tom hiddleston etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tom hiddleston etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2012 Çarşamba

THE DEEP BLUE SEA (2011) by TERENCE DAVIES *-

Terence Rattigan’ın ilk kez 1952 senesinde Londra’da sahnelenen oyunu “The Deep Blue Sea” ertesi yıl Broadway’e taşınmıştı. 1955’te yazarı tarafından sinemaya uyarlanan eseri Anatole Litvak yönetmiş; Vivien Leigh, Kenneth More ve Eric Portman karakterlere beyazperdede hayat vermişti. Olumlu eleştiriler alan yapım Venedik’te Altın Aslan için yarışmış ve BAFTA’ya aday gösterilmişti.

1988 tarihli ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives/Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar” ile Cannes’da FIPRESCI alan yönetmen Terence Davies bu sayede ismini dünya çapında duyurmuştu. Otuz yılda sadece altı uzun metraj kurmaca çeken Davies İngiltere sinemasının saygı duyulan isimlerinden biri olmayı hep sürdürdü. “”The House of Mirth/Keyif Evi”nden bu yana geçen on bir yılda yalnız Liverpool’un dönüşümü üzerine bir belgesel çeken yönetmenin yeni işi merakla bekleniyordu. Ve 66 yaşındaki Davies, çocukluk yıllarına denk düşen öyküsüne gönülden bağlandığı “The Deep Blue Sea”ye yeni bir uyarlama yaptı.

31. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan “The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü” vasıtasıyla ülkemize gelen ve Sinema Onur Ödülü verilen Davies’in filminin aynı ay içerisinde vizyona girmesi bekleniyordu ancak süresiz olarak ertelendi. Rachel Weisz, Tom Hiddleston ve Simon Russell Beale yeni kadroyu oluşturan isimler. Yüksek mahkeme yargıcı Sir William Collyer’in karısı Hester’ın savaştan dönmüş Kraliyet Hava Kuvvetleri eski pilotu Freddie Page’e âşık olmasıyla değişen yaşamları anlatan film özellikle kadın karakterinin hislerine odaklanıyor. Film boyunca Hester’ın yaşadıklarını ona anlayış gösteren bir anlatımla izliyoruz.

“Aşkın Karanlık Yüzü” yeniden yorumlanmış olsa da elli yıllık bir hikâye olduğunu gizleyemiyor. Zengin, iyi niyetli, anne kuzusu yaşlı adamla evlenmiş genç ve güzel kadının; savaştan kahraman gibi dönmüş ancak günlük hayatta işlevsiz kaldığı için bunalan genç erkeğin peşinden sürüklenmesi günümüzden bakınca ilginç gelmiyor. Yargıç Sir William Collyer eşine koşulsuz bağlılığı dışında hakkında bilgi sahibi olamadığımız tek boyutlu bir karakter olarak kalıyor. Talepkâr annesi karşısında da en az Hester karşısında olduğu kadar ezik duran William’ın tek istediği sevdiği insanları mutlu etmekmiş gibi duruyor. Hakkında tek öğrenebildiğimiz bu. Zıt kutba yerleştirilen erkek karakter Freddie’nin ise travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı belirtilerek sığlığı açıklanmaya çalışılıyor. Genç yaşında savaşa gitmiş ve kahraman gibi dönmüş adamın alkışlar dinince işsiz kaldığı gerçeğiyle yüzleşmesi sık kullanılmış bir malzeme. Terence Davies bu aşinalığı alıp ifadelerini güçlendirmek yerine, olduğu gibi bırakıp sırtını yaslamayı tercih etmiş. Bu da Freddie’yi William gibi kartonlaştırmış.



Davies kadın karaktere odaklı bir film yapmak istediğinden, hani yine de affettiremezdi kendini ama Hester karakterini dört başı mamur yazmayı başarmış ve unutulmaz bir portre çizmiş olabilseydi iyimser bakılabilirdi “Aşkın Karanlık Yüzü”ne. Oysa Hester da en az filmin erkekleri kadar yüzeysel. Sevgi dolu, başarılı kocadan sıkılmış heyecan peşindeki özgür kadın olarak çıktığı yolda aşk için gururunu hiçe sayan bir kaybedene dönüşüyor. Freddie’nin her dediğine evet diyen, aciz, elinde aşktan başka şey kalmayan birine dönüşüyor. Sevgilisi tarafından aşağılandıkça, silikleşiyor. Belki kocasına dönmeyerek sürüklendiği güç yaşam koşullarına tek başına göğüs germeyi kabullenmesi takdir edilebilir ancak yine de baştan sona feminist bakış açısına zıt tercihler yapıyor.

