3D etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3D etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2013 Çarşamba

GRAVITY (2013) by ALFONSO CUARÓN ***




Yerçekimi'nin bilimkurgu olarak kimseyi tatmin edemeyeceği gerçeğini bir yana bırakırsak, en başarılı olduğu kısım görselliği. Cuarón Son Umut'dakine benzer şekilde kesme yapmadan uzun sahneler çekmiş. Uzay boşluğunda, yerçekimsiz ortamda birbirinden bağımsız hareket eden insan ve nesne görüntüleri ile bunların birbiriyle etkileşimi kusursuz. Bu açıdan Yerçekimi "uzayda geçen filmler" için yeni bir milat.

"Gravity/Yerçekimi" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Tamamını okumak için buraya tıklayın.

22 Haziran 2013 Cumartesi

STAR TREK INTO DARKNESS (2013) by J.J. ABRAMS **




Bilinmeze doğru Star Trek ne yazık ki yerden yere vurulan Titanların Öfkesi (Wrath of the Titans) ya da Zor Ölüm: Ölmek İçin Güzel Bir Gün’den (A Good Day to Die Hard) daha iyi bir film değil. J.J. Abrams’ın bir an önce kendisine verilen kredinin sonsuza dek geçerliliği olmadığını fark etmesi ve işçilikten fazlasını yapabilmesi gerekiyor. Star Wars Episode VII’yi Michael Arndt’ın yazdığını bilmek bir nebze su serpse de içimize, her fırsatta (dakikada en az üç kez) mavi ışık yansımalarının gözümüzün içine girmeye devam edeceğini bilmek, şimdiden tüyler ürpertiyor.

"Star Trek Into Darkness/Bilinmeze Doğru Star Trek" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.

6 Şubat 2012 Pazartesi

CONAN THE BARBARIAN (2011) by MARCUS NISPEL –


Başkarakterinin dünyaya gelişini gösterdiği ilk sahnede ucuzluğun dibini bulan "Conan the Barbarian/Barbar Conan"; doğumu vahşetin ortasında gerçekleşen kahramanının daha bir karışken nasıl bir savaşçı ve çocuk olmanın doğasından uzak bir psikopat olduğunu bol kanla anlatıyor. Marcus Nispel ufaklığa 26 dakikada 26 çocuğa yetecek travma yaşattıktan sonra Arnold Schwarzenegger’in karizmasının yanında iç çamaşırı reklamındaki güzel çocuk gibi duran yeni Conan Jason Momoa'nın sıkıcı intikam öyküsünü izlemeye başlıyoruz.

Bir sarhoş erkek eğlencesi, bir at arabası kovalamacası, bir açık alanda ok uçuşması, bir yelkenlide kavga sahnesi derken ‘finalde kız kavgası’ dâhil “Barbar Conan” bu tarz filmlerde olması gerekli zannedilen tüm anları sıfır yaratıcılıkla baştan yaşatmaya kalkışıyor. Bunca özenti arasında kolajcı yazarların en çok etkilendikleri filmlerin “The Mummy/Mumya” serisinin ilk iki halkası olduğu bir çırpıda anlaşılıyor.

Kırık burun boşluğuna parmak sokma, canlı birinin karnından anahtar çıkarma, kafatası parçalama ve ikiye ayrılan adamlar derken filmin şiddet sergileme konusunda tek rakibi de “Saw/Testere” serisi. O an hiçbir mide bulandırıcı şey olmuyorsa, konuşan kişinin ağzından salya akıyor.

Kötü setler, çirkin makyajlar, sahte arka planlar ve karikatür karakterler görmek için izlenebilir. Ve evet, kutsal bakire (bkz. Immortals/Ölümsüzler: Tanrıların Savaşı) bir kez daha yakışıklıyı görür görmez seks yapıyor.

21 Aralık 2011 Çarşamba

HUGO (2011) by MARTIN SCORSESE **


1930’ların Paris'inde, on iki yaşındaki kimsesiz çocuk Hugo Cabret, tren istasyonunun duvarları ardında yaşamaktadır. Gün boyu binanın dört bir yanındaki saatleri ayarlamayı kendine görev bilen Hugo, bir taraftan da çaldığı mekanik parçalarla babasının bıraktığı otomatonu tamire uğraşmaktadır. Yine bir gün, istasyondaki oyuncakçıdan kurmalı fare çalmaya çalışırken huysuz ihtiyar dükkan sahibi onu yakalar. Ceplerini boşaltmasını ister. Çocuğun otomatonu tamir etmek için ihtiyacı olan defteri de zorla alan adamın bu sahnedeki inadı filmin sarkmasına neden olur ve seyir keyfi kaçar.

"Hugo" Martin Scorsese'nin ilk üç boyutlu filmi. Açılış sahnesinde uçan kamerasıyla nesnelerin arasından geçerek çok uzaklardan istasyonda saklanan çocuğa ulaşıyor yönetmen. 3D teknolojisinin oyuncaklarını en baştan önümüze seriyor, afili sahnelerin yoğunluğu açılışın ardından azalarak bitiyor. Uzun süre diyalogsuz ilerleyen filmde oyuncakçı Georges'un Hugo'yu yakaladığı sahne o kadar uzuyor, çocuğun adamı evine kadar takibiyle birlikte öyle sarkıyor ki; filmden kopmamak imkânsız. İlk perde Hugo'nun sağda solda dolaşmasıyla, babasının bıraktığı otomatonu tamir çabasıyla geçiyor. İstasyondaki işlevsiz karakterlerin geçit töreniyle süre uzuyor da uzuyor. Hepsi, babasından bir mesaj vereceğini düşündüğü mekanik kuklanın çalıştığı ana dek vakit doldurmak için.

