Harry Potter’ın Hogwarts’da okuduğu kitaplardan biri olan ve seriye
destek olarak dilimize de çevrilmiş incecik bir kitapçık olan Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?; Harry Potterkitaplarının ve dolayısıyla filmlerinin tamamlanmasının ardından The Wizarding World’ü devam ettirebilmek adına yeni bir seriye ilham kaynağı olmuştu iki sene önce.
Yeni filmin eleştirisini okumadan önce tıklayın.
harry potter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harry potter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Kasım 2018 Perşembe
2 Mart 2013 Cumartesi
BEAUTIFUL CREATURES (2013) by RICHARD LaGRAVENESE ***
Richard LaGravenese'nin senaryosu ucuz kahramanlıklara bulaşmayan, perdede ihtişamlı görünsün diye abartılmayan gerçekçi dinamiklere sahip. Oyuncularının uyumunun da katkısıyla aşk öyküsü inandırıcı, çekici. İsmin yönetmen olarak işçiliği de kabul edilebilir düzeyde. En takdir ettiğim özelliği konusu itibariyle müsait olmasına rağmen filmini görsel efektlere boğmaması oldu. Fragmanda güzel görünüp izlerken filmin etkisini azaltan bu tarz yapaylıklara yüz vermemesi Muhteşem Yaratıklar'ı içine girilebilir kılmış. Açıkçası kitabı bilmeden, sadece filmi izleyen gençlerin bile büyük hayranlığını kazanabilecek bir toplam var karşımızda. Ne yazık ki film altmış milyon dolar bütçesinin yarısını zor çıkararak gişede hayal kırıklığı yarattı. Siz yine de fantastik öğelerle zenginleştirilmiş akıllı ve eğlenceli, biraz da eski usul bu gençlik aşkına şans vermelisiniz.
"Beautiful Creatures/Muhteşem Yaratıklar" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (1 Mart 2013) başlığı altında okuyabilirsiniz.
28 Ocak 2012 Cumartesi
GELECEK
Hem en iyisi olmaya çalışıyorum, hem en kötüsü. Tapılmak ama burnundan getirmek. Garip bir tekmeleme ihtiyacı var içimde. Her boku görüp geçirmişim de, ahkâm kesme yaşlarım gelmişçesine.
En sevdiğim dostum olması lazım kişiyle tek konuştuğumuz geleceği. Onun başına gelmesi beklenenler. Benim nerede olduğum önemsiz. Araya iki cümle sokabilirsem ne ala.
Bugün blogda 500. yazıya ulaşmama sevindim. Ne kadar yalnız olduğumun tesciline niye seviniyorsam.
Kimseyle derinleşememe hastalığından ağlıyorum. Ya da ağlayamıyorum çok uzun zamandır. Bu gece lise arkadaşımın düğününde geçirdiğim iki dakika gibi her şey. İnsanlardan kaçış. Ekranlara dalış. Yaş oldu 28. En güzel boyanmış trenlerin hepsi gitti. Şimdi sadece sevişirken midemi bulandırmaması kıstas. Anlatılamaz arzularım dahi sönük. 20’likler var etrafta. Aşktan, evlilikten bahseden. Arzularım var gözlerimi yaşartan. Söyleyemediğim. Söylenmeyen. Her yansımanın ardında bir giz var. Gizlemem gereken.
Ağlamak var şimdi. Doya doya ağlasam. İlgi çekmek için. Üzülme denilsin diye. Yalnızlığım 15 dakika daha şöhret getirse. Daha iyi yazdığım için değil. Yazdığım için değil. Para kazandırdığım için değil. İş gördüğüm için değil. Borç verdiğim için değil. Lisedeki halimi sevseler. Yeni kırılmış halimi. Parçalanmış halimi. Güçsüz. Elini uzatsa yine arkadan o/biri. Yıllar sürecek iyi-kötü günler başlasa yine. Sevsem. İçim soğuktan titremese şimdi. Acıdan olsa. Hissetsem yine. Eskisi gibi.
Başkalarının siyasi görüşlerinden seç-beğen ile uğraşmasam.
