da büyük bir övgü sayılabilir.
Hollywood’un popüler romanları vakit kaybetmeden sinemaya uyarlayıp daha çok para kazanmak istediğini biliyoruz. Son dönemin en bilinen örnekleri olan Dan Brown’ın The Da Vinci Code ve Angels&Demons romanlarını beyazperdeye taşıyan Ron Howard’ın başarısızlığı ortada. Yüzlerce ayrıntı içeren kitapları olduğu gibi filme almaya çalışan yönetmen hem kitabın heyecanını yok etmiş hem de sinemanın gereklerini yerine getirememişti. Sadece kitabı bilenlerin takip edebileceği hızda görselleştirdiği The Da Vinci Code(2006) filminde karakterlerin bırakın durup insani bir tepki vermeyi, şöyle bir kameranın önünde arz-ı endam edecek vakitleri yoktu. Angels&Demons(2009) denemesinde bu hatalarını azaltmış ancak bu kez de romanın iyi kısımlarını çöpe atmıştı.

Ejderha Dövmeli Kız’ın Niels Arden Oplev uyarlaması ise baştan perde için yazılmış gibi duruyor. Karakterlerin durup düşünecek, olayları araştıracak vakitleri var. Oyuncuların duygusal tepkiler verebilecekleri, karakterlerini ete kemiğe büründürebilecekleri uzun sahneleri var. Ve bunca sessiz geçen, gördüklerimizi sindirmemize izin veren sahneye rağmen hiçbir şeyi atlamış hissine kapılmıyoruz. Bu nasıl oldu demiyoruz. Film, kendi eksiksiz öyküsünü yaratabiliyor.
Romanın orijinal adının neden öyle olduğunu öykü ilerledikçe daha iyi anlıyoruz. Kadınlara sırf kadın oldukları için kötü davranan, aşağılayan, istediklerini yapabileceklerini düşünen ve öldüren erkeklerin dünyasını anlatan Larsson’un romanının belki de filmde en eksik kalmış duygusu bu.

