james franco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
james franco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2012 Cuma

ABOUT CHERRY (2012) by STEPHEN ELLIOTT *




Yazıları The New York Times gibi önemli yayınlarda yer bulmuş, Vanity Fair ve San Francisco Chronicle tarafından dâhice bulunmuş “The Adderall Diaries” dâhil yedi kitap ortaya çıkarmış birinden biraz daha iyisini beklerdik doğrusu.

"About Cherry/Cherry'nin Hikayesi" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (21 Aralık 2012) başlığı altında okuyabilirsiniz.

8 Kasım 2011 Salı

RISE OF THE PLANET OF THE APES (2011) by RUPERT WYATT ***-


Franklin J. Schaffner imzalı 1968 tarihli “Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi”nin öncesini anlatan CGI harikası “Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” aksiyona bel bağlamayan, senaryo odaklı ve oldukça heyecanlı, doksan üç milyon dolarlık bir stüdyo filmi. 39 yaşındaki İngiliz yönetmen Rupert Wyatt ikinci uzun metrajında büyük bir stüdyonun olanaklarını kullanan ancak sisteme teslim olmayan başarılı bir iş çıkarmış.

Film, deneylerde kullanılmak üzere avlanan maymunların görüntüsüyle açılıyor. İnsanların eziyetle kafeslere tıktığı hayvanların çığlıkları ilk sahneden filmin tuttuğu tarafı ilan ediyor. Alzheimer hastası babasını tedavi etmek için son beş buçuk yılını bir araştırmaya adayan bilim insanı Will Rodman(James Franco) sonunda maymun deneklerden biri üzerinde başarıya ulaşıyor ve yeni beyin hücresi gelişiminin yanında zekâ artırımı da sağlıyor. İnsanlar üzerinde çalışmaya başlama izni almak için kurulun karşısına çıktığında talihsiz olaylar meydana geliyor ve işten ayrılıp araştırmasını evde, bebek bir maymun ile babası üzerinde yürütmeye başlıyor. Bebek maymun Caesar’ın yaşamının ilk sekiz yılını on beş dakikalık muhteşem bir kurguyla sunan film, rüştünü burada ispat ediyor.

“Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın en büyük kozu senaryosu. Kahramanlarını tanıtımı ve onların karakterleri üzerinde olaylara bağlı gelişen değişimleri yansıtışı ekonomik, inandırıcı. Bir canlının doğumundan itibaren başına gelen olaylar sonucu şekillenen kişiliğini, doğasının gerekleriyle kurulu düzenin çatışan noktalarında yaptığı seçimleri ve verdiği kararlar nihayetinde gelişen sonuçları göğüslemesini başarıyla yansıtıyor. Üstelik bütün bunları bir insan üzerinden değil, CGI ile yaratılmış bir maymun ile yapıyor. “The Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi” serisinde Gollum karakterini performans yakalama tekniğiyle canlandıran Andy Serkis, “King Kong” filminde Kong’a da aynı şekilde hayat vermişti. Steven Spielberg animasyonu “The Adventures of Tintin/Tenten’in Maceraları”nı da sayarsak Andy Serkis’in en başarılı işinin Caesar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Perdede şimdiye dek gördüğümüz en gerçekçi maymunlar var. Tüylerinin ne kadar ayrıntılı olduğuyla da ilgili değil bu söylem, boş bakmıyorlar-mimikleri jestleri gerçek duyguları var.


Senaristler Rick Jaffa ve Amanda Silver’ın isimlerini en son 1997 tarihli Peter Hyams filmi “The Relic”te görmüştük. On dört yıl boyunca “Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” üzerinde çalıştık deseler de onlara inanabiliriz. Krize dönüşebilecek tüm anları kurtarmışlar. Uzun zamandır bir stüdyo filmi izlerken sonraki hamleyi tahmin edemediğim olmamıştı. İnsan için çocuk oyuncağı görünse de bir maymun bu durumdan nasıl çıkar, şunu nasıl başarır dediğimiz her an senaristler seyirciye tatmin edici cevaplar verebilmiş. Olanlara inanmak için vazgeçmeniz gereken mantık miktarını minimumda tutmayı başarmışlar.

Oyuncu kadrosuna gelince; her filmiyle daha popüler olan James Franco, Caesar’ın tek başrol olduğu filmde varlık gösteremiyor. Herhangi bir aktörün altından kalkabileceği rolde uyumlu fakat parlamıyor. “Dexter” dizisinin önceki sezonunda Arthur Mitchell isimli seri katili canlandırarak kendini hatırlatan, iki kez Oscar adayı olmuş John Lithgow ise Alzheimer hastası baba rolünde inandırıcı.

“Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” 97 dakika içinde orijinal filme leke sürmeyen, seriyi zenginleştirip yeniden popüler olmasını sağlayabilecek, devam filmlerine bile malzeme sağlayan bir öykü ortaya çıkarmayı başarıyor. Keşke iyice ümidi kestiğimiz Hollywood’dan böyle filmler daha sık gelse.

29 Mart 2011 Salı

EAT PRAY LOVE (2010) by RYAN MURPHY **


Elizabeth Gilbert’in aynı adlı romanından Nip/Tuck ve Glee dizilerinin yaratıcısı ve Running with Scissors(2006) filminin yönetmeni Ryan Murphy tarafından sinemaya uyarlanan “Ye, Dua Et, Sev” hiç kimseyi memnun edemedi.

Ryan Murphy televizyonun en yetenekli isimlerinden biri olsa da sinema dünyasında henüz başarıya ulaşamadı. İlk filminden daha kötü denebilecek “Eat Pray Love” neresinden baksanız bir süper projeydi oysa. Onlarca dile çevrilmiş bir çoksatardan uyarlandı, başrolde Julia Roberts var, James Franco, Richard Jenkins ve Javier Bardem gibi aktörler geçit töreni yapıyorlar.

Dünyanın dört bir yanını gezdiriyor bize film. New York, Roma, Hindistan ve Bali’yi cennetten köşeler gibi sunuyor. Evliliğinden mutsuz kadın yazar Liz Gilbert (gerçekte de kitabın yazarı, bu onun hayat öyküsü) tanıdığı şeyleri geride bırakıp uzun bir yolculuğa çıkınca biz de arkasından sürükleniyoruz.

Kitabın anlatmak istediği, tüm zincirlerini kırmış bir kadının içsel yolculuğu ve denge bulma arayışı. Bu uğurda mükemmel evinden, mükemmel işinden ve mükemmel kocasından kaçıp sıcak su bile olmayan, tavanın her an tepesine yıkılma ihtimali olan Roma’da bir pansiyona yerleşiyor Liz. Burada arkadaşlar ediniyor, lezzetli İtalyan yemeklerine veriyor kendini ve kasalar dolusu şarap içiyor. Ne var ki; burada tanıştığı insanlar da ona hep ailenin ve aşkın öneminden bahsediyorlar.

İtalya’da geçen dört ayın ardından Hindistan’da meditasyona başlıyor. Burada tanıştığı Teksaslı bir adamla arkadaşlık kurup Hindistan geleneklerine ayak uydurmaya çalışıyor. Son durağı Bali’de ise yeniden âşık oluyor.


Filmin ilk büyük problemi Julia Roberts. Durmadan yiyen, kendisine bakmayan ve sürekli kilo aldığı vurgulanan Liz karakteri Roberts’ın narin vücudunda hayat bulmuyor. Yılların oyun gücünden de çok şey çaldığı görünen aktrisin rol yapabilen tek yeri alnındaki damarlar. James Franco yine sadece gözlerini kısıp bakıyor, Javier Bardem ise beyaz atlı prens giysisine sığmaya çalışıyor. Richard Jenkins bile iyi değil.

İkinci ve en ciddi problem ise Ryan Murphy’nin tercihleri. Filmdeki her şey kusursuz görünüyor. Yeşiller yemyeşil, maviler masmavi. Renk paleti geniş. Işık ve gölgenin uyumu nefes kesici. Çerçevelerin her biri sanat eseri. Egzotik mekanların kullanımı yaratıcı. Özellikle New York sahnelerinde ışığı sürekli tam karşısına alan kamera cesur. Fakat hepsi yanlış filmdeler! 60 milyon dolarlık bu sanat çalışmasının güzelliği gözlerimizi kamaştırsa da filmin ruhuna, anlatmak istediklerine, hissettirmesi gerekenlere taban tabana zıt. Böyle bir hatası varken de beğenilme ihtimali sıfır.


Ryan Murphy kitabını yazdığı ahlaksızlığa hiç pas vermiyor. En iyi bildiği oyunu bırakmış, hanım hanımcık bir film çekmeye yeltenmiş. Ve başarılı olamamış.

28 Şubat 2011 Pazartesi

83.OSCAR ÖDÜLLERİ ÜZERİNE NOTLAR

- “The King’s Speech – Zoraki Kral” isimli film aday olduğu 12 daldan dördünde ödüle uzandı.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.

- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.

- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.

- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.

- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”

- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood

- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.

-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.

- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.

AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.

- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.

- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.

- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.

- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.

- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.

- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.

- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.

- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.

- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!

- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.

9 Ocak 2011 Pazar

127 HOURS (2010) by DANNY BOYLE **



Aron Ralston adlı genç adam 2003 yılında tek başına kanyonlarda gezmeye çıktığında sağ elinin kayaların arasına sıkışması sonucu verdiği yaşam mücadelesini beş gün sonra ön kolunu keserek kazanmış ve yaşadığı deneyimi kitap olarak yayınlamıştı.

Kitaptan belgesel yapmayı da planlayan Ralston, kendince çok önemli olan bu hikâyeyi Danny Boyle gibi bir yıldız yönetmene emanet ederek daha çok kişiye duyurma yolunu seçmiş sonradan. Gerçekten de 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire(2008) zaferinin gazıyla herkesin yeni filmini beklediği Boyle sayesinde bence ‘kaza’ olması dışında hiçbir özelliği, alt metni, çekiciliği olmayan bu yaşanmış öyküden tüm dünyanın haberi oldu.

Üçe böldüğü perdeyle stadyumda maç izleyen, namaz kılan, yüzen, koşan, koşturan insan yığınlarını içeren arşiv görüntüleriyle aynı anda evinde tek başına, tek başına çıkacağı yeni yolculuğa hazırlanan Aron’u gösteren yönetmen; yüksek sesli müzik kullanımı ve hareketli kurgu ile filmini kocaman bir video klip olarak tasarlamış. Zaten inişleri çıkışları, heyecanı ya da hüznü olmayan bu öyküyü ve onun sevimsiz başkarakterini izletmenin başka da yolu yokmuş gibi duruyor.



“Cuma gecesi. Ben, müzik ve gece var. Mükemmel!” diyerek kendi karakterini özetleyen Aron; annesinin telefonlarını cevaplamayan, gittiği yeri kimseye haber vermeyen, yolda gördüğü kaybolmuş seksi kızlarla eğlenir gibi görünse de hiç umursamayan biri olarak yansıtılmış.

Kendine aşırı güvenen Aron’un elinin kayalara sıkışması filmin 15.dakikasına denk geliyor. Başlarda hiç umursamasa da zamanla durumun ciddiyetini anlayan Aron, buna rağmen bir an bile burnundan kıl aldırmayarak aslında bir tür yalnız yaşayan, kariyer sahibi genç kuşağın da temsilcisi oluyor. Kaldığı zor durumda video-günlük hazırlaması, yaşadığı şeyden bir ürün çıkarma niyetini en baştan belli ediyor. Hayal ettiği kurtulma senaryolarının bu denli sinematografik olma sebebi de bu.

İyice ümitsizliğe kapıldığı bir anda kendi kendini eğlendirmek için televizyon şovuna konuk olduğunu hayal eden Aron, burada da yaptığı esprilerle o ve onun gibilerden hoşlanmamamızın nedenlerini özetliyor. Yanında taşıdığı ürünlerin kör göze parmak reklamına dönüşen film, bir yerde Amerika’nın soğuk gazlı içecek firmalarını da cilalıyor.



Son üç filmini beğenmediğim ve gittikçe ümidi kestiğim yönetmen Danny Boyle, kamera ve görüntü üzerindeki hâkimiyetini artırdıkça derinliğini kaybediyor. En son Millions(2004) ile kalplerimize dokunabilen yönetmen, onu o yapan şeylerden oldukça uzaklaşmış duruyor. Zanaatı gelişse de, çektiği her sahnede imzası olsa da; Danny Boyle bir sanatçı olarak yeteneğini parlatamıyor. Uzun süredir yaptığı işler birer tüketim malzemesinin ötesine geçemiyor.

A.R. Rahman’ın özgün müzikleri, James Franco’nun oyunculuğu ve senaryosu ile Altın Küre adayı olan yapım ilk iki kategoride şansını Oscar yarışı için de koruyor. Yine de yere göğe sığdırılamayacak bir performans sergileyebildiğini düşünmüyorum Franco’nun. (Benzeri ve çok daha iyisi için bkz. Sean Penn’in yönettiği Into The Wild(2007) filmindeki Emile Hirsch performansı)

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...