Hikâyeye göre; tek sahnede gördüğümüz, Jude Law'ın oynadığı baba otomatonu müzeden alıyor ve aniden yangında ölüyor. İçine mesaj saklayacak vakti ne zaman bulduğu muamma. Babanın mesaj saklama niyeti olmadığını, çocuğun olayı öyle görmek istediğini düşünerek buna takılmasak bile kurmalı aletin tam sayfa karakalem resim çizdiği sihirli(!) sahne akıllara zarar. Yıllardır tamir edilmeyi bekleyen alet son derece gelişmiş robot koluyla Georges Méliès filmi "Le Voyage Dans la Lune/Aya Yolculuk"un unutulmaz gözüne roket girmiş ay imajını çiziyor, altına ad-soyad tam imza atıyor. Böylece Hugo ve oyuncakçıyı George baba olarak tanıyan diğer yetim Isabelle, istasyondaki huysuz adamın sırrını öğrenmiş oluyor. O, beş yüze yakın film çekmiş, sinema tarihinin en önemli isimlerinden Georges Méliès. Filmde bunun açığa çıkması bir saatten uzun sürüyor. Demek ki ilk yarının dinamiği bu sır üzerine kurulu. Peki, öyleyse neden tüm yazılı ve görsel medya bu spoilerı yüksek sesle dile getiriyor?

Sırrın film karakterleri için de açığa çıkmasıyla zaten bilen seyirci için eğlence (halen sıkıntıdan ölmedilerse) nihayet başlıyor. Ben Kingsley'in bedeninde hayat bulan Georges Méliès'in sihirbazlıktan sinemaya uzanan yolculuğu, dönemi için icat sayılacak uygulamaları, özel efekt ve kurgu girişimleri sinema aşıklarını mutlu etmek için yeniden canlandırılıyor. Sonunda da bu başarısız omurganın sinema filmi olarak hatırlanması adına katharsis numaralarına başvuruluyor ve 2011 model Scorsese işkencesi seyirciyi ağlatarak bitiyor.

Martin Scorsese'nin yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olduğunun bilincindeyim. Sinema tarihi boyunca başardığı işler önünde saygıyla eğilebilirim. Sinema sanatının atalarından Georges Méliès'in hayatı üzerine film çekmesi de çok hoş görünüp Akademi’yi ve bu sanata tapanları mest edebilir. Ne yazık ki ortaya çıkan sonuç, ne Scorsese adına yakışıyor ne de Méliès. “Shutter Island/Zindan Adası” için de aynı şeyleri düşünmüştüm, “The Aviator/Göklerin Hâkimi” için de. “The Departed/Köstebek” suyunun suyuydu Scorsese külliyatının, “Gangs of New York/New York Çeteleri” de. Benim için Scorsese 1999 senesinde çektiği “Bringing Out the Dead/Yaşamın Kıyısında” ile bitti. O muhteşem filmden beri hep eski performansına rahmet okutuyor.

Sanat yönetimi, yapım tasarımı, kostümleri, müziği, 3D efektleri birinci sınıf da olsa “Hugo”; baştan savma uyduruk ve dağınık senaryosu, başroldeki çocuğun yeteneksizliği ve Martin Scorsese’nin düşük performansıyla “iyi” kelimesinden çok uzaklarda.

10 Kasım 2011 Perşembe

THE ADVENTURES OF TINTIN (2011) by STEVEN SPIELBERG **


The Adventures of Tintin/Tenten’in Maceraları; Belçikalı çizer Hergé’nin dünyaca ünlü karakteri Tenten’in üç klasik macerası “Altın Yengecin Kıskacı”, “Tekboynuz’un Esrarı” ve “Kızıl Korsan’ın Hazinesi”nden Steven Moffat, Edgar Wright ve Joe Cornish tarafından derlenen senaryoya dayanıyor. Dünya çapında 70 dile çevrilip 200 milyondan fazla satan Tenten daha önce 1947’de kuklalarla çekilen bir orta metrajda ve televizyon dizilerinde boy göstermişti. Performans yakalama tekniğiyle üç boyutlu hazırlanan yeni sinema filminin yapımcısı Peter Jackson.

Filmlerim.com için yazdım. Yazının devamını okumak için buraya tıklayın.

8 Kasım 2011 Salı

RISE OF THE PLANET OF THE APES (2011) by RUPERT WYATT ***-


Franklin J. Schaffner imzalı 1968 tarihli “Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi”nin öncesini anlatan CGI harikası “Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” aksiyona bel bağlamayan, senaryo odaklı ve oldukça heyecanlı, doksan üç milyon dolarlık bir stüdyo filmi. 39 yaşındaki İngiliz yönetmen Rupert Wyatt ikinci uzun metrajında büyük bir stüdyonun olanaklarını kullanan ancak sisteme teslim olmayan başarılı bir iş çıkarmış.

Film, deneylerde kullanılmak üzere avlanan maymunların görüntüsüyle açılıyor. İnsanların eziyetle kafeslere tıktığı hayvanların çığlıkları ilk sahneden filmin tuttuğu tarafı ilan ediyor. Alzheimer hastası babasını tedavi etmek için son beş buçuk yılını bir araştırmaya adayan bilim insanı Will Rodman(James Franco) sonunda maymun deneklerden biri üzerinde başarıya ulaşıyor ve yeni beyin hücresi gelişiminin yanında zekâ artırımı da sağlıyor. İnsanlar üzerinde çalışmaya başlama izni almak için kurulun karşısına çıktığında talihsiz olaylar meydana geliyor ve işten ayrılıp araştırmasını evde, bebek bir maymun ile babası üzerinde yürütmeye başlıyor. Bebek maymun Caesar’ın yaşamının ilk sekiz yılını on beş dakikalık muhteşem bir kurguyla sunan film, rüştünü burada ispat ediyor.

“Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ın en büyük kozu senaryosu. Kahramanlarını tanıtımı ve onların karakterleri üzerinde olaylara bağlı gelişen değişimleri yansıtışı ekonomik, inandırıcı. Bir canlının doğumundan itibaren başına gelen olaylar sonucu şekillenen kişiliğini, doğasının gerekleriyle kurulu düzenin çatışan noktalarında yaptığı seçimleri ve verdiği kararlar nihayetinde gelişen sonuçları göğüslemesini başarıyla yansıtıyor. Üstelik bütün bunları bir insan üzerinden değil, CGI ile yaratılmış bir maymun ile yapıyor. “The Lord of the Rings/Yüzüklerin Efendisi” serisinde Gollum karakterini performans yakalama tekniğiyle canlandıran Andy Serkis, “King Kong” filminde Kong’a da aynı şekilde hayat vermişti. Steven Spielberg animasyonu “The Adventures of Tintin/Tenten’in Maceraları”nı da sayarsak Andy Serkis’in en başarılı işinin Caesar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Perdede şimdiye dek gördüğümüz en gerçekçi maymunlar var. Tüylerinin ne kadar ayrıntılı olduğuyla da ilgili değil bu söylem, boş bakmıyorlar-mimikleri jestleri gerçek duyguları var.


Senaristler Rick Jaffa ve Amanda Silver’ın isimlerini en son 1997 tarihli Peter Hyams filmi “The Relic”te görmüştük. On dört yıl boyunca “Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” üzerinde çalıştık deseler de onlara inanabiliriz. Krize dönüşebilecek tüm anları kurtarmışlar. Uzun zamandır bir stüdyo filmi izlerken sonraki hamleyi tahmin edemediğim olmamıştı. İnsan için çocuk oyuncağı görünse de bir maymun bu durumdan nasıl çıkar, şunu nasıl başarır dediğimiz her an senaristler seyirciye tatmin edici cevaplar verebilmiş. Olanlara inanmak için vazgeçmeniz gereken mantık miktarını minimumda tutmayı başarmışlar.

Oyuncu kadrosuna gelince; her filmiyle daha popüler olan James Franco, Caesar’ın tek başrol olduğu filmde varlık gösteremiyor. Herhangi bir aktörün altından kalkabileceği rolde uyumlu fakat parlamıyor. “Dexter” dizisinin önceki sezonunda Arthur Mitchell isimli seri katili canlandırarak kendini hatırlatan, iki kez Oscar adayı olmuş John Lithgow ise Alzheimer hastası baba rolünde inandırıcı.

“Rise of the Planet of the Apes/Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” 97 dakika içinde orijinal filme leke sürmeyen, seriyi zenginleştirip yeniden popüler olmasını sağlayabilecek, devam filmlerine bile malzeme sağlayan bir öykü ortaya çıkarmayı başarıyor. Keşke iyice ümidi kestiğimiz Hollywood’dan böyle filmler daha sık gelse.

GREEN LANTERN (2011) by MARTIN CAMPBELL *-


Geçtiğimiz yıl Mel Gibson’lı “Edge of Darkness/İntikam Peşinde” ile vasat sularda seyreden bir işe imza atan yönetmen Martin Campbell; son on yılda eleştirmenlerin çok beğendiği James Bond filmi “Casino Royale”, kendi başlattığı yeni Zorro serisinin ikinci filmi “The Legend of Zorro/Zorro Efsanesi” ve aksiyon dozu yüksek macera filmi “Vertical Limit/Dikey Limit”i çekmişti. Hiçbir zaman yıldız olamasa da büyük bütçelerle çalışan kalburüstü bir isim olarak anıldı Yeni Zelandalı yönetmen.

200 milyon dolara çekilmiş en kötü filmler listesinin tepesine oynayabilecek “Green Lantern/Yeşil Fener” her ay yenilerini izlediğimiz süper kahraman filmlerinden biri. Tozlu rafları karıştırıp filme alınmamış çizgi roman bulma çabasının ürünü olan “Green Lantern/Yeşil Fener”in bu denli pahalıya mal olmasının sebebi en az “Star Wars/Yıldız Savaşları” kadar uçsuz bucaksız evreni. Büyük kısmı dünyamızın dışında geçen hikâyelerde evreni oluşturan binlerce sektör ve on binlerce değişik yaratık var. Bunların bir sinema filmi için ete kemiğe büründürülmesi, her birine özel ses ve vücut dili oluşturulması yorucu ve pahalı. Üstelik bu filmde olduğu gibi bazen denense de başarılı olunamıyor. “Green Lantern/Yeşil Fener”in gezegenimiz dışında geçen animasyon bölümleri gerçekçi olmanın çok uzağında. Star Wars’ın Cartoon Network için üretilen televizyon dizisi “Star Wars: The Clone Wars” bile daha iyi görünüyor. Senaryosu zaten sınıfta kalan “Green Lantern/Yeşil Fener”in 200 milyon dolarlık bir film olarak bu kadar ucuz görünmesi kabul edilemez.