İşin ilginç yanı, David Fincher’ın kariyerinin ilk yeniden çevrimi için bu filmi seçmiş olması. Zaten başarılı bir uyarlamaya sahip ünlü romanı, dolayısıyla filmi yeniden çeken Fincher’ın bunu neden yaptığını filmini görene kadar anlamlandırmamız mümkün olmayacak gibi. Başka kim çekiyor olsa sebep ortada olurdu ancak Michael Haneke’nin Funny Games(2007)’i kare kare yeniden çekmesiyle birlikte Hollywood’un son yirmi yılda yaptığı en nedeni bilinmez yeniden çevrimin bu olduğu kesin.
11 Ekim 2010 Pazartesi
11.10.1999 - 11.10.2010
İlla ki yazmam gerek diye düşünmüyordum. Yeni odamdayım. Hayatım boyunca bir daha hiçbir 11 Ekim 1999’u içinde yaşama ihtimalim olmayan odamda. Bir daha görme ihtimalimin çok az olduğu biriyle. Arkasından vuran sarı ışığın bozuk gözlerime iyice görünmez kıldığı heybetiyle. 11 yıl oldu. 11 yıl önce bugün hayatım düzeltilemeyecek biçimde bozuldu. Ömrümce en çok sevdiğim kişi olarak kalmaya mahkûm kişi 11 yıl önce bugün beni sevdiğini itiraf etti. İkimizin de hayatı mahvoldu. İkimiz de yalnızlığa mecbur kaldık. Birlikte olmamız imkânsız, başkasını sevmemiz daha da olanaksızdı. Sekiz yıl sürdü. Sekiz yıl aşk ve nefret. Sonunda beni azat etti bütün o acılardan. Evine kapanıp kimsesizliğe teslim oldu. Beni sosyal zehirlenmelere itti. O hiç kimsesizce yalnız kaldı, ben onlarca yatak hikâyesiyle. Öyle böyle 11 yıl oldu. O yalnızlığıyla devam ediyor yoluna, ben yarım yamalak gördüğüm vücutlardan medet umuşlarımla.
Çok isterdim beni öptüğü fotoğrafı koymayı şimdi kenara. Onun da benim de hayatım aydınlanmamacasına kararsın diye. Yemiyor.
Onun için yazdığım senaryonun ilham kaynağı binlerce kez baştan çalar bu gece.
Otlarım yanar
Sensizlik nadasında toprağım
Birazcık dinlensin
Büyüsün, yeşersin
Gelmeyişin
Hiçbir şey diyen bir cümlenin ortasına terk edilmiş bir kelimeyim
Öznesiz
Zamansız
Zarfsız
Mektupsuz
Adressiz
Dört yanım hasret
Unutulmuş bir ada gibiyim
Açıklarımda batmış yüz binlerce gemi
Limanım yorgun yastan
Seni arar durur bir kör ebeyim, çık ortaya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti
Çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur, ürker tenhalığım; kıskanır, ağlar belki
Ama ben ağlayamazsam gücenme ne olur
GÖZLERİM BİTTİ
Çok isterdim beni öptüğü fotoğrafı koymayı şimdi kenara. Onun da benim de hayatım aydınlanmamacasına kararsın diye. Yemiyor.
Onun için yazdığım senaryonun ilham kaynağı binlerce kez baştan çalar bu gece.
Otlarım yanar
Sensizlik nadasında toprağım
Birazcık dinlensin
Büyüsün, yeşersin
Gelmeyişin
Hiçbir şey diyen bir cümlenin ortasına terk edilmiş bir kelimeyim
Öznesiz
Zamansız
Zarfsız
Mektupsuz
Adressiz
Dört yanım hasret
Unutulmuş bir ada gibiyim
Açıklarımda batmış yüz binlerce gemi
Limanım yorgun yastan
Seni arar durur bir kör ebeyim, çık ortaya ne olur yaralarım iyileşsin
Çok zaman geçti
Çok zaman geçti
Haber vermeden gelme ne olur, ürker tenhalığım; kıskanır, ağlar belki
Ama ben ağlayamazsam gücenme ne olur
GÖZLERİM BİTTİ
6 Ekim 2010 Çarşamba
KIŞLIK
Kışlık hiçbir şeyim yok. Daha doğrusu kabanım, paltom yok. İki tane var aslında. Biri deri. Deriyi hiç sevmedim. Annem istiyor diye alındı. Çok az giydim, genelde mecburiyetten. Başka siyah üst-dışım yok diye. Beş yıl falan oldu alalı. Bir de mavi bir montum var. Onu alalı on yıl oldu. Onu çok giydim. Şimdi ikisi de sivil evimde. Ben askerdeyim. Hem askeriyede giydiğim beyaz üniformama uyacak hem de beni Bolu’nun soğuğundan koruyacak bir monta ihtiyacım var. Formaya uyması için illa ki beyaz olması lazım. Sivil hayatımda beyaz montla gezmek istemem ama. Askerliğimin bitmesine üç aydan az kaldı. Üç ay için beyaz mont alınır mı. Annem ucuz bir tane al, atarsın diyor. Bir penyeyi ortalama on yıl giyen biri üç ay için alışveriş yapar mı. Yıllarca giyeceğim bir şey almam gerekiyor. Hem eski ikisi yanımda olmadığı için hem de biri çok bayat diğeri çok eski olduğu için. Ama bu sefer çok pahalı bir şey almak istiyorum. En az yirmi günlük maaşım kadar pahalı. Ama o ayarda bir şey beyaz olsun istemem. Siyah olursa şimdi işime yaramaz. İşime yaramayacaksa almanın anlamı yok. Almazsam da Bolu’nun kışında donarak ölürüm.
Anlattıklarım tamamen gerçek. Montlar, paltolar metafor değil.
Eğer buraya kadar okumaya devam ettiyseniz, muhtemelen bu en anlaşılır yazımın nereye varacağını ve neden bu kadar anlaşılır yazdığımı merak etmişsinizdir. Tekrar düşünün. Zaten size doğrudan anlatabileceğim konuları neden bloğuma yazayım ki.
Anlattıklarım tamamen gerçek. Montlar, paltolar metafor değil.
Eğer buraya kadar okumaya devam ettiyseniz, muhtemelen bu en anlaşılır yazımın nereye varacağını ve neden bu kadar anlaşılır yazdığımı merak etmişsinizdir. Tekrar düşünün. Zaten size doğrudan anlatabileceğim konuları neden bloğuma yazayım ki.
KULAK MEMESİ
Öyle kulak memesini falan yalamak değil, sadece kocaman yanaklarını öpüp okşamak istiyorum.
25 Eylül 2010 Cumartesi
GELECEĞİN YOK SENİN
TOO MUCH INFORMATION
Bu ülkenin sokaklarında ne kadar çok kafayı kırmış erkek var biliyor musunuz? Yaşadıkları varoş mahallelerin ve yararsız testosteronlarının baskısıyla küçük yaşlarda dövüş sporlarıyla ilgilenmeye başlamış, soyundan geldikleri babalarının ağabeylerinin dayılarının ya da amcalarının körüklemeleriyle öfke dolmuş ne çok genç var. Kızlara evde oturmaları öğretilir ve herkes bundan bahsededururken, erkeklerin yönlendirildikleri taraf daha az beyin ve daha fazla kas-teknik koordinasyonu gibi görünüyor.

Lisanslı bir dövüş sporları icracısının ellerinin silah sayıldığını ve dört kişiden azıyla aynı anda dövüşürse silahlı adam yaralama suçundan mahkemeye sevk edilebileceğini biliyor muydunuz? Elbette bu silahlı(!) gençler bu kanunu şehir efsanesi sanmaya devam edip savunmasızlara saldırmaktan geri durmuyorlar. Yeri gelir de bir polisimiz işini doğru yapar, dava açılması için önayak olursa da ülkemin en nefret ettiğim özelliği olan torpil mevzusu devreye giriyor. Tanıdık, yoksa tanıdığın tanıdığı araya giriyor ve bu kuş beyinli ölüm makineleri yırtıyor. Olan; aklını kullanırken kaslarını ihmal etmiş, toplumun refahı için ömrünü okumaya yazmaya araştırmaya adamış, yine bu cahil B sınıfı erkek kahramanlar başta olmak üzere kamu yararına ve hizmetine adanmış hayatlar yaşayan selim insanlara oluyor.