Tek gerçeğimle geçse günler. Oyuncular geçici olmasa. Uzakta durmasa. Gelse. Gitmese. İşi olmasa da, işi olsa da. Gitmese. Ekranları kapatsak. Okuduklarımızdan anlatsak. Gelecekten. Geleceğini sandığımız şeylerden. Dumbledore’un ölümünden. Albay’ın dertlerinden. Konsomatrisin güzelliğinden. Marlon Brando’dan. Yıldızlardan. Pancardan. 2012’de konuştuklarımızdan değil. Üzüntülerden değil. Hayallerden. Birbirimize olan aşkımızdan konuşsak. Özlemimizden. Birbirimizden. Dünya batsa koymasa. Biz iki sandalyede bir masanın etrafında. Senin cebinde para ve sigara. Benim milyon kere aynada bakmadan çıkamadığım görüntüm, sana geliyorum diye. Senin beynimi beğenmen. Çirkinlik ve güzellik üzerine şakalar. Apartman girişinde izinli öpücük. Hemen gelen asansör. Asansörde iletilen mesaj. Mutlulukla eve yürüyüşüm. Fotoğraflara bakmaya başlamam. Defterlere yazmaya doymamam. Yine yaşansa. Yine sen olsan tek sevgilim. Dağıtmasam. Kapıda duranlardan, yanıma gelenlerden, gittiğim şehirlerden sevdiklerim olmasa. Hepsine sende doysam. Sen 8 yılımı daha alsan.
26 ağustos gelse. Senaryomu okusan. Kendimden geçsem. Onaylanma ihtiyacımı yıldızlarla ifade etsen. 3,5 versen. Daha çekilmemiş haline. En yüksek notu alsam. Cesaretlensem.
Gelecek yıl için. Geleceğimiz için. Gelmeyeceğini bilmesem. Gelecek sansam. Gelse.
22 Kasım 2011 Salı
THE TWILIGHT SAGA: BREAKING DAWN – PART 1 (2011) by BILL CONDON **
“Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1” ilk filmin ardından serinin en iyisi ve ikinci bölüm için de ümit veriyor. “Harry Potter” serisinin sekiz filminde de yüzümüzün gülmediğini düşünürsek, “Alacakaranlık”ın kabul edilebilir bir finalle veda edeceğini görmek sevindirici.
“The Twilight Saga: Breaking Dawn – Part 1/Alacakaranlık Efsanesi: Şafak Vakti Bölüm 1” filminin eleştirisini de içeren "Alacakaranlık" dosyasını Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.
26 Temmuz 2011 Salı
BENİ BU KOCA ŞEHİRDE SENSİZ BIRAK
On iki yıl geçmesine rağmen seninle ilgili her şey tanıdıklarımıza beni hatırlatıyor. Bilirse Serkan bilir diyorlar nerede olduğunu, ne yaptığını. Beni arıyorlar. Bana soruyorlar.
Aldığım kursta hiçbir şey bilmeyen ve anlatamayan, Marmaris’e yerleşmiş yaşlı kadın hekim eğitmen gözlerimizi kapatıp meditasyon yapmamızı istedi. Birkaç zırvanın ardından en mutlu olduğumuz yeri düşlememizi söyledi. Birden Kahramanmaraş’a döndüm. Hep kurtulmak istediğim şehre. Dondurmacı isimli, şimdilerde hiç uğramadığım pastaneye. O sürekli oturduğumuz masalardan birine. Karşımda sen vardın. Dumbledore’un gerçekten ölmediğini söylüyordun. Bense öldüğünü. Sen son kitapta mutlaka döneceğini iddia ediyordun, bense bittiğini. Üzerinden yıllar geçti. O kitaptan sonraki kitap geldi. Ben kazandım ama seni kızdırıp tadını çıkaramadım.
Ankara’da yalnız kalmak daha kolay. Metroda insanları izlemek. Beşevler Starbucks’ta senin favori içeceğin Chai Tea Latte’yi yudumlayıp sınırsız wi-fi’dan yararlanmak. Mutsuzluğu paralara yapıştırıp tasarım parçaları eve getirmek. Uyumak. Uyumamak. Aşık olmamak daha kolay. Sevildiğini hissetmemek. Beyaz kulaklıklarla yürüyüş yapıp Nazan Öncel dinlemek. Gece yarısı kaçak çay içmek. Sangria yapmak. Tchibo’dan take away alıp vitrin bakmak. Partner bulmak. Seks yapmak. Kolukısa’ya yakın olmak. İstanbul’a yakın olmak. Herkesin uğradığı-uğrayacağı bir şehirde olmak. Ankara’da olmak kolay. Ankara’da nefes almak kolay. Ankara’da sensiz ya da kimsesiz olmak kolay. Bu koca şehirde yalnız kalmak kolay.
Pazar günü Kahramanmaraş’a dönmek zor.
Aldığım kursta hiçbir şey bilmeyen ve anlatamayan, Marmaris’e yerleşmiş yaşlı kadın hekim eğitmen gözlerimizi kapatıp meditasyon yapmamızı istedi. Birkaç zırvanın ardından en mutlu olduğumuz yeri düşlememizi söyledi. Birden Kahramanmaraş’a döndüm. Hep kurtulmak istediğim şehre. Dondurmacı isimli, şimdilerde hiç uğramadığım pastaneye. O sürekli oturduğumuz masalardan birine. Karşımda sen vardın. Dumbledore’un gerçekten ölmediğini söylüyordun. Bense öldüğünü. Sen son kitapta mutlaka döneceğini iddia ediyordun, bense bittiğini. Üzerinden yıllar geçti. O kitaptan sonraki kitap geldi. Ben kazandım ama seni kızdırıp tadını çıkaramadım.
Ankara’da yalnız kalmak daha kolay. Metroda insanları izlemek. Beşevler Starbucks’ta senin favori içeceğin Chai Tea Latte’yi yudumlayıp sınırsız wi-fi’dan yararlanmak. Mutsuzluğu paralara yapıştırıp tasarım parçaları eve getirmek. Uyumak. Uyumamak. Aşık olmamak daha kolay. Sevildiğini hissetmemek. Beyaz kulaklıklarla yürüyüş yapıp Nazan Öncel dinlemek. Gece yarısı kaçak çay içmek. Sangria yapmak. Tchibo’dan take away alıp vitrin bakmak. Partner bulmak. Seks yapmak. Kolukısa’ya yakın olmak. İstanbul’a yakın olmak. Herkesin uğradığı-uğrayacağı bir şehirde olmak. Ankara’da olmak kolay. Ankara’da nefes almak kolay. Ankara’da sensiz ya da kimsesiz olmak kolay. Bu koca şehirde yalnız kalmak kolay.
Pazar günü Kahramanmaraş’a dönmek zor.
14 Temmuz 2011 Perşembe
HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART II (2011) by DAVID YATES
Son Harry Potter filmiyle ilgili Filmlerim.com için bir yazı kaleme aldım. Aslında baştan sona ağzımı bozmak istedim ama sonra edebimle yazdım. Sanırım ben bir "fan"ım! Okumak için buraya tıklayın.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
“HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGARLARI: BÖLÜM 2”YE DAİR
Harry Potter serisinin son filmi 13 Temmuz 2011'de gösterime giriyor. Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.
10 Haziran 2011 Cuma
PIRATES OF THE CARIBBEAN: ON STRANGER TIDES (2011) by ROB MARSHALL **
Gore Verbinski’nin yönetmenliği ve Johnny Depp’in varlığıyla başarıya ulaşıp Jerry Bruckheimer’ı daha da zengin eden üç filmlik Karayip Korsanları serisinin dördüncü halkası “Gizemli Denizlerde”nin yönetmeni; “Chicago”, “Memoirs of a Geisha/Bir Geyşa’nın Anıları” ve “Nine” filmlerinin Oscar adayı yönetmeni Rob Marshall. Kişisel görüşüm, Marshall’ın sinemada başarılı olmadığı ve kariyerinin birbirinden kötü filmlerle dolu olduğu yönünde.
250 milyon dolar bütçeli yeni Karayip Korsanları filmi sırtını tamamen Johnny Depp’e dayıyor. Rob Marshall, Gore Verbinski’den gördüklerini aynen uygulayıp seyirciyi kızdırmayacak denetimli ve garantici bir yönetim tutturuyor. Film, bekleneni veriyor ama bu kötü bir şey. İlk saniyesinden jeneriklerin ardından gelen sürpriz sahnesine dek her anı standart izleyicinin beklentileri doğrultusunda şekillendirilmiş “Gizemli Denizlerde”de cesaret ya da yeniliğe yer yok. Filmin bahsedilmesi gereken bir yanı varsa o da IMAX versiyonunun başarısı.
“Avatar” filmi sayesinde hiç olmadığı kadar popülerleşen 3D teknolojisi ufak tefek oyun konsollarından laptop ekranlarına varan bir yelpazede çantalarımıza kadar girdi. Ülkemizdeki sinemalar üç farklı sistemden birini kullanıyor. Bunlardan ilki ve en eskisi, iki farklı projektörden gelen 70mm. görüntüleri polarize gözlüklerle izleten IMAX. İlk salonunu Ankara’da, o zamanki ismiyle Akköprü Migros Alışveriş Merkezi’nde (şimdi Anka/Mall olarak anılıyor) Odeon Cineplex bünyesinde açan IMAX; Odeon’un AFM’ye satılmasının ardından ikinci salonunu İstanbul İstinye Park’ta açtı. AFM’nin gereken özeni göstermediği, Odeon’dan devraldığından beri çivi çakmadığı salonlar bugünlerde arızalarla boğuşuyor olsa da, diğer iki teknolojiden bariz üstünlüklerini kaybetmedi.
Cinebonus’un ülkemize getirdiği Sony destekli Real D 3D, IMAX’in aksine dijital bir kopyayı yine polarize pasif gözlüklerle izletiyor ama tatmin edici ışık gücü sunsa da perde büyüklüğü ve derinlik gibi konularda IMAX makaralarının gerisinde kalıyor.
Üçüncü teknoloji ise evlere giren aygıtlarda da sıkça rastladığımız active-shutter gözlük kullanan XpanD salonlar. Kimsenin tekelinde olmadığından Anadolu sinemalarında da tercih edilen bu sistem, ağır gözlükleri, ışığın çoğunu emen açılır-kapanır camları ve enerji-kızılötesi transmitter bağımlılığı gibi nedenlerle şimdilik en rahatsız edici deneyimin ismi.
“Gizemli Denizlerde”nin IMAX versiyonu, ülkemizde bu salonlarda izlediğimiz son film olan “Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1/Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1”in aksine bir ‘IMAX Deneyimi’ filmi değil, bir IMAX filmi. Bu ikisi arasında önemli bir fark var. ‘IMAX deneyimi’ denen şey görüntünün IMAX perdesinin daha büyük kısmını doldurmasına izin veren, iki boyutlu görüntü sağlayan bir geliştirme. IMAX filmleri ise aralarındaki mesafe insan gözüyle aynı, iki objektifli özel kameralarla çekiliyor. “Gizemli Denizlerde”, bu teknoloji ile çekilmiş filmler arasında şimdilik en gelişmişi. Üç boyutlu onlarca filmi dünyanın dört bir yanındaki perde ya da ekranlarda izlemiş olmanız, şaşırmanızı engellemeye yetmeyecek. “Gizemli Denizlerde”yi bir IMAX salonunda izleme şansınız varsa, bir filmin içinde nefes alıp vermek ne demek, deneyimleyebilirsiniz. Onun dışında filmin kendisi, sadece zaman kaybı.
Etiketler:
3D,
AFM,
Cinebonus,
eleştiri,
FLASHland,
harry potter,
IMAX,
johnny depp,
mehmet serkan çellik,
real d,
rob marshall,
sinema,
teknoloji,
XpanD
28 Şubat 2011 Pazartesi
83.OSCAR ÖDÜLLERİ ÜZERİNE NOTLAR
- “The King’s Speech – Zoraki Kral” isimli film aday olduğu 12 daldan dördünde ödüle uzandı.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.
- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.
- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.
- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.
- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”
- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood
- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.
-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.
- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.
AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.
- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.
- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.
- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.
- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.
- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.
- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.
- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.
- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.
- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!
- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.
- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.
- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.
- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.
- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”
- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood
- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.
-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.
- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.
AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.
- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.
- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.
- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.
- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.
- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.
- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.
- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.
- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.
- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!
- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.
Etiketler:
2010,
christian bale,
danny boyle,
darren aronofsky,
david fincher,
david o. russell,
david yates,
facebook,
FLASHland,
harry potter,
hollywood,
iron man,
istatistik,
james franco,
mehmet serkan çellik,
oscar,
sinema
31 Aralık 2010 Cuma
SİNEMA DÜNYASINDAN EN İYİLER 2010
2010 yılında askerliğim nedeniyle yalnız 83 film izleyebildim. Bu rakam, her yıl izlediğimin yüzde 40’ı. Yine de bu kısıtlı sayıda film arasından en iyilerimi seçmek istedim. Sıralama 2010 yapımı filmler arasında değil, benim 2010 yılında izlediğim filmler arasında yapılmıştır.

EN İYİ FİLM
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Avatar – James Cameron
The Social Network – David Fincher
Inception – Christopher Nolan
Sex And The City 2 – Michael Patrick King

EN İYİ YÖNETMEN
James Cameron – Avatar
David Fincher – The Social Network
Spike Jonze – Where The Wild Things Are
Joel-Ethan Coen – A Serious Man
Christopher Nolan – Inception
Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
Pedro Almodovar – Los Abrazos Rotos

EN İYİ SENARYO
The Social Network – Aaron Sorkin
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Inception – Christopher Nolan
Toy Story 3 – Michael Arndt
Los Abrazos Rotos – Pedro Almodovar

EN İYİ ERKEK OYUNCU
Colin Firth – A Single Man
Jesse Eisenberg – The Social Network
Jeremy Renner – The Hