kahramanmaraş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahramanmaraş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2014 Çarşamba

2014 YILINDA EN ÇOK…





Dalga geçtiğim: Yaşlandıkça kimseyle dalga geçmez oldum
Sinirlendiğim: İşini yapamayan, sorumsuz ve kapasitesi düşük insanlar
Tiksindiğim: Kamplaşan sinema yazarları
Müptelası olduğum: Seks
Elde patlayan teknoloji: Akıllı binalar
Bezdiğim: Son iki ay için de olsa her sabah işe gitmek
Sıkılarak izlediğim: Penny Dreadful
Arabada günlerce dinlediğim: Bu yıl iyi albüm bulamadım
Mutlu olduğum yer: İstanbul
Daraldığım yer: Kahramanmaraş
Beni üzen: Hala aynı rüyaları görmek
Yapmam diye diye yaptığım: Ailevi engellere rest çekmemek
Beni gururlandıran: Maraş’tan kurtulmak
Köşe yazılarını beğendiğim: Yiğit Karaahmet
Özlediğim dizi: Breaking Bad
Ayrılırken üzüldüğüm: Amsterdam
Severken soğuduğum: Geri kalan mümessiller
İmrendiğim: Kerem Sanatel
Büyülendiğim manzara: Eiffel’den Paris
Gitmek istediğim ve gidemediğim: Barlar
Her gün yediğim: Ton balığı
En çok içtiğim: Süt
Ruhumu sakinleştiren: Yatağım
Hiç özlemediğim: Kahramanmaraş
Aldığım en büyük karar: Aile Hekimi olmak
En büyük pişmanlığım: Daha fazla borç vermek


2013
2012 2011 2010 2009

12 Kasım 2014 Çarşamba

Eski Yazı

Bir ağlasam o kadar iyi gelecek ki.



Ne zaman durdum. İlerlemenin zorunlu olmadığı ilk anda.



Sanırım kimseyi sevmiyorum şu ara. Kendim dahil.



24 saatin yetmemesini sağladığım rutinim harika. Beni hızla ertesi güne taşıyor.



Cahilim yaşıma göre, bunu beklemiyordum.



Ne birini asansörde öpücüklere boğmayı öğrendim, ne Turgut Uyar'ı.



Yollarda geçen hırssız yıllar. Yerinde sayan gidiş gelişler.



24'te sempatik görünenler 31'de acıtıyor.



İlerlemenin olmadığı yerde ölüm bekliyor.



Mutluluğu aşk, mutluluğu Oscar sandığım yıllar geride kaldı.



Üretim yok, fayda yok. Her saniye daha çekilmez, daha çekemez oluyorum. Tüm duyularım gece gündüz açık ve algılamakta, yoruluyorum.

14 Eylül 2014 Pazar

30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)





Haziran sonunda daha önce yapmam gereken çok önemli bir şey yaptım.

Sabah Bayrampaşa’da uyanıp öğleden sonra Menzelet barajında çalışmak gibi rutinlerim oldu. Spora onar, on beşer günlük aralar vermek zorunda kaldım. İkinci kez orucu atladım. Evimin dekorasyonuna eğilmeye başladım. Sokak ortasında buluşmalar yaşadım. Çok uzaktan biri geldi. Benimle ilgili en temel şeyi bilmeden bana güvendi. İstanbul’un yabancısı sayılırdı. Arkadaş gibi gezdirmeye, hoşuna gidecek şeyleri göstermeye çabaladım. Yanımdayken biriyle buluştum. Sonra hep beraber eğlenmeye gittik. İçkisizdik. Onu gösterdim, bunu ayarlamayı önerdim. Hayır deyip durdu. Saat sabaha yaklaşırken dudaklarıma yapıştı. Ben bütün gün kendimi tutarken, o da aynısını yapıyormuş meğer. Senaryo gibi. Metro çalışana dek sımsıkı sarıldık. Yataklarımıza dönüp uyumaya çalıştık. Çok geçmeden kıta değiştirip geri geldi. Sanırım son yıllarda bu kadar duygusal bir dokunuş yaşamamıştım. Beni gerçekten sevebilecek gibiydi. Ben de onu. Bütün tabularımı yıkabilecek gibiydim, o da bir kaçını. Aç susuz birbirimize sarılıp durduk. Bir kez daha anladım ki, her dokunuş iki türlü. Vakit geldi, Külkedisi evine döndü. Çok uzaklara.

En sevdiğim iki dostum ve ailelerinden biriyle Belgrad’a gittik. Önce heyecanlandım sonra hızla sıkıldım ve ertesi gün hiç bitmesin istedim. Döndüğüm gibi, hayatımda izlediğim en yaratıcı tiyatro oyununu izledim. Oyuncu ekibiyle kutlamaya gittim. Kendimi İstanbullu gibi hissettiğim anda Maraş’a dönmem gerekti. Sabahın dördünde kalkıp nefret ettiğim taksilere binerek uçağa yetişme dönemi başladı. Hiçbir zorluk gidiş gelişlerime engel olamadı. Bayramı “Orange: Osage Country”de geçirdim. İlk defa tansiyonum yükseldi. Borcundan utanmayanlara hediye verdim. Yarım milyonluk evime mühendislik hatası nedeniyle klima takılamayacağını öğrendim. “Süper Baba”nın oturduğu yerde oturdum. Karadenizlilerle haşır neşir oldum. Alışveriş merkezinden seks aldım. Aile hekimi olmaya karar verdim. Mirasımı almaya karar verdim. Boktan VAIO’mu satmaya karar verdim. Yeni bir şirkete ortak olmaya karar verdim. Cihangir’den sevgili bulmaya karar verdim. Avam tabakadan uzak durmaya karar verdim. Ve tüm kararlarımı gerçekleştirdim. Bazılarını beğenmedim, iade ettim.

Feci bir düğüne katıldım. Düğünlerle aramdaki mesafeyi iyice açtım. The Babadook adlı harikayı izledim. Bir basın gösteriminde daha adam sandığım sinema yazarlarının zavallılığını gözledim. Yeni yaşıma kesinlikle İstanbul’da gireceğim demiştim, yaptım. Bir yıl daha yaşlandım. Otuz da bitti. Yılın gündemi, şöyle bir bakınca para ve seksti. İlki uzak durmaya çalıştıkça beni sinirlendirdi, ikinci her şeyden kaçış olarak iyi geldi. Çevremdeki sayısız kişi çalışıp kazandığım paraya göz dikti, ucundan kıyısından tırtıklamak için küçük düştü. Ben utandım.


30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)





Aylardan mart. Bir grup arkadaşım var. Aslında birini sever(d)im, diğerleri yanında geldi. Her fırsatta ziyaret ettiğim ve iyi davrandığım bu grup nedense bana karşı ya kayıtsız kaldı ya da sımsıkı sarılmaktan çekindi. Ben de yavaşça yere bırakıp uzaklaşmaya başladım. Ayda bir de olsa iş çıkışı yolumu uzatıp önlerinden geçmeye çalıştım, yılda bir de olsa kendiliklerinden nasılsın demediler. Görüşmeye çalışan, hayır deyip durduğum onlarcasına kıyasla; ne ayıp bana.

Televizyon yapımcıları, şarkıcılar, tezgâhtarlar, emekçiler, sinema mezunu işsizler, çağrı merkezi çalışanları, akademisyenler, öğretmenler, tutunamayanlar… Bir günde üç kişiyle tanıştığım oldu. Bir uçurumun en ucunda gibi, o kadar yoktum ki, görmüyorlardı. Evet, Feridun Düzağaç şarkıları gibiydim yine. Ucuz, basit ve sıradan. Pazara çıkmış gibiydi ipliğim.
Adalar, Küçükçekmece, Tom’s Kitchen, Eataly, İBB Tesisleri, ilçeler, semtler, metro, metrobüs, vapur, bulaşık, çamaşır, bakteri, Snowpiercer.

İstanbul Film Festivali’ne de akredite oldum. Fakat bu bana filmleri Atlas 3’te izlemek olarak döndü ve ne olduğunu anlamadım. Aksanat, Kafka, göz teması kurmaya korkan Twitter delikanlısı, Vialand, Doğa Koleji, Mısırlı misafir ve uçucu maddeler.

Sonra biri âşık oldu bana. Mutfak masamdan geçip gitmesiydi planım. Durduramadı kendini. Kırdım attım kalbini.

Taksicilerden nefret ettiğim kadar RTE’den nefret ediyordum, değişen bir şey olmadı.

1Q84 diye bir roman okudum. Finali hariç hayatımda okuduğum en iyi roman oldu. Gazıyla yeniden okuma sevgisi kazandım, üst üste kitaplar tükettim, hepsini toplasan bir Murakami etmedi. Telefonla anket yapar gibi bir doktorluk işi aldım, çok sinirlendim, çok yoruldum ve bir pisliğini bulup kaçtım. Dünyanın küçük olduğunu ispat ettim. Öyle biriyle tanıştım ki her tarafımızdan tanıdık çıktık. Sonra bir bindim otobüse, bir daha göremedim. İkimiz de dünyanın çeşitli yerlerine savrulup durduk, bir daha aynı odada bulunamadık. Biriyle sırf hayatımı kurtardığı için yattım. Tek başıma 200. kez sinemaya gittim, “Kış Uykusu”na. 

Bir de doktorla tanıştım, ömür geçirilebilecek biriyle. Evinde uyudum, evimde uyumasına izin verdim. Sokaklarda yürüdüm onunla, arkadaşlarımla tanıştırdım, elini tutup kilisede konser dinledim. “Siktir git” dediğim için ayrıldığım ilk insan oldu. Ben ki hayatımda belki de ilk defa bir insana bu cümleyi kurdum. Aferin bana. Sonra da diş hekimlerinin yatakta berbat oldukları şeklinde bir bilgiye vakıf oldum.

Birine gerçekten imrendim. İsmi lazım değil ama en sevdiğim erkek ismi diyelim. Yaşamına, cesaretine, bilgisine, yarattığı fırsatlara, mutluluğuna imrendim. Hiçbiri bozulmasın, hep daha fazlasına sahip olsun istedim.

Siemens’ten klima, Linens’ten perde aldım. İkisi de pişman etti. Hard Rock Cafe’yi sevmedim, Paşabahçe’den çıkmadım, çok acayip bir cesaret gösterip bir şeylere katıldım.

“Nasılsın”, “iyiyim”, “İstanbul’da mısın”, “evet”, “ne zamana kadar”, “pazartesi”, “ben de cuma geliyorum” şeklinde bir telefon konuşması gerçekleştirdim. Söz konusu hafta sonunu bir yıldır bekliyordum. Plana ona yakın insan dâhildi. Her şey saniye saniye ayarlanmıştı. Ne var ki hayır diyemeyeceğim bir sesti telefonun ucundaki. Başka bir arkadaşı daha olduğunu, onunla da takılacağını söyleyince sustum. Ayarlanabileceğini düşündüm bazı şeylerin. Biraz ondan biraz benden giderdi, arkadaşlar fedakârlık yapmak içindi. Ne bindiğini haber etti, ne indiğini. Resmi ve keyfi işlerimi erteleyip beklemeye başladım. Kırk sekiz saat boyunca kendimi ona adadım, fikrimi söylemedim, görmeye geldiği şeyleri vermeye çabaladım. O sırada bir bir bensiz gerçekleşti planlarım. Alınanlar, küsenler, oyunbozan olduğumu düşünenler, içimi yiyen arzularım, kendime verdiğim sözler, kişiliğime sahip çıkmam için içinde olmam gereken etkinlikler birer birer gerçekleşti birkaç adım ötemde. Ben davetsiz misafirimle ilgilendim. Çok da iyi ilgilenemedim elbette, ona da yansıttım muhakkak. Bir ben tanıdığı için anlayamadı. Sonunda gitmem gerektiğini söyledim. Kırk takla atarak, bildiğim tüm kibarlıklarla özür dileyerek, “yine de gitme” diyebilirsin diyerek. Küstü, kırıldı ya da başka bir şey. Kaybettim onu. Bu kadar basitti işte bir insanı kaybetmek. Neden anlasındı ki beni. Yüklediği anlamlar üzerinden yürüttüğü, gerçeklikten kopuk bir ilişkiydi ama güzeldi orada duruşu. Çin vazosu gibi. Ne neden kıymetli olduğu bellidir, ne de günlük hayatta yeri bulunur.

(devam edecek)

 

14 Haziran 2014 Cumartesi

BİR @cinemaximum DENEYİMİ



Sizlere Mars Entertainment Group’a ait bir Cinemaximum salonunda yaşadığım deneyimden bahsetmek istiyorum.



Yer: Kahramanmaraş.
Tarih: 13.06.2014 Cuma 12:00

Nuri Bilge Ceylan’ın Altın Palmiye ödüllü Kış Uykusu filminin ilk seansı için bilet almak istediğimde görevli “filmin süresini biliyorsunuz değil mi” diyerek imalı şekilde uyardı beni. 196 dakikalık süreyi caydırıcı bulacağımı düşünmüş olmalı. Üstelik 226 dakika olduğu konusunda ısrar edip elindeki listesi gösterdi fakat elbette kulak asmadım. Kulak asmayan altı kişiyle birlikte salona geçtiğimde, reklam ve fragmanların bulanık olduğunu fark ettim. Film başlamadan çıkıp fuayede gezinen görevlilere durumu bildirdim ve bu şekilde izlemek istemediğimi söyledim. Ne yazık ki kimse gelip kontrol etmedi ve ilk yarıyı puslu camın ardından bakar gibi izledik. Üstelik görüntünün iki karışlık kısmı perdenin alt-dışına yansıyordu ve perdenin iki karışlık üst kısmı beyaz bir boşluk olarak tüm dikkat dağıtıcılığıyla orada duruyordu. Arada bulabildiğim görevlilere durumu izah ettiğimde içlerinden biri “dünden beri o salon öyle” dedi. Peki, dünden beri öyleyse neden problemli bir projektör ile gösterim yapılmaya, bu hatalı gösterimler için bilet satılmaya devam ediliyor?



İkinci yarı başlamadan sosyal medyadan kuruma durumu bildirdim. İkinci yarıyı da, artık dikkatim kaybolmuş şekilde aynı hatalarla izleyip çıktığımda; işletme müdürü beni kapıda bekliyordu. Elindeki davetiyeyi takdim etmek istedi. Çünkü ona göre filmi bu şekilde izlememin karşılığı bir bilet parasıydı. İşte tek amacı para kazanmak olan bir kurumun özrü. İşte her şeyi maddeyle ölçen kapitalizm. Benim yegâne kaybımın bilet parası olduğunu düşündüklerinden, bununla ödeşmiş sayacaklardı kendilerini. Peki, salondaki diğer altı kişi? Şikâyet etmeyene şeker yok. Benim kadar deneyimli olmayabilirler ya da bunu önemsememiş olabilirler ancak onlara da benim gibi defolu ürün verildi. Önemsemedilerse, hak ettiklerinin bu kadarcık olduğunu düşündüklerindendir. Ama eğer problemleri anlayacak kadar teknik bilgileri yoksa işte o zaman kandırılmışlar demektir.




Keşke bu ilk olsaydı. Daha iki hafta önce ülkenin en lüks sinemalarından Zorlu Center Cinemaximum’a gittik. X-Men: Days of Future Past’ı izlemek istiyorduk ve Dolby Atmos seçeneği sadece burada vardı. Adam başı 26.50TL gibi bir ücret ödeyip koltuğumuza oturduk ancak kopya Dolby Atmos değildi. Çıkınca gişe görevlisine sordum. “O filmin Atmos kopyası hiç gelmedi ki” dedi. Ben ısrar edince müdürünü aradı, o da onayladı. Ama bizim biletimizde, gişedeki satış ekranlarında ve MarsGate adlı online satış sitesinde seansların Dolby Atmos olduğu yazıyordu. Hala. Bile bile insanları kandırmaya devam ediyorlardı. Ben Atmos olmadığını anladığım için şikâyette bulunduğumdan Misafir İlişkileri başlıklı bir e-posta ile iki davetiye gönderdiler. Yine, onlara göre kandırılmanın bedeli paraydı.



Keşke sadece bu son iki olay olsaydı. Bayrampaşa Cinemaximum’da Need for Speed filmini ışık gücü düşük bir projeksiyonla izledik. Arada şikâyette bulunduğum eleman, benim gibi fark edip tartışma çıkarmış iki kişiye paralarını iade etmek üzere gişeye kadar eşlik ediyordu. Randevu İstanbul Festivali’nde Zorlu Center Cinemaximum’da İspanyolca bir film altyazısız oynatılmaya çalışıldı ve çıkanlara Düğün Dernek izlemeleri önerildi. The Hunger Games: Catching Fire filminin Bayrampaşa Cinemaximum 10. salondaki gösteriminde yansı o kadar karanlıktı ki, oyuncuların yüzleri seçilemiyordu…



Son olaya dönelim. Kahramanmaraş şubesinin müdürü lambada sıkıntı olduğunu, filmi durdurursa cihaza zarar verebileceğini itiraf etti. Peki, madem lambada sıkıntı oldu, film başlamadan salona bir görevli gelip “filmi bulanık gösterebileceğiz, kabul etmeyenler ayrılabilir” diyemez miydi? Böylece razı olanlar kalır, diğerleri tamir edildikten sonra gelirdi. Nuri Bilge Ceylan gibi bir sanatçının her karesine özendiği eserini 196 dakika boyunca çamur gibi görüntülerle izlemek istemezdim belki, ne dersiniz? Ya da reklam ve arayla birlikte harcadığım dört saatimi başka türlü değerlendirebilirdim.

Cinemaximum şu sıralar ülkedeki her iki salondan birinin sahibi. Hızla yayılan şirket ne yazık ki kontrolsüz büyüyor. Ya iç denetim eksik, ya çalışanlar cahil ya da yönetimin amacı sadece para kazanmak. Bu insanlara limon satmadıklarının, bir ülkenin ilgilendiği en popüler sanat dalına ulaşım konusunda aracılık yaptıklarının hatırlatılması lazım. Hoş, limon da satsalardı, kimseye bozuk limon satma hakları olmazdı. Tüccar dediğin dürüst olmakla yükümlüdür. Sattığı malın kalite kontrolünü yapmak zorundadır. Hiçbir alanda güvenilir profesyoneller yetiştiremeyen Türkiye’de keyifle film izlemek de sokakta ölmek de şansa kalmış durumda.

Eskiden haftada üç gün sinemaya giden bir insandım. Şimdiyse yaşadığım yerde Cinemaximum dışında seçenek olmadığından, filmlerin DVD’lerinin çıkmasını bekliyorum. Çok merak ettiğim bir film gösterime girdiğinde bile dişimi sıkıp evde kalıyorum. Çünkü biliyorum ki gittiğim Cinemaximum’da filmi kötü koşullarda izleyeceğim, Twitter’dan şikâyet yazacağım ve aynı cevabı alacağım: “Yaşanılan aksaklık için üzgünüz”.
Serkan Çellik

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...