Ryan Reynolds kendine verilen süper kahraman rolünü sempatik tavırlarıyla canlandırmaya çalışıyor. Evet, yine ilk sahnede yataktan üstsüz fırlayıp hızla giyiniyor. Yakışıklı aktörlere bunu yapmaktan ne zaman vazgeçecekler merak ediyorum. Oyun gücünden çok güzelliği için filmde olan ikinci isim “Gossip Girl/Dedikoducu Kız” dizisinin Serena’sı Blake Lively. “The Town/Hırsızlar Şehri” filmindeki performansıyla beğeni kazanan aktrisin bu filmde oynayan tek yeri göğüs dekoltesi. Kelleşmeye başlayan oyun gücü yüksek Peter Sarsgaard’ı kötü adam yapmak akıllıca olsa da abartılı makyaj gülünç olmuş. Sinestro rolünde Mark Strong tanınmayacak halde. Tim Robbins yine parasını almış, mesaisini tamamlamış.

Devam filmleriyle zenginleştirilmesi düşünülen, stüdyonun çok güvendiği “Green Lantern/Yeşil Fener” kötü bir film. Ülkesinde bütçesinin yarısını ancak çıkaran yapım, okyanus ötesi ülkeler sayesinde zarar etmediyse de sonuç rakamlar açısından da hayal kırıklığı olduğundan önümüzdeki otuz yıl kimsenin Yeşil Fener filmi çekmeyeceğini tahmin edebiliriz.

3 Kasım 2011 Perşembe

2011 KASIM TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1.HAFTA

Haftanın filmlerini Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.


THE ADVENTURES OF TINTIN – steven spielberg 04.11
ALLAH’IN SADIK KULU: BARLA – esin orhan 04.11
ALMANYA – WILLKOMMEN IN DEUTSCHLAND – yasemin şamdereli 04.11
TOWER HEIST – brett ratner 04.11

19 Ağustos 2011 Cuma

2011 AĞUSTOS TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 3.HAFTA

19 Ağustos 2011 Cuma günü gösterime giren dört yeni filmi Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.


THE CONSPIRATOR – robert redford 19.08
STAKE LAND - jim mickle 19.08
CARS 2 - john lasseter 19.08
MANUALE D'AM3RE - giovanni veronesi 19.08

11 Ağustos 2011 Perşembe

SONY VAIO - VATAN BİLGİSAYAR


01.06.2011‘de Vatan Bilgisayar Ankara Söğütözü mağazasından 3839.73 TL ödeyerek Sony Vaio F21Z1E/BI CORE İ7-2630QM 2.0GHZ-8GB-640GB-16”-DVD/RWBR-1GB model dizüstü bilgisayar satın aldım. Ellerinde ürün olmadığından bir teslimat formu verdiler.

03.06.2011’de İzmir’den gelen kapalı kutuyu teslim alıp faturamı kestirdim. Kurulum Vatan Bilgisayar’ın söz konusu mağazasında görevliler tarafından yapıldı. Eve geldim, bilgisayarın aşırı yavaş çalıştığını, takılmalar ve donmalar olduğunu fark ettim. Sony servisini aradım. Ürünün satın alındığı ilk hafta satan yerin sorumlu olduğu söylendi.

04.06.2011’de Vatan Söğütözü mağazasına gittim. Servis sırasına girmem söylendi, bekledim. Bilgisayarı alıp teknisyenlerin inceleyeceği ve aranacağım söylendi. Aranmadım. Akşam saatlerinde gittim. “Siz gelip sorarsınız diye haber vermedik, hazır” dediler. Bir görevli format attıklarını, gayet düzgün çalıştığını, yavaşlığın sebebinin Sony Vaio’nun standart yazılımı olduğunu ve bunları silmem gerektiğini anlattı. Yaşadığım şehir olan Kahramanmaraş’a, evime geldim, Vaio programlarını sildim ve bilgisayarı kapattım. Uzun bir seyahate çıktım.


31.07.2011 Pazar günü seyahatten dönüp bilgisayarımı açtım. Aldığım günkü problemin aynen devam ettiğini gördüm. Format attım. Yarım saat düzgün çalıştı. Sonra yine aynı problem. Bilgisayarcı arkadaşıma gösterdim. İçinde gelen Toshiba HDD’nin dönüş hızının sisteme göre yavaş kaldığını, değiştirmem gerektiğini öğrendim. Elbette kabul etmedim. 3839.73 TL verdikten sonra bir de HDD almayacaktım. Altı kez daha format atıp farklı programları yüklemeyi-yüklememeyi denedik. Bilgisayarla gelen Windows imajında problem olabileceğini düşünüp başka bir orijinal DVD’den kurulumu bile denedik ama yüzde 71’de donup kaldı. İki deneyimli insan günlerce uğraştık, ne yaptıysak olmadı. Servise yollamaya karar verdim.

06.08.2011 Cumartesi Sony Eurasia’yı aradım. En yakın yer olarak Ankara’nın telefonunu verdiler. Ankara Vaio servisi Kahramanmaraş’a hizmet vermediğini söyledi. İstanbul’u aradım. Cihan Elektronik cihazı kabul etti ama kargo şirketi anlaşmaları olmadığından taşıma ücretini benim ödemem gerektiğini ve yolda ürün hasarlanırsa sorumluluk almadıklarını söyledi. Ürünün yolda mı yolsa ellerinde mi hasarlanmış olabileceğini nerden bilecektim? Sony Eurasia’yı yeniden aradım. Kahramanmaraş’taki Sony televizyon servisine götürmem önerildi ürün.