“Aşkın Karanlık Yüzü” senaryosunun sığlığı bir yana, sinemasal anlamda da güçlü bir film değil. Davies’in karakterlerin vücut diline odaklanmamız için uzun tuttuğu planlar anlamı güçlendirmiyor. Film, en azından bir düzine iyi çekilmiş örneğe sahip türün sularında titreşim yaratmaktan bile aciz.

29 Nisan 2012 Pazar

WAR HORSE (2011) by STEVEN SPIELBERG *-

Heidi gibi kırlarda koşarken bir atın doğumuna şahit olan küçük Albert (Jeremy Irvine) uzaktan izlediği ve içten içe çok sevdiği bu hayvanla deyim yerindeyse birlikte büyür. Bir gün at annesinden koparılıp satışa çıkarılır. Sabana koşulamayacak kadar çelimsiz fakat enerjisiyle çekici at için 1 İngiliz Gine’sinden başlayan açık artırma, bir ayağı aksak sarhoş çiftçi Ted Narracott (Peter Mullan) ile zengin ev sahibinin atışması sonucu 30 Gine’ye Ted’in elinde kalır. Kiracısı olduğu çiftliğin ücretini ödemek yerine işe yaramaz bir at alarak eve dönen Ted, cefakâr eşi Rose’dan (Emily Watson) tepki görür. O an anlarız ki Albert, Ted-Rose çiftinin oğludur ve hayallerindeki at babası tarafından az önce satın alınmıştır. Rose geri vermek istese de Albert ata sahip çıkar. Onu eğitir. Dostlukları pekişir. Kira günü gelir. Kötü kalpli ev sahibi çiftliği boşaltmalarını ister ve Ted ile alay eder. İddiaya girerler. Eğer Joey ismini verdikleri at çiftliğin kaya dolu arazisini sürebilirse ev sahibi kira için ek süre verecektir. Albert, Joey’i tarla sürme konusunda eğitmeye başlar. Bu arada aksak bacaklı alkolik Ted’in eskiden köyün en çok saygı gören çiftçisi olduğunu öğreniriz. Kardeşlerine husumet besleyip verimli topraklarını arkada bırakarak bu kiralık araziye yerleşmiştir. Aksayan bacağı savaş gazisi olmasına, sürekli içmesi ise madalyalarına rağmen savaşta insan öldürmüş olmayı kaldıramamasına bağlanır. Albert ve annesi Rose o ana dek zaten melek gibi tasvir edilirken, Ted de onlara katılır. İddia günü gelir. Mazlumun yanındaki köylünün psikolojik desteğinin de sayesinde, Joey tarlayı sürer. Bütün bunlar en yavan şekilde, birbirinden yapay arka planların önüne kurulan İngiliz taşra görüntüleri eşliğinde anlatılır. Alabildiğine didaktik ve inandırıcılıktan uzak bir dil tutturulur.

“Jaws”, “E.T.: The Extra-Terrestrial”, “The Color Purple” “Jurassic Park”, “Schindler’s List”, “Saving Private Ryan” ve “Minority Report” filmlerinin yönetmeni; Hollywood’un dahi çocuğu Steven Spielberg’in 2011 tarihli 6 dalda Oscar adayı filminin ilk 40 dakikasının yukarıda anlatılan şekilde olduğuna görmeden inanmak zor ama durum aynen böyle. Joey’nin bir İngiliz yüzbaşı tarafından satın alınmasıyla filmin farklı yönlere gideceğini düşünseniz de, olmuyor. Yüzbaşıdan iki Alman gencine, oradan Fransız bir kıza ve yine Alman bir komutana geçiyor at. Finali de tüm yufka yürekleri mutlu edecek cinsten.

Spielberg “The Adventures of Tintin”le birlikte 2011’e sığdırdığı “War Horse/Savaş Atı”nda da büyük hayal kırıklığı yaratıyor.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...