güney kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güney kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2013 Cumartesi

MI-HWAK-IN-DONG-YEONG-SANG (2012) by TAE-KYEONG KIM **





Bu hafta gösterime giren Ölüm Kapanı (Mi-hwak-in-dong-yeong-sang) ülkemiz perdelerinin en sevdiği olan korku-gerilim türünde bir film. Hem de geldiği Güney Kore’de 15 yaş sınırı almış, sert bir örnek.


Ölüm Kapanı izlerken üzerine düşünmeye fırsat bulamayacağınız bir kâbus. Zaman zaman film olduğunu unutabilirsiniz. Nasıl ki kâbus görürken olayların mantığını umursamaz sadece deneyimi yaşar, uyanınca hatırladığınız bazı kısımları saçma bulursunuz; bu film de öyle. Bitince akıl dışı anlarına gülecek olsanız da, izlerken yarattığı kâbus etkisiyle üzerinize çökeceği kesin.


12 Nisan 2012 Perşembe

STATELESS THINGS (2012) by KYUNG-MOOK KIM ****-


2009 tarihli “Cheonggyecheonui gae” adlı 62 dakikalık bir filmi daha olan Güney Koreli Kyung-mook Kim’in gerçek anlamda ilk uzun metrajı “Stateless Things/Yurtsuzlar” ülkemizde 31. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi. Kyung-mook Kim’in yazıp yönettiği ve kurgusunu yaptığı “Yurtsuzlar” son aylarda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen filmler arasında tek şaşırtıcı olanı.

“Kuzey Kore’den yasa dışı yollarla Güney Kore’ye göç etmiş ve benzin istasyonunda düşük ücretle çalışmakta olan bir genç, kendiyle aynı durumdaki işçi kızdan hoşlanmaktadır. Genç kızın zor durumundan faydalanmaya çalışan tacizci patron çizgiyi aşınca genç erkek adama saldırır ve kızı da alarak kaçmaya başlar.” Bu şekilde özetlenebilecek giriş bölümünü Güney Kore’den sıklıkla gelmeye başlayan göçmen problemi filmlerinden biri gibi kotaran yönetmen, ustalıkla çektiği sahneleri ilgiyle izletse de aynı hikâyeyi dinlemekten sıkılanlar için lafı fazla uzatmadan perdesini karartıyor. Sonra sıklıkla rastlamaya başladığımız, günümüzün en popüler akıllı telefon melodisini duyuyoruz. İlk anda unutkan bir sinemaseverin salondakilere işkencesi olarak düşünülen bu durum hemen sonra filmin ses bandında yer alan bir efekt gibi algılanmaya başlıyor. Perde karanlıkta kalmaya devam ettikçe salonu dolduran izleyicilerin susmak bilmeyen melodiyi lokalize etme ihtiyacı artıyor. Beklediğimiz görüntü geliyor. Az önce sefalet içinde canının derdine düşmüş iki gencin kaçışını izlemiyormuşuz gibi; muhteşem manzaralı, süper lüks bir evde gezinmeye başlıyoruz. Fakat telefon susmuyor. Arka sıralardan geldiğine yemin edecek hale gelen rahatsız izleyici homurdanıp sağa sola bakmaya başladığında çalanın filmin yeni karakterinin telefonu olduğunu görüyoruz. Neredeyse deneysel diyebileceğimiz bu tercih tamamen farklı işleyen ikinci yarıya geçerken önemli bir taşıyıcı özelliği gösteriyor. Devamında, genç erkeklerden hoşlanan evli bir işadamı ve onunla yaşamaya başlayan yeni sevgilisinin seks ve kıskançlıkla dolu günlerine tanık oluyoruz.


“Yurtsuzlar” iki farklı film izletiyor bize. İkinci filmin son anlarında pamuk ipliğiyle bağlasa da öyküleri, hemen ardından gelen ve dakikalar süren tek plan seks sahnesiyle bu durumu akıldan çıkarıyor. Yasadışı göçmenlerin problemlerini izlediğimiz ilk yarıyla, yaşadıkları zenginliğin içinde modern zaman dertleri çeken iki erkeği izlediğimiz ikinci yarı birbirinden tamamen bağımsız duruyor. Ardından en baştaki göçmen genci sokaklarda uzun bir yürüyüşe çıkaran yönetmen perdenin ortasına filmin ismini dev harflerle yazarak bitişi ilan ediyor. İşte ne oluyorsa, salondaki izleyicilerin filmi bitti sanarak dışarı çıkabilecekleri kadar uzun süren bu yürüyüşün ardından oluyor. Yaklaşık yirmi dakikalık üçüncü ve sürpriz bölüm sadece birbirinden bağımsız iki öyküyü bağlamakla kalmıyor, adeta onları tek parça haline getirip yeniden yaratıyor. Bu, “The Sixth Sense/Altıncı His”te Bruce Willis’in ölü olması ya da “The Others/Diğerleri”nde hayaletlerden korkanların sonunda hayalet olduklarının ortaya çıkması gibi değil. “Fight Club/Dövüş Kulübü”nde izlediğimiz iki ana karakterin de aslında Tyler Durden oluşu ya da “The Village/Köy”ün zaman ve mekânla yaptığı muhteşem oyun gibi de değil. Hem onlara selam gönderecek kadar saygılı, hem onlar kadar iyi, hem de söz konusu örneklerin aksine net cevaplar vermekten kaçınarak daha da zenginleşmeyi bilecek kadar kurnaz. Kısacası muhteşem bir finali var “Yurtsuzlar”ın. Başlardaki iyi ama sıkıcı filmi izlemeye tahammül edenlere, ikinci yarıdaki genel toplum ahlakına(!) ters sahnelerde salonu terk etmeyenlere, yaşamından iki saate yakın süreyi onunla ilgilenmeye adayanlara büyük bir sürprizi var. Düşündürücü, şok edici ve tazeleyici.