08.08.2011 Pazartesi günü Kahramanmaraş yetkili servisi Bayraktar Elektronik’e gittim. “Bilgisayarım bozuldu, servise yollamak istiyorum” dedim. Yetkili kişi “kutuyu oraya bırakıp gidebilirsin” dedi. Ben de “içinde ne var biliyor musunuz, adımı sormadınız, problemi sormadınız” dedim. Faturayı ya da kopyasını da istemedi. “Onlar ne zaman kime ne sattıklarını biliyorlar” dedi. Zorla ürünü kutudan çıkarıp sağlam teslim ettiğimi görmesini sağladım. İçine taş doldursam adam fark etmeyecekti çünkü. Aksesuarlara da bakmadı, ne eksik veya ne var sormadı. “Tamam, gidebilirsiniz” dedi yine. “Bana bir belge vermeyecek misiniz” diye sordum. “Formalitelerden hoşlanmıyorum” cevabını aldım. Tam olarak bu cümleyi kurdu. Ama ben bu kadar pahalı bir ürünü oraya öylece bırakıp gidemeyeceğim konusunda ısrarcı olunca eline bir servis formu aldı. Yazı yazmayı bile beceremeyen bu yetkili kişi zorla bilgisayarın modelini, benim telefonumu ve ismimi yazıp, otokopili kâğıdın bir nüshasını bana verdi. Ne zaman kargoya vereceklerini sorduğumda “geç oldu bugün” dedi ama saat 15:00 idi. Sonra da “bir bilgisayar daha var bak göndereceğim” diyerek, başka bir müşterinin güzelce paketlediği Vaio bilgisayarı açtı, bana gösterdi, kırık tuşları yere düşürdü, öylece toparlayıp kapattı. O müşteri bilmiyorum bundan haberi olsa ne yapardı. Benim paketimi de dağınıklık ve pislikten adım atılmayan dükkânının bir köşesine koydu.

15.08.2011 Pazartesi yani 8 gün sonra İstanbul Cihan Elektronik’i arayıp cihazımın durumunu sordum. Telefondaki kişi benim ismime kayıtlı bir cihaz teslim almadıklarını söyledi. Kahramanmaraş Bayraktar Elektronik’i aradım. Aynı kişi açtı telefonu ve “sevk irsaliyem bitmişti, matbaadan biraz geç aldım. 4-5 gün sonra yolladım” dedi.

Üç gün sonra Cihan Elektronik bilgisayarda kullanılan Toshiba HDD’nin arızalı olduğunu ve garanti kapsamında yenisi ile değiştirileceğini söyledi.
25.08.2011 Perşembe günü cihaz Kahramanmaraş’a kargo ile gönderildi. Ertesi gün Bayraktar elektroniği defalarca arayarak cihazımın gelip gelmediğini sordum. Listeleri olmadığından “sağdaki soldaki kutuları açıp” bakındılar. Akşam saatlerinde teslim aldım. Yine, tamirde geçen sürede ne yapıldığıyla ilgili bilgi ya da evrak edinemeden.

Bunları yazmamın sebebi Sony’nin marka değerinin Türk esnafı tarafından nasıl da kolay harcandığını göstermek. Benim aldığım bilgisayar ilk günden bozuk çıktı ve yenisini hak ediyordum ama Vatan Bilgisayar yüzünden şu anda tamir edilmiş bir bilgisayarım var. Kullanmıyorum. Hakkımı da helal etmiyorum. Ayrıca Bayraktar Elektronik’e her yıl yeniden “yetkili servis” belgesi veren zihniyetten bir daha asla alışveriş yapmam.

5 Ağustos 2011 Cuma

TRANSFORMERS: DARK OF THE MOON - An IMAX 3D Experience (2011) by MICHAEL BAY **-


Serinin üçüncü filmi "Transformers: Dark of The Moon/Transformers 3: Ay'ın Karanlık Yüzü" büyük tantanayla tüm dünyada aynı anda gösterime girdi. Kafasız aksiyon sinemasının süper starı Michael Bay yıllar önce Transformers oyuncaklarının filmini yapacağını duyurduğunda herkes katıksız bir aksiyon gösterisi beklentisine kapılmıştı. İlk film geldi; beklenenin çok üzerinde, zamanının en yüksek teknolojisine sahip nefes kesici sahneler izledik. Kötü espriler, temel insani değerlere karşı umursamazlık ve Amerika propagandası yerli yerindeydi ama öyle iyi çekilmiş ve kurgulanmış sahneler vardı ki seyirci koltuğa yapışmış ve gördüklerinin en iyilerinden biri olduğunu düşünmüştü. Aynı anda olan her şeyi birden takip etmek neredeyse imkansızdı, çok ama çok eğlenceliydi. İkinci film "Transformers: Revenge of the Fallen/Transformers: Yenilenlerin İntikamı"ndan da beklenti yüksekti ama Michael Bay elindeki lazer tabancasıyla çıldırmış, sağa sola ateş eden bir çocuk gibi davranmıştı. Sallanıyor, yuvarlanıyor, gürültü çıkarıyor ama kimseyi vuramıyordu. Film, tahammül edilmesi zor bir bulamaçtı. Anlamsız ve iticiydi. İki film arasında bu kadar fark olabilirdi.

Ve Bay, ilk filme yakın duran hatta karakterleri derinleştirmeye çabalayan üçüncü halkayla döndü. Üç boyutlu kameralarla çekilen yeni film için daha önce denenmemiş çekimler deneyen ve projeye kendini adayan yönetmen IMAX başta olmak üzere dünya çapında üç boyutlu projeksiyon yapabilen neredeyse tüm salonları parselleyip filmini bize sundu.


"Transformers: Dark of the Moon/Transformers 3: Ay'ın Karanlık Yüzü" karizmatik bir sesin tarihi yeniden yazışıyla açılıyor. Amerika ve Rusya'nın uzay projelerinin motivasyonu filmin evreniyle kesiştirilip alternatif bir geçmiş anlatılıyor. Bilimkurgu meraklılarının yüzünde hoş bir tebessüm oluşturması garantili açılışın ardından kısa tutulmuş bir aksiyon izliyor ve aradan geçen zamanda karakterlerimizin neler yaptığını öğrenmeye başlıyoruz. Sorun şu ki bu kısım bitmek bilmiyor. Yeni kadın başrol Rosie Huntington-Whiteley'in kalçalarının peşinde, dudaklarının arasında, gözlerinin içinde oyalanıyoruz. Ufak robotların, Sam'ın anne babasının bizi güldürmeye çalışmasına katlanıyoruz. Fragmanda görüp iştahlandığımız sahneler bir türlü gelmiyor. Geldiği zaman da ilk filmin cesaretinden uzak kalıyor. Üç boyutlu kameralar sayesinde daha fazla ayrıntı yakalansa da Michael Bay'in istediği kadar esnek çalışmadığı anlaşılıyor.

Transformers serisinin üçüncü filmi gürültülü, şamatacı ve büyük ama sıkıcı. Ciddiye alınma çabası sonuçsuz. İkinciden iyi, üçüncüden kötü, olmasa da olurdu. Ehren Kruger'dan çok daha iyi bir senaryo beklerdim.

14 Temmuz 2011 Perşembe

HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART II (2011) by DAVID YATES


Son Harry Potter filmiyle ilgili Filmlerim.com için bir yazı kaleme aldım. Aslında baştan sona ağzımı bozmak istedim ama sonra edebimle yazdım. Sanırım ben bir "fan"ım! Okumak için buraya tıklayın.

10 Haziran 2011 Cuma

PIRATES OF THE CARIBBEAN: ON STRANGER TIDES (2011) by ROB MARSHALL **


Gore Verbinski’nin yönetmenliği ve Johnny Depp’in varlığıyla başarıya ulaşıp Jerry Bruckheimer’ı daha da zengin eden üç filmlik Karayip Korsanları serisinin dördüncü halkası “Gizemli Denizlerde”nin yönetmeni; “Chicago”, “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşa’nın Anıları” ve “Nine” filmlerinin Oscar adayı yönetmeni Rob Marshall. Kişisel görüşüm, Marshall’ın sinemada başarılı olmadığı ve kariyerinin birbirinden kötü filmlerle dolu olduğu yönünde.

250 milyon dolar bütçeli yeni Karayip Korsanları filmi sırtını tamamen Johnny Depp’e dayıyor. Rob Marshall, Gore Verbinski’den gördüklerini aynen uygulayıp seyirciyi kızdırmayacak denetimli ve garantici bir yönetim tutturuyor. Film, bekleneni veriyor ama bu kötü bir şey. İlk saniyesinden jeneriklerin ardından gelen sürpriz sahnesine dek her anı standart izleyicinin beklentileri doğrultusunda şekillendirilmiş “Gizemli Denizlerde”de cesaret ya da yeniliğe yer yok. Filmin bahsedilmesi gereken bir yanı varsa o da IMAX versiyonunun başarısı.

“Avatar” filmi sayesinde hiç olmadığı kadar popülerleşen 3D teknolojisi ufak tefek oyun konsollarından laptop ekranlarına varan bir yelpazede çantalarımıza kadar girdi. Ülkemizdeki sinemalar üç farklı sistemden birini kullanıyor. Bunlardan ilki ve en eskisi, iki farklı projektörden gelen 70mm. görüntüleri polarize gözlüklerle izleten IMAX. İlk salonunu Ankara’da, o zamanki ismiyle Akköprü Migros Alışveriş Merkezi’nde (şimdi Anka/Mall olarak anılıyor) Odeon Cineplex bünyesinde açan IMAX; Odeon’un AFM’ye satılmasının ardından ikinci salonunu İstanbul İstinye Park’ta açtı. AFM’nin gereken özeni göstermediği, Odeon’dan devraldığından beri çivi çakmadığı salonlar bugünlerde arızalarla boğuşuyor olsa da, diğer iki teknolojiden bariz üstünlüklerini kaybetmedi.


Cinebonus’un ülkemize getirdiği Sony destekli Real D 3D, IMAX’in aksine dijital bir kopyayı yine polarize pasif gözlüklerle izletiyor ama tatmin edici ışık gücü sunsa da perde büyüklüğü ve derinlik gibi konularda IMAX makaralarının gerisinde kalıyor.

Üçüncü teknoloji ise evlere giren aygıtlarda da sıkça rastladığımız active-shutter gözlük kullanan XpanD salonlar. Kimsenin tekelinde olmadığından Anadolu sinemalarında da tercih edilen bu sistem, ağır gözlükleri, ışığın çoğunu emen açılır-kapanır camları ve enerji-kızılötesi transmitter bağımlılığı gibi nedenlerle şimdilik en rahatsız edici deneyimin ismi.


“Gizemli Denizlerde”nin IMAX versiyonu, ülkemizde bu salonlarda izlediğimiz son film olan “Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1/Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1”in aksine bir ‘IMAX Deneyimi’ filmi değil, bir IMAX filmi. Bu ikisi arasında önemli bir fark var. ‘IMAX deneyimi’ denen şey görüntünün IMAX perdesinin daha büyük kısmını doldurmasına izin veren, iki boyutlu görüntü sağlayan bir geliştirme. IMAX filmleri ise aralarındaki mesafe insan gözüyle aynı, iki objektifli özel kameralarla çekiliyor. “Gizemli Denizlerde”, bu teknoloji ile çekilmiş filmler arasında şimdilik en gelişmişi. Üç boyutlu onlarca filmi dünyanın dört bir yanındaki perde ya da ekranlarda izlemiş olmanız, şaşırmanızı engellemeye yetmeyecek. “Gizemli Denizlerde”yi bir IMAX salonunda izleme şansınız varsa, bir filmin içinde nefes alıp vermek ne demek, deneyimleyebilirsiniz. Onun dışında filmin kendisi, sadece zaman kaybı.

13 Nisan 2011 Çarşamba

2011 NİSAN TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 3.HAFTA

Georges Bizet’in ünlü operasından uyarlanan “Carmen 3D” filminin aslında hafta ortasında, çarşamba günü vizyona girip yalnız 4 gösteriminin olması planlanıyordu ancak ilgi üzerine sekiz farklı ilimizde birçok salonda filmin kopyaları dönmeye devam ediyor.

Bunun dışında nisan ayının üçüncü haftasında altı yeni film salonlarımıza uğrayacak.

15 Nisan Cuma gününün belki de dünyada en çok merak edilen yapımı Wes Craven’ın “Çığlık 4”’ü. İlk iki filmin başarılı senaristi Kevin Williamson’un senaryosunu yazdığı, beşinci ve altıncı filmlere de açık kapı bıraktığı söylenen yeni film; serinin hayranları için büyük önem arz ediyor.

Yerli sinema adına yılın en önemli filmlerinden biri de bu hafta gösterime giriyor. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından “Tatil Kitabı” isimli ilk filmiyle gönlümüzü fetheden Seyfi Teoman’ın çok şey vaat eden ikinci uzun metrajı. Mutlaka görülmeli.

Tamamen el çizimleriyle hazırlanması dışında albenisi olmayan Walt Disney animasyonu “Winnie The Pooh”; sevimli ayı ve arkadaşlarının yeni maceralarını anlatan, oldukça düşük yaş grubuna hitap eden bir film.

Fazla kredi verilen ikinci filmi “300 Spartalı” sayesinde beş yıldır yüksek bütçelerle ortalama filmler çekebilen Zack Snyder’in yeni Süperman filminden önceki durağı olan “Sucker Punch” özgün bir senaryodan çekilen ve fantastik bir savaşı anlatan ihtiyaç fazlası bir yapım.

“Constantine” ve “Ben Efsaneyim” ile oldukça iyi eleştiriler alan Francis Lawrence’nin daha da ciddiye alınma çabasının ürünü olan ve 44 dile çevrilip 3 milyondan fazla satmış aynı adlı Sara Gruen romanından uyarlanmış “Aşkın Büyüsü”; Robert “Twilight Edward” Pattinson, Reese Witherspoon ve Christoph Waltz’dan oluşan oyuncu kadrosuyla ilgi çekmeye çalışacak.

Ülkemizdeki gösterimi sürekli ertelenen, Oscar’lı senarist William Monahan’ın ilk yönetmenlik denemesi “Londra Bulvarı” ise Colin Farrell, Keira Knightley ve Ray Winstone’dan oluşan oyuncu kadrosu ile bu hafta vizyona giren son film.

CARMEN 3D - julian napier 13.04
SCREAM 4 - wes craven 15.04
BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ - seyfi teoman 15.04
WINNIE THE POOH - stephen j.anderson-don hall 15.04
SUCKER PUNCH - zack snyder 15.04
WATER FOR ELEPHANTS - francis lawrence 15.04
LONDON BOULEVARD – william monahan 15.04

18 Mart 2011 Cuma

TRON: LEGACY (2010) by JOSEPH KOSINSKI **-


“Tron Efsanesi” yönetmen Joseph Kosinski’nin ilk uzun metrajlı filmi. İlk denemesinde bu kadar büyük bir işin altına girmesi şaşırtıcı, çıkan sonuç ise alkışlanası. Ama bunu yalnızca filmin görsel yetkinliği açısından söylediğimi bilmelisiniz.

1982 yılında, henüz ortada doğru düzgün bilgisayar bile yokken Steven Lisberger bilgisayarların içinde geçen bir film çekti. Jeff Bridges’in başrolde olduğu Tron(1982) efsane olmayı ne kadar hak etse de, bir grup sinefil tarafından bilinen ve sevilen kült bir yapım olarak anılmaktan öteye gidemedi.

28 yıl sonra, yıllardır beklenen ve projelendirilmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyen devam filmi geldi Tron’un. Yine Jeff Bridges’in, üstelik teknoloji sayesinde 28 yıl önceki haliyle karşılıklı oynadığı Tron Efsanesi, Walt Disney’in başarılı pazarlama çalışması ile 171 milyon dolarlık bütçesine karşın tüm dünyada 397 milyon dolar hasılat ve en iyi ses kurgusu dalında Oscar adaylığı elde etti.

Tamamına yakını sanal ortamda geçen filmin diğer başrol oyuncusu 26 yaşındaki Garrett Hedlung, ilk önemli rolünde başarılı bir performans sergileyemiyor. House dizisinden “13” olarak tanıdığımız ve yakın zamanda Paul Haggis’in The Next Three Days(2010) filminde izlediğimiz Olivia Wilde ise üzerine düşeni layıkıyla yapıyor.

Film, bir Walt Disney projesi olmanın tüm gerekliliklerini yerine getiriyor. Çocuklar için sahip olunası oyuncaklar sunarken, büyüklere de aksiyon vaat ediyor. Ancak perdede gördüğümüz tüm detaylar özenli ve ilginç dursa da filmin aşırı uzun süresi bir yerden sonra sıkıntı vermeye başlıyor.

Filmin iki buluşundan biri olan “disk savaşı” her ne kadar fazla naif ve heyecansız olsa da motosiklet yarışı sahneleri muhteşem anlar sunuyor. Neredeyse Speed Racer(2008) kadar iyi.

"Tron Efsanesi" güçlü çatışmalar üzerine oturmuyor. Haddinden fazla ölü an içeriyor. Yine de yarattığı görsel dünya ve kendine has estetiği ile orijinal filmi merak ettirmesi açısından önemsenebilecek, 3D hayranlarını fazlasıyla tatmin edecek bir yapım var karşımızda.

Düşündürmeyen, heyecanlandırmayan, sadece durup güzelliğine bakmamızı isteyen bir film.

31 Aralık 2010 Cuma

SİNEMA DÜNYASINDAN EN İYİLER 2010

2010 yılında askerliğim nedeniyle yalnız 83 film izleyebildim. Bu rakam, her yıl izlediğimin yüzde 40’ı. Yine de bu kısıtlı sayıda film arasından en iyilerimi seçmek istedim. Sıralama 2010 yapımı filmler arasında değil, benim 2010 yılında izlediğim filmler arasında yapılmıştır.



EN İYİ FİLM
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Avatar – James Cameron
The Social Network – David Fincher
Inception – Christopher Nolan
Sex And The City 2 – Michael Patrick King



EN İYİ YÖNETMEN
James Cameron – Avatar
David Fincher – The Social Network
Spike Jonze – Where The Wild Things Are
Joel-Ethan Coen – A Serious Man
Christopher Nolan – Inception
Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
Pedro Almodovar – Los Abrazos Rotos



EN İYİ SENARYO
The Social Network – Aaron Sorkin
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Inception – Christopher Nolan
Toy Story 3 – Michael Arndt
Los Abrazos Rotos – Pedro Almodovar



EN İYİ ERKEK OYUNCU
Colin Firth – A Single Man
Jesse Eisenberg – The Social Network
Jeremy Renner – The Hurt Locker



EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Stanley Tucci – The Lovely Bones



EN İYİ KADIN OYUNCU
Gabourey Sidibe – Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Carey Mulligan – An Education



EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Mo’Nique - Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire



EN İYİ ANİMASYON
Fantastic Mr.Fox – Wes Anderson
Toy Story 3 – Lee Unkrich

EN İYİ SANAT YÖNETİMİ-SET DEKORASYONU
Avatar – Rick Carter-Robert Stromberg-Kim Sinclair
Inception – Luke Freeborn-Brad Ricker-Dean Wolcott-Larry Dias-Douglas A.Mowat

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Avatar – Mauro Flore
Alice In Wonderland – Dariusz Wolski
Harry Potter and the Deathly Hallows – Eduardo Serra

EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Bright Star – Janet Patterson



EN İYİ BELGESEL
The Cove - Louie Psihoyos



EN İYİ KURGU
The Social Network – Kirk Baxter- Angus Wall
Inception – Lee Smith
Avatar – Stephen Rivkin-John Refoua-James Cameron



EN İYİ KISA ANİMASYON
Logorama – Nicolas Schmerkin

EN İYİ SES KURGUSU
The Hurt Locker – Paul N.J. Ottosson

EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Avatar
Inception



EN İYİ TÜRK FİLMİ
Vavien – Yağmur-Durul Taylan



EN İYİ TÜRK YÖNETMEN
Ümit Ünal – Gölgesizler

30 Kasım 2010 Salı

SAW 3D (2010) by KEVIN GREUTERT **



Modaya uyup 3D çekilen yeni ve son Testere filmi; Testere VI’nın yönetmeni Kevin Greutert imzasıyla seriyi noktalıyor. Hepten karabasana dönüşen, akılda kalıcılığı oldukça düşük kahramanlarıyla ilgili her şeyi hatırladığımızı varsayıp önceki filmin kaldığı saniyeden devam eden devam filmleriyle takibi zor ve sıkıcı bir seriye dönüşen Testere; son parçasında nispeten temiz bir işle karşımıza geliyor.

Filmin gerçekten üç boyutlu sayılabilecek tek parçası olan jeneriğinin öncesinde ve sonrasında Testere hayranları tarafından yazılıp yönetilmiş gibi duran ana hikâyeden ve bu filmden tamamen ayrı birkaç oyun-dehşet sahnesi izliyoruz.

Sonrasında; eski filmlerin yaptığı hataya düşecek gibi görünüp bilmem kaçıncı filmden bir sahnenin devamındaki bir dakikalık durumu gösteren yapım, tam kopacağınız anda yeni ve 60 dakikalık bir oyuna başlıyor.



Jigsaw’dan kurtulduğunu iddia edip bu deneyimin kendine nasıl iyi geldiği üzerine bir kitap yazan, televizyon programlarına çıkan sahte umut taciri Bobby’nin; kandırdığı karısı, şeytani avukatı, basın sözcüsü ve en iyi arkadaşı ile yalandan anlattığı bu deneyimi gerçekten yaşamak zorunda kaldığı filmde akan ikinci hikâye ise Jigsaw’un dul eşi ile mirasını sürdüren Hoffman arasındaki intikam davası. Bu çerçevede takibi oldukça kolay, üç boyutlu gözlükler ardında hepten karanlığa gömülmesin diye bariz parlak çekilmiş ve artık devamı gelmeyecek hissi nedeniyle esneyerek değil de hafiften ilgiyle izlenen bir film var karşımızda.



Oyunlar aşağı yukarı aynı, motivasyon düşük ve oldukça başarılı-orijinal ilk filme göndermelerle dolu son yirmi dakikası da zorlama ve anlamsız.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...