Toplumun bu kabadayılardan arındırılması lazım. Elbette kimsenin elinden spor yapma hakkı alınamaz. Hatta sağlıklı nesiller için oldukça gerekli bir uğraş. Fakat bunu iyi niyetli, başkaları spor salonunda bedenini geliştirirken ders çalışan, medeniyeti ilerleten insanlar üzerinde kullanamamalılar. Ne yazık ki yetersiz kanunlarımız, etkisiz cezalarımız ve kanun koyucuların hep “dayılarla” susturulabilmesi acıklı. Yapılanın yapanın yanına kar kaldığı bu düzen çıldırtıcı.

Cezaların katılığı ve uygulanma hızı ile caydırıcılığı açısından Türk Silahlı Kuvvetleri mükemmele yakın bir emsal. Bu kabadayıların egolarının törpülenmesi açısından da mecburi askerlik olmazsa olmaz bir süreç. Okuyup bir yere gelmiş insanlara saygı duymayı öğrenebilecekleri, kabalığın, dayılanmanın, kaybedildiğinde üzülecek şey içermeyen hayatlarının beyhudeliğinin farkına varabilecekleri büyük bir yaşam dersi.

Siz siz olun sokakta sakin kalın. Güvenliğimizin yasalarla korunmadığı, en büyük şehrinin göbeğinde bir deli kadının önüne geleni bıçaklayıp yine de serbest kalabildiği ülkemizde başınızı önünüze eğin. Hayatınızın büyük kısmını adadığınız eğitiminiz ile doldurduğunuz milyon dolarlık beyinlerinizi, beş para etmez serserilerin ellerinin bıçaklarının silahlarının hedefi olmaktan sakının.
Hormonlarının kör ettiği, hayat söndüren erkeklerin dünyasında Kurtlar Vadisi’ni çekmeye devam edenlere de bu gözle bakın.

Lisanslı bir dövüş sporları icracısının ellerinin silah sayıldığını ve dört kişiden azıyla aynı anda dövüşürse silahlı adam yaralama suçundan mahkemeye sevk edilebileceğini biliyor muydunuz? Elbette bu silahlı(!) gençler bu kanunu şehir efsanesi sanmaya devam edip savunmasızlara saldırmaktan geri durmuyorlar. Yeri gelir de bir polisimiz işini doğru yapar, dava açılması için önayak olursa da ülkemin en nefret ettiğim özelliği olan torpil mevzusu devreye giriyor. Tanıdık, yoksa tanıdığın tanıdığı araya giriyor ve bu kuş beyinli ölüm makineleri yırtıyor. Olan; aklını kullanırken kaslarını ihmal etmiş, toplumun refahı için ömrünü okumaya yazmaya araştırmaya adamış, yine bu cahil B sınıfı erkek kahramanlar başta olmak üzere kamu yararına ve hizmetine adanmış hayatlar yaşayan selim insanlara oluyor.

Toplumun bu kabadayılardan arındırılması lazım. Elbette kimsenin elinden spor yapma hakkı alınamaz. Hatta sağlıklı nesiller için oldukça gerekli bir uğraş. Fakat bunu iyi niyetli, başkaları spor salonunda bedenini geliştirirken ders çalışan, medeniyeti ilerleten insanlar üzerinde kullanamamalılar. Ne yazık ki yetersiz kanunlarımız, etkisiz cezalarımız ve kanun koyucuların hep “dayılarla” susturulabilmesi acıklı. Yapılanın yapanın yanına kar kaldığı bu düzen çıldırtıcı.

Cezaların katılığı ve uygulanma hızı ile caydırıcılığı açısından Türk Silahlı Kuvvetleri mükemmele yakın bir emsal. Bu kabadayıların egolarının törpülenmesi açısından da mecburi askerlik olmazsa olmaz bir süreç. Okuyup bir yere gelmiş insanlara saygı duymayı öğrenebilecekleri, kabalığın, dayılanmanın, kaybedildiğinde üzülecek şey içermeyen hayatlarının beyhudeliğinin farkına varabilecekleri büyük bir yaşam dersi.

Siz siz olun sokakta sakin kalın. Güvenliğimizin yasalarla korunmadığı, en büyük şehrinin göbeğinde bir deli kadının önüne geleni bıçaklayıp yine de serbest kalabildiği ülkemizde başınızı önünüze eğin. Hayatınızın büyük kısmını adadığınız eğitiminiz ile doldurduğunuz milyon dolarlık beyinlerinizi, beş para etmez serserilerin ellerinin bıçaklarının silahlarının hedefi olmaktan sakının.
Hormonlarının kör ettiği, hayat söndüren erkeklerin dünyasında Kurtlar Vadisi’ni çekmeye devam edenlere de bu gözle bakın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...