Herkesin malumu olduğu üzere, sinemada anlatılmayan öykü kalmadı. Yönetmenler muhteşem işler çıkarsalar, teknik ekipler parmak ısırtsalar da senaryolar hep birbirinin türevi. Bildiklerimizin hatırlatılması, yeni yorumları. Kırk yılda bir de işte “Yurtsuzlar” gibi bir film çıkıp seyircinin senaryodan beklentileriyle oynamayı, şaşırtmayı başarıyor. Üstelik bunu sadece hak edenlere yaşatmayı tercih etmek gibi bir sadist yanı var. Ulaşılması, izlenmesi, sonuna dek sabredilmesi güç bir film. Fakat dikkatinizi verirseniz, hele de bir sinema salonunda görme şansına erişirseniz; çıktıktan sonra elinizi ayağınızı titretecek, başka filmler izlerken bile gözünüzün önüne gelecek, haftalarca aklınızdan çıkmayacak bir başyapıt. Sanatsever, ileri görüşlü ve açık fikirli olduğunu iddia eden çağdaş insanların girmesini tavsiye edebileceğim bir sınav.

12 Şubat 2011 Cumartesi

CHUGYEOGJA (2008) by HONG-JIN NA ***


Ülkemizde 4 Haziran 2010 tarihinde gösterime girerek 2010 yılında vizyona çıkan 247 filmden biri olan 2008 yapımı “Ölümcül Takip” sene sonu değerlendirmelerinde bu sebeple geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biri olarak gösterilip durdu.

28.Uluslararası İstanbul Film Festivalinde de seyirciyle buluşan Güney Kore yapımı film; Chan-wook Park başyapıtı Oldeuboi(2003) ve Ji-Yeon Kim imzalı Dalkomhan Insaeng(2005) ile kıyaslanarak heyecan yaratmıştı. Bu iki filmin yanından bile geçemediğini en baştan söylemeliyim.

Filmin en büyük meziyeti; bir polisiyeden beklediğiniz (Hollywood tarafından öğretilmiş) her şeyin ilk 40 dakika içinde olup bitmesi. Kurbanla tanışma, afili bir cinayet sahnesi, katilin aranması, yakalanması ve suçunu itiraf etmesi. İngilizce ismiyle “The Chaser” görevini hızla yerine getirip, yapmak istediklerini bundan sonraya saklıyor.

Öncelikle harikulade bir seri katil portresi çizildiğinin hakkını vermeliyiz. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden Seul’da yaşayan bebek yüzlü iktidarsız katil, polisler sebebin bu olduğunu yüzüne haykırdıklarında bile daha derin motivasyonları olduğunu ima edip kendini yüceltme çabasına giriyor. Gerçekten deli olup olmadığını bile uzun süre anlayamadığımız adam, film kötülerine pek de nasip olmayan şanslar yakalıyor.


Filmin klişelerden yola çıkan öyküsü şöyle: Teşkilattan kovulunca kadın satmaya başlayan Joong-ho Eom(Yun-seok Kim); ortadan kaybolan kızların ondan kaçtıklarını düşünmektedir. Telefon numaraları üzerinden yaptığı küçük bir sağlama sonucunda bütün kaybolan kızların son buluşmalarının aynı kişiyle olduğunu görür. Bu adamın onları kaçırıp sattığını düşünen Joong-ho; Mi-jin Kim(Yeong-hie Seo) adlı kızı kullanarak adama tuzak kurar. İşler planladığı gibi gitmeyince Mi-jin’in hayatını kurtarmak için koşturmaca başlar.

Seyirciyi kolayca avucuna almak adına bildik notalarla başlayan film, bahsettiğimiz 40 dakikanın sonrasında bir süre afallıyor. Bu; başı sonu belli bir senaryo olmasaydı, gerçek hayatta şimdi ne olurdu sorusunu kovalayan yapım gerçekte olabilecek açmazlara girip sıkıcılaşıyor. İkinci perdesini ayırdığı bu çabayı sistemin çıkmazlarını gösterip anlamlandıran yapım; Seul polisinin beceriksizliğini, kanun kurallarının yetersizliğini ve zeki bir insanın sistemin gediklerini bularak nasıl da istediği gibi kanunsuzca at koşturabileceğini hüzünle gözler önüne seriyor.

Hiçbiri iyi olmayan karakterlerin, iyi olduğunu düşündüğümüz şeyler yaptıklarında dahi motivasyonlarının kötü olması; gördüğümüz her şeyin teknolojiye bulaşmadan üç boyutlu olmasını sağlıyor.


Güney Kore sinemasında sıkça rastladığımız gerçek gibi görünen kavga ve dövüş sahnelerinden az da olsa “Ölümcül Takip” ’te de mevcut. Özellikle bu sahnelerde yönetmen kamerasını olayın tam ortasına dikiyor ve izleyiciyi zorluyor. Yine de aşılı bünyeler fazla etkilenmeyecektir..

Ülkemizde de sıkça başvurulan "bir olayı unutturmak için başka bir olayı gündeme getiren medya-devlet kurumları" olgusu da filme yedirilmiş önemli alt metinlerden biri.

Sonuç olarak Chugyeogja; ilk filmini yöneten Hong-jin Na’nın ustalıkla kotardığı, sık rastlanmayan meziyetlerle dolu, dikkat çekici bir yapım. Yine de “İhtiyar Delikanlı” ya da “Acı Tatlı Hayat” bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...