aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Eylül 2019 Perşembe

35. Yaşımı Ne Yaptım? (Üçüncü ve Son Bölüm)

Mayıs ayı birilerinin hayatının kararışını izleyip, kendi hayatıma yeni ışıklar ararken bitti. Bakış açımı genişletip, arama kriterlerimi esnettim. “Konyalı/köylüler” familyasına afinitemin hala olduğunu görmek ürkütse de arkamı dönüp gidecek kadar güçlendiğimi görmek memnun etti. Genci, yaşlısı, Adanalısı, Arnavutu, “Ada Vapuru” derken; simitçi kahveci gazozcu eksik kaldı bir tek.

Haziranın ilk haftası, tanıdığım en iyi doğum günü planlamacısının hala ben olduğumu bir daha ispatla başladı ve binlerce kilometre süren Akdeniz bölgesi turuyla devam etti. Özellikle Maraş’ta çok acayip bir soruyla karşılaştım ve 89 gün sonra, bu satırları yazarken cüret sandığım şeyin şaka olduğunu yeni anladım. 11 haziranda annemin ilaçlarını değiştirdik ve ayın geri kalanında birkaç insana odaklandım. Biriyle ruhumu doyururken, diğerlerini düzene bindirmeye çabaladım. Hayatımda ikinci defa oyum işe yaradı. 29 haziranda ilk yarı profesyonel tam çıplak fotoğraf çekimimi tamamladım.

Temmuz ayının ilk günleri Kıbrıs’taydım. Deniz, kum, güneş, vejetaryen bireyin açık büfe bunalımları, onlarca kokteyl, bitmeyen sarhoşluk, annemin mızmızlanmaları, kumar, hiç tanımadığım bir kadından (Bilen’den) 50TL şans parası ve nasıl bir nemfomanyak olduğumla yüzleşmenin türlü halleri derken dört gün su gibi geçti.

Binanın altındaki telefon çekmeyen kapalı otoparkta akümün bittiği gün yetişip yardım eden güzel adam, yıl boyu bir yabancıdan gördüğüm tek iyiliğin sahibi oldu.

İyi seks için yüzlerce kilometre gidilebileceğini ve bunun aşkla karıştırılabileceğini ve seksin kötü olduğu ilk seferde yolun büyüyüp kişinin küçüleceğini öğrendim.
On altı temmuz akşamı doksan dakika Skype yaptım. Rüyamda görsem inanmayacağım kişilerle Fate yedim. On sekiz temmuz akşamı yüz yirmi dakika. Estetik takıntısı, diş batması ve yeni video yayında. Yirmi temmuzda kırk iki dakika. Beyaz yakalı mızmız Ağaoğlu hanımları. Otuz temmuzda yüz sekiz dakika. Bazı gym crashleri. Otuz bir temmuzda seksen bir dakika. Beats Studio 3 Wireless Skyline Edition gibi olağanüstü bir hediye. Yirmi dört temmuzda Punto’da ilk vegan pizza ve ilk kısa temas. İki gün ip üstünde yürüdüm. Bir ağustosta otuz iki dakika. Levent Yüksel’i ilk kez canlı dinledim. İki ağustosta elli iki dakika. Telefonumun ekranı değişti. Üç ağustosta otuz dokuz dakika. Annem yüzünden çok mutsuz ve sinirli günler geçirdim. Dört ağustosta seksen dokuz dakika. Kendimi tüm sevdiklerim tarafından terk edilmiş gibi hissettim. Sekiz ağustosta kırk dört dakika. Bu zor görevde yalnız bırakıldım. Malezya’ya dikiş makinelerimizi tanıttım. Sonra daha çok, daha uzun, daha gerçek, daha içten dakikalar ve saatler… (Serkan Ç. Bir Ankara Melankolisi.) Yedi ağustos günü acıktım, benim gibi acıkan birini bulup Atakule’nin American Diner Pizza Hut hatıralarında limitsizsiniz pizza yedim. (Barış Bıçakçı’dan Tarihi Kırıntılar) İlk beşini izlemediğim filmlerin altıncısına, ilk kırk ikisini beğenmediğim insanların kırk üçüncüsüne gittim. (Sophie’nin Seçimi) Dennamora’dan kaçamadım. Çok yumuşak tenlerdense Drax. Masama bir tabak daha koydum, kenardan bir sandalye daha çektim. Manzarama iki göz daha ekledim, rehberime detaylı bir profil. İkinci bir sağ el, bir tane daha istenmeyen çocuk. Bir kat daha sorumluluk, kaçmak isterken tutulduğum dolu. Ben boş, o dolu. O yeni, ben eski, ben kaçak, o bekçi, o hayal, ben gerçekçi, ben sahtekâr, o cezacı, o şeker, ben çok acı, ben matematik, o edebiyat, o ruh, ben acımazsız gerçek hayat. Ankara’nın şiiri bana da mı bulaştı? Ankara birden haritadaki eski yerini aldı. Çocukluğumun yazlarında umudum hiç geri dönmemek, hep orada yaşamaktı. Anneannemin ölümüyle kaybettiğim Ankara, annemin ölümüyle mi canlanacaktı. Bu satırları kendim için mi yazıyorum, peçeteyle istek geldiği için mi; emin olamıyorum. Daha önce hiç başkalarını düşünerek bu bölgede klavye tıklatmadığımı biliyorum sadece. Ama artık hiçbir şeyden emin olamıyorum. Evdeki demans zekamı sömürmeye devam ediyor.

Bayramı İstanbul’da geçirdim ve eskinin “herkesleri” İstanbul’dan giderken, yeniler bura(ya)da geldi/kaldı. Bir günde beş kişiye takdim, Bebek sahillerinden Kireçburnu gerçeğine yürüyüş, iki şişe Rose üstüne EspressoLab’in verdiği cesaretle girilen su basmış oda, vapurdan şehre bir de Bozkır ile bakma, birine zarar verme güdüsüyle saldırabileceğimi görme, gündüz Mardin akşam İran yemekleri, altından Zerdüşt’le ödüllendirsen de beni; içimdeki sahtekarın ölmeyişi, sportuvalethavuzsaunahamamX3, A Rainy Day in İstanbul, Pürtelaş sokakta bir telaş, Mikla’da erken (ama artık çok geç) kutlama, “bu ekiple son kez Punto”, The Populist’te “kendini popüler hisset” çabası, kapının önünde bulduğum yavru kediyi eve almam ve her yılkinden farklı bir gece yarısına yolculuk…
 
 
35.yaşımı ne yaptım? 2084 sözcükle anlattım. Gururumdan kayıp giden hafızama güvenmediğim, kendime âşık olduğum ve unutmayı sevmediğim için mi? Biliyorum. İnsanlar beklediği, biri daha çok beklediği, hala yapabildiğim için mi? Onu da. Hayallerim olduğunu düşündüğüm hiçbir şeyi başaramadığım, yapması kolay geldiğinden üstüne gittiğim önemli/önemsiz vakit harcamalarla dolu bir yaş daha söndü. Yolun yarısı, F.D. abimizin kendine şarkı yazdığı, erkekliğin gücünün azalması gerektiği, kıvırcık saçların ellerime sürtündüğü bir sene öldü. Faydaların faydasız, insanların insansız, hataların cezasız kaldığı. Türkiye’den kurtulup Avrupa’ya taşınmam için verilen iki açık çeki elimin tersiyle ittiğim bir geri zekalılık çağı. Ölüme yaklaşırken anın tadını çıkarmaktan başka bir şey yapmadığım. Hala zamanım var diye düşünüp bahaneler bulup ertelediğim. Amansız bir hastalığa tutulmuşun güneşimi kapatmasına izin verdiğim. Vicdanımın ruhumu çürüttüğü. Dışımın her zamankinden daha seksi olduğu, içimin yumuşadığı, öfkemin törpülendiği, medeni insan olmam gerektiğinin öğütlendiği, hiç uyuyamadığım gecelerden uyuyakaldıklarıma varan zaman geçti. Bitti.
-->

29 Ağustos 2019 Perşembe

35. Yaşımı Ne Yaptım? (İkinci Bölüm)

2019’a, yıl bitmeden başka ülkelere taşınması muhtemel, çok sevdiğim üç insan ve daimî bakıcısı olduğum hastamla; İran yemekleri, Lars von Trier, Lemony Snicket, Rober Hatemo, İbrahim Tatlıses ve beni bir yılbaşı ağacına dönüştüren kimonom eşliğinde girdim.

Yılın bitirdiğim ilk kitabı, co-writer’ımın beni hayrete düşüren güzellikteki ikinci romanı oldu. Sonraki günler beğenmediğim hediyeleri değiştirmekle, bit pazarından bozma evlere gitmekle, Balat’ta üç beş tur atmakla ve zekasız bulduğum insanlara bile içimdeki sıkıntıyı atabilmek ihtimali uğruna tahammül etmekle geçti. Ocak ayında kendimi çok yordum. Her davete icabet ettim, sürekli yeni kan aradım ve her gün annemi İstanbul’a geldiği ilk günmüş de yarın dönecekmiş aceleciliğiyle ağırladım. Bir daha dönmeyeceğini kabullenmem ve bu mecburiyetten kendimi sıyırmam yedi ay sürdü.

Doğum günü hediyemi beş ay gecikmeli kullandım, hayatımda ilk defa botoks yaptırdım. Fena olmadı diye üç ay sonra ikinci kez gittim ama su enjekte etmiş kadar etkisiz oldu. Yemek yapmaya başladığım yetmezmiş gibi kek yapmaya da başladım. Tam bir sıkışmışlık sendromuna tutulmuş olmalıyım ki ev hanımına bağladım. Sonra, ölüme biraz daha yaklaştığımı hissettiren bir olay yaşadım, ağzımdan bir diş daha eksildi. Sinema, tiyatro, kitap, dizi, şarap tadımı, size gele-bize gele davetler derken şubat ayı bitti, şimdi, şu andan bakınca, 14 Şubat günü sanırım biz de bitmişiz.

Mart fena başlamamıştı zaten ama 9 Mart günü iki yıldır satmaya uğraştığım evimden kurtuldum, yani harika devam etti. İlk günden beri hayallerimi yüz üstü bırakan, içinde mutlu olmak için çabaladıkça beni kapının önüne koyan, huzurla eşdeğer tutmaya çalışırken sonsuza dek içten ve dıştan istila edildiğini kabullendiğim evimi; aldığı ceketi, etiketini sökmeden giyen bir Libyalıya sattım. Elli aydır süren “kredi borçlu” statüsünden “ufacık parasını ne yapacak” statüsüne atladım. Ev seçimimin de insan seçimim gibi “ilk gördüğümde aklım kalır, o olmazsa başkası da olmaz” şeklinde olduğunu bile bile ısrarla ev aradım ama yine ilk gördüğüme taşındım. Türkiye’nin en yüksek binasının 55.katında, sığınak inşa etmekle kulaklarıma şiş sokma arasında gidip geldiğim tüm o gürültülerden uzak, insandan çok gökyüzüne yakın bir hayata başladım. Elbette taşınalı beş ay olmasına rağmen beş yüz sorunun sadece yüzde beşi çözüldü evle ilgili fakat eskisinden o kadar iyi ki; şikâyet etmeye hakkım yokmuş gibi hissediyorum.
 

Evlendiği için mi bilmiyorum parantezinde, iki yıldır görmediğim, eskiden çok sık görüştüğüm ve (hala) çok sevdiğim bir dostumu gördüm. Bana, evliliğin onu ne kadar değiştirdiğini anlattı. Bazı şakalar çok gerçek.

İstanbul FF bol filmli ve yeni evimden dolayı ulaşımı zor geçti. Film arası rahatlamalar da iyi sayılmazdı. 15 Nisan “anneni işe getir” animasyonunun başladığı tarih oldu. Sırtımda, zihnimde ve kollarımda taşıdıklarım yetmezmiş gibi, İstanbul’un sineması olmayan 4 ilçesinden birine her gidişimde annemin de elini tutmaya başladım.

Bazı akılda kalanları gerçekleştirip yeni “aşağı mahalleyi” tanıma dönemi geldi sonra.
 

Yeni evime her hafta birini davet etmeliyim cumartesileri, içinden pislik akan birinin zehrini daha fazla içinde tutamadığı güne kadar sürdü. Arkadaşıyla aramızın bozulduğu gün benimle iletişimi kesen “topluluk içinde çok yüksek sesle Almanca konuşan kadın”, insanlarla ilgili son iki yılda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu. Kendisi bir saniyede yok olduğu gibi, asistanını/kocasını da kısıtladı. Böyle insanlar keşke ölse.

101 İstanbul Lezzeti geçen yılki kadar olmasa da güzel geçti. Sugardaddy’lerin ne kadar işe yarar oldukları bir kez daha ispatlandı. Sonra bir kez daha ispatlandı. Hayatımda ilk defa Londra’ya gittim. Tate Modern, Hyde Park, Royal Albert Hall, National Gallery derken üç günü sanatla ve doğada yedim. Sonraki günleriyse Soho’daki otelimde, Soho’daki barlarda, Soho’daki hype restoranlarda geçirdim. Çok mu havalı, eh, biraz öyleydi. Teşekkürler kredi kartları dünyasının büyük oyuncusu.
 

Londra ne kadar güzel olursa olsun, 11 ay sonra ilk defa annemin olmadığı bir evin kapısını açmak daha güzeldi. Üç hafta boyunca yemek yapmadım, bulaşık çamaşır yıkamadım, istediğim saatte yatıp kalktım, kendimi tutamayıp şarkılar bağırdım, dans ettim, özgürlüğün tadını hatırladım. Sıvı mamayla beslendim, sağlığımı uzun vadede tehlikeye atabilecek hareketlerde bulundum, düşünmeden para harcadım. Komşularımla tanışmaya başladım, yeni taşınanlara kahve/kahvaltı götürdüm, olasılıkları değerlendirdim, camdan dışarı, gökyüzüne ve İstanbul’un çirkinliğine baktım bol bol… Hayatımın en şiddetli orgazmlarından birini yaşadım, etkisi üç saat daha sürdü, birini arayıp tarif etmemi gerektirecek kadar güçlüydü. Aklımı yitirdim. Yıllardır aynı ortamlarda bulunmamıza rağmen suratıma bakmayan birinin çok tatlı, pek içten ilgisine mazhar oldum, ne yalan söyleyeyim, sayesinde kendimi biraz daha iyi hissettim.

20 Mayıs’ta çok önemli bir bağım koptu. Murakami’nin Kumandanı Öldürmek kitabını bitirdiğim gün, biri de içinde beni öldürdü, bir nevi kumandanı olduğum biri. Aynı gün Game of Thrones da tamamen bitti. İktidar kaleleri yerle yeksan edildi, mine included. Six Feet Under büyük finalinde söylendiği gibi: Everything. Everyone. Everywhere. Ends.

(Devam edecek...)

28 Haziran 2017 Çarşamba

BİR TELAŞ (GÖLGE 1)

Yine saçma sapan bir şarkıdan aşırı etkilendim. Yılın yine o zamanı. Orhan Pamuk'un büyülü cümlelerini okumam gerekirken kendi saçmalıklarımı yazmaktan geri duramıyorum. Aklım, benle değil yine.

Söz konusu şarkının adı Deli Dumrul. Sözleri anlamsız, kafiye olsun diye. Müzik bildik, yorum tanıdık. Fakat yüreğime saplanıyor işte, yerimde duramıyorum yine.

Mantıklı davranmanın mantıklı olacağına kanaat getirip öyle de yaptığım insan ömrü için uzun sayılabilecek sürenin sonuna böyle gelecekmişim. 1 yıl 20 gün.

"Belki hata ettim, boş yere sabrettim,"

Belki de ilk -ruhani boyutta yaşamayan insanlar için- gerçek ilişkimin virüs gibi yayılıp, en özgür tuşlamalarıma bile cankurtaran kulübesinden atılmaya hazır atılganlıkla beklemesi hasebiyle içimden gelenleri yazamıyorum. Eskiden olsa kırk katibin bir araya geldiğinde anlayamayacağı dilimle yalardım ekranı ancak onu da bir noktada kaybettim. İstanbul uçağında. İstanbul kalabalıklara yaptığı gibi benim de renklerimi ortaya çıkardı. Bu saatten sonra nasıl üstü kapalı aşklar yaşayabilirim?

Başka bir şakıya tutunmayı deneyeyim. 

"Yorgun yüzüm, yoksun xxx, ne zamandır böyle, ne zamandır küsüm?"

Uymadı.



"Bir telaş içimde malum, her düştüğümde beni sen tut kaldır istedim. Çaresi kalmamış ağır hastalar gibiydim, sen gel al beni, beni sen kurtar istedim."

Tam da bu. Biri beni kurtarsın istiyorum şu ara. Düştüğümden değil, tökezlemedim bile. Güçlüyüm, eskisinden de çok. İdare edenim. Karar verenim. Dediğim dedik. Çaldığım benim. Gücü sevdim. Hiç oğul olamadan baba olmakla sorunlarım vardı, yendim. Hiç çocuk olamadan erişmekten yorgundum, dinlendim. Kabullendim. Kucaklaştım. Hüznü yenince sertleştim, dikleştim, mahcubiyeti bırakıp utanmaz olmaya, ağzıma küfür değmemişken sikip atmaya evrildim. Keyif de aldım bundan. Benim -eski benim- gibi acizlik içinde tutunacak dal arayan doyurulmamış kalplere penisimi uzattım. Dal oldum, ağaç oldum, gölge oldum, güven duygusu oldum. Asla doyuramayacağımı bildiğim iştahımı hiçe sayıp aşevi oldum.

Unutmuştum. Unutmuşum. Gölge aramayan birine dönüşmek, sıcaklığın olağan olduğuna inanmama varmış. Gölgenin serinliğini, rahatlatışını, yakmayışını silmişim zihnimden ki; koşuyordum güneşte görevim olduğu üzere ve bir serinlik çöktü teklifsizce. İstemem, teşekkür ederim, ben güneşte giderim. Gölge ise ısrarcıydı güneşi bana değdirmemeye. Alışık değilim, lütfen, ben hallederim. Gölgede halledelim.

Sanırım her şeyin tepetaklak olması kolay, bu kadar olmasaymış keşke. Baba olmaktan yorulduğumu evlat olma ihtimalini görünce fark ettim. Yuva vermenin yoruculuğunu biri bana kapısını açınca hatırladım. Saat kaç olursa olsun eve dönebileceğimi, hem de hainlerin eline kalmadan, bir şövalye zırhının korunaklığında, toprak yoldaki çamurun miktarını bile dert etmeden eve dönebileceğimi anlatması bana, "her düştüğümde beni sen tut kaldır isterim," dedirtti.



Elbette gölge sadece gölge değildi ama en azından dürüsttü. Gölgeye çekilen sadece yorgun yüzüm değildi, böcekler, yılanlar, bakteriler, virüsler... Gölgenin gölge oluşunu kullanan kötü niyetliler yerleşmişti çoktan kutuya, ben güneşe görünmemeye başlamadan önce, çok önce.

Gölge; ona zarar verenlerle dolu, çürüten, öldüren, öldürmeye niyetli ve öldüreceği kesin zararlılarla dolu. Durduğum sürece bana da musallat olacakları belli, kesin, kaçışsız, doğa kanunu.


Peki, ne yapacağım joonam?

28 Haziran 2016 Salı

Eckerö Line 4



Charles bir İngiliz asilzadesiydi. Londra’daki aşırı pahalı evinin mutfağını yenilemekle geçiriyordu vaktini. Londra. İngiliz. Sterlin. Bitmiyordu mutfak bir türlü çünkü canı sıkılıyordu Charles’ın ve First Class uçuyordu New York’a. Şampanyalı hoş geldin paketi masanın üzerinde bekliyordu her gittiğinde o çok pahalı otele. Ama burada da fazla duramadı, Barselona’daki arkadaşlarını görmeye niyetlendi ama önce bir günlüğüne Londra’ya dönüp annesiyle alışverişe çıktı. Heatrow Havalimanı’nı pek severdi. British Airways Executive Lounge’da muz hep tazeydi. Evet, zenginlik böyle bir şey, siz bilmezsiniz, giriş fiyatı uçak biletine denk lounge’a girip sadece bir adet muz alarak yanında su içmenin ne demek olduğunu anlayamazsınız. Siz belki bankanızın promosyonuyla kıytırık bir lounge’a girebilmiş, sırt çantanıza ne çalsam kardır, gittiğim yerde bir gün yemeğe para vermem kafasıyla doldurmuşsunuzdur bulduklarınızı, en fazla odur yani yaşadığınız.

Charles ridiculously zengin bir ailenin prensi olması dışında elbette zehir gibi zekiydi. Hiç zorlanmadan doktor olmuş ama ondan da sıkılmıştı. Pilot olmaya karar verdi sonra, ne de olsa ömrü uçaklarda ve havalimanlarında geçiyordu, neden olmasındı. Aşırı pahalı bir eğitim programına yazıldı, elbette İngiltere’de değil daha sakin bir ülkede ve gidip gelmeye başladı canı istedikçe. Evet, bu yaştan sonra sıkı bir eğitimi çekemez, programı kendine göre ayarladı, mümkün mertebe gidip geliyor ama işte karnavallar, partiler, dünyanın dört bir yanındaki arkadaş ziyaretleri onun için çok daha önemli. 37 yaşından sonra pilot olarak kariyer yapmayacak herhalde, daha çok bir deneyim gözüyle bakıyor bu duruma.




“Eckerö’nun hayallerini gökyüzü süslemektedir. Uçakları kullanan insanlardan olmak ister, o olmazsa uçaklarda çay kahve servisi yapan insanlardan olacaktır, o da olmazsa uçakta oturup bir yerden bir yere giden insanlardan olabilir bu yaz.” Biliyorsunuz. Eckerö, fiyat sormaya gittiği pilot okulunda Charles ile tanıştı. Güzelliği dillere destan Eckerö’nun Charles’ın gözünden kaçması zaten beklenemezdi. İkili hızla arkadaş olur, sevişmiş olur, sözler verilir, Charles gider. Eckerö koleksiyonuna yeni bir insan katmıştır. Sonra; “Eckerö bir gün memleketine gitmeye karar verir. Hayır, elbette kalıcı olarak değil fakat yine de orada olacağı kısacık süre için seyirciye, alkışa, spot ışıklarına, sevilmeye ihtiyaç duyacağının bilincindedir.” İstemez ile tanışır. İstemez’i koleksiyonuna katmak için elinden geleni yapmaya başlar. O sırada çok çok uzak bir galakside “İstemez’in başına hayatta en istemediği şeylerden biri gelir. Enerjisi düşer, gücünü yitirir, Eckerö’ya olan ufacık ilgisini de kaybeder. Gurbet’te İstemez’den başka düşünecek pek konusu olmayan (saçları dışında tabi) Eckerö ise daha da çok istemeye başlar İstemez’i fakat karşılığı yoktur işte.” İstemez pencere dönemini kaçırır, Charles iyi değerlendirir. İstemez oyun dışı kalır, Charles koleksiyonun en nadide parçası konumuna yükselir. “Beş ay sonra İstemez’in en istemediği şey nihayete erer, yeniden özgürlüğüne kavuşur, yollara düşme vakti gelir.” Eckerö’ya giden yolda bir tuhaflık olduğunu hissedince sorar, Eckerö da dürüstçe cevap verir: “Charles happened.”

Eckerö İngilizce bilmemektedir ama Charles için öğrenmeye başlar. Charles’ın duygu ve düşünceleri ile ilgiliyse yazarımızın bilgisi yoktur, hayal üretmeyi de sevmemektedir. İstemez tırmanır, Eckerö camı açar, içeri girer, Charles İngiltere’dedir ama aralarındadır da işte. İstemez birden bire çok istemeye başlar. İstese de olmaz. “Bizim bir hikayemiz olamaz” der Eckerö ve İstemez çöplüğüne döner, aşk acısı çeker, aşk acısı çektiğini zanneden İstemez’e “aşk acısı değil bu” derler ve o da normale döner.

Aşk acısı dediğimiz çoğu zaman elde edememenin getirdiği hırs değil midir zaten.


(Bitti)

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...