mark wahlberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mark wahlberg etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2013 Salı

BROKEN CITY (2013) by ALLEN HUGHES ***

Bitik Şehir‘in kayda değer oyuncu kadrosundan devleşen olmazken, tiyatro kökenli Brian Tucker‘ın senaryosu filmin diğer tüm öğelerinin önüne geçmiş. Bitik Şehir süslü diyaloglara yüz vermeyen, şaşırtma kaygısıyla yolunu kaybetmeyen, ayakları yere basan ve en önemlisi de gerçekçi bir senaryoya sahip.

"Bitik Şehir" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (18 Ocak 2013) başlığı altında okuyabilirsiniz.

13 Kasım 2012 Salı

#hergunbirfilm -018- TED (2012) by SETH MacFARLANE *-



 
Ne anlatıyor: “Family Guy” dizisinin yaratıcısı Seth MacFarlane ilk sinema filmi “Ted/Ayı Teddy”de hem senaryoya katkıda bulunmuş, hem performans yakalama tekniğiyle Ted’i canlandırmış, hem seslendirme yapmış hem de yönetmen koltuğuna oturmuş. Mark Wahlberg John Bennett adlı, küçükken oyuncak ayısının canlanmasını dilemiş ve bu hayali gerçekleşmiş bir adamı oynuyor. Sorun şu ki, John büyüyor ancak Ted hayatında kalmaya devam ediyor ve git gide edepsizleşiyor. Adam 35 yaşına gelmesine rağmen bütün gün oyuncak ayısıyla alkol alıp ot içiyor.

Mark Wahlberg’in yanı sıra Mila Kunis, Giovanni Ribisi ve Norah Jones da filmde göreceğiniz isimler. 50 milyon dolar bütçeli film 498 milyon dolar hasılat yaptı.

Neden izlenmeli: Mark Wahlberg’in oyuncak ayısıyla kavga ettiği sahne ve Giovanni Ribisi’nin televizyon karşısındaki dansı için.

Nesi eksik: Amerikan kültürüne ne kadar hâkimseniz filmden o kadar zevk alabilirsiniz. Espriler fazla yerel. Cinsel yönelimler üzerine yapılan şakalar rahatsız edici. Filmin cesaret gösteremeyip Hollywood romantik komedi kalıpları içerisinde kalışı tam bir hayal kırıklığı.

#hergunbirfilm : Sosyal ağ Twitter’da sinema yazarı Cem Altınsaray’ın başlattığı bir hashtag. Asıl gayesine ek olarak ben kendi blogumda uzun analizlere girmeden, bugün ne izlesem diye düşünenlere yardımcı olmak amacıyla başladığım yeni yazı dizisinin başlığı olarak kullanıyorum.

20 Şubat 2011 Pazar

THE FIGHTER (2010) by DAVID O. RUSSELL ***


83.Akademi Ödülleri’nin 10 haneli en iyiler listesine girmeyi başaran filmlerden biri de “Dövüşçü”. Olumlu eleştiriler aldığı Three Kings(1999) ve yıldız bir kadro oluşturduğu I Heart Huckabees(2004) filmlerinden hatırladığımız Amerikalı yönetmen David O. Russell’ın elinden çıkan yapım; Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği boks filmlerinden biri olmaya soyunuyor. Bunu yaparken boks filmlerinin kemikleşmiş şablonuna teslim olsa da, klişelerine yüz vermemeye çalışıyor.

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan yapım, Mark Wahlberg’in rüya projesi olarak lanse edildi. Aktörün 18 yaşından beri şahsen tanıdığı Micky Ward isimli boksörün yaşam öyküsünü filme almak için beş yıl uğraştığı biliniyor. Bu süreçte yönetmenlik koltuğu için Martin Scorsese ve Darren Aronofsky’nin ismi geçmişti. Aronofsky sonunda Black Swan(2010)’ı tercih etti ve bu filmin yapımcı kadrosunda yer aldı.

İrlanda asıllı Micky Ward(Mark Wahlberg) yeteneği tartışılmayan ancak annesi Alice(Melissa Leo) ve üvey abisi Dicky Eklund(Christian Bale)’un yaptığı yanlış tercihler nedeniyle kariyeri bir türlü ilerlemeyen genç bir boksördür. Denkleri bütün yıl maaş alarak idman yaparken o hayatını finanse etmek için ek işler yapmak zorunda kalır ve yeterince hazırlanamadığı maçlarda genelde yenilir.


Ünlü boksör Sugar Ray Leonard’ı (filmde kendini canlandırıyor) yenip, yaşadığı Lowell kentinin kahramanı olan Dicky; formdan düşmüş ve uyuşturucu bağımlısı olmuştur. Üvey kardeşini sevse de antrenmanları aksatır ve annesiyle birlikte hiç kimseye faydası olmayan kararlar alır. Bir gün işler hepten kötüye gider ve Micky’nin eli kırılır, Dicky hapse girer.

Üniversiteyi yarım bıraktıktan sonra barda çalışmaya başlamış Charlene’nin(Amy Adams) hayatına girmesi ve babasının annesinin karşısında durma cesareti göstermesi ile Micky için işlerin rengi değişmeye başlar.

The Fighter; ailenin ve boks dünyasının medya ilişkilerine çokça yer veriyor. Açılış ve kapanış sahnelerinin röportaj formatında olmasının yanı sıra filmin ilk yarısı Amerikan HBO kanalının ailenin hayatını filme almasının etrafında şekilleniyor. Dicky; ringlere geri dönüşü ile ilgili bir belgesel yapıldığını düşünse de, HBO gerçekte uyuşturucu müptelalarının düştükleri durumları anlatan bir program hazırlamaktadır. Bu durumun ortaya çıktığı dakikalar, filmin de yükselişe geçtiği en başarılı anlara denk geliyor.

Oscar listesinin en dinamik filmlerinden biri olan The Fighter, ringde fazla vakit geçirmemekle birlikte dövüş sahnelerini detaylı göstermeyi de sevmiyor. Wahlberg’in yıllarca çalışıp dublör kullanmadan oynadığı sahnelerin çoğunu maçı anlatanların cümleleriyle algılıyoruz. Bu, yönetmenin bir tercihi olmanın yanı sıra yine yönetmenin dövüş sahnelerinde heyecan yaratamamasının kurtarıcısı olmuş gibi duruyor.


Mark Wahlberg ne kadar uğraşmış olursa olsun Micky Ward karakterinde öne çıkamıyor. Kötü bir oyuncu olmasa da detaylandıramadığı mimikleri bu durgun adamın yüz ifadesini veremiyor. Ailesini çok seven, bunun için söz hakkından bile feragat etmiş Micky’nin çekingen, içine kapanık, yalnız ringde ortaya çıkan karakterini izleyiciye inandırıcı kılamıyor.

Christian Bale ise yine şaşırtıyor. Son iki Batman filminin başrol oyuncusu, The Machinist(2004)’dekine benzer fiziksel bir değişim gösterdiği bu rolüyle Altın Küre dâhil çok sayıda ödül topladı yurt dışında. İlk kareden itibaren önceki rollerini unutturup Dicky Eklund olarak karşımıza dikiliyor.

Filmin belki de Bale’den bile üstün performans sergileyen sanatçısı ise Melissa Leo. O da şimdilik Altın Küre ile taçlandırıldığı anne rolüyle son üç yılda ikinci Oscar adaylığını aldı ve bu kez karşısında durabilecek bir rakibi yok. Aynı kategoride yarıştığı filmin diğer oyuncusu Amy Adams da hiç fena değil ancak heykel için biraz daha beklemesi gerekiyor.

Yönetmen David O. Russell, farklı tercihleri ile Akademi’nin yüz vermesi zor görünen bir yapı kurmuş. Yer yer başarılı olsa da bütün film için işlediğini söylemek zor. Bazı sahneler o kadar sarkıyor ki, başından sonuna birkaç ton değişimi yaşanıyor ve başarılı oyuncular bile bu sarkmaların altında eziliyor. Böyle anların müsamere gibi görünmemesini sağlayan kurgucu Pamela Martin de bu zaferi nedeniyle Oscar adaylığı kapmış olmalı.

Filmin bir diğer takdir ettiğim yanı ise hapishane sahnelerinde de klişelere yüz verilmemiş olması. Bu kısımlar yalnızca gerçek öyküde olduklarından filmde kendisine yer buluyor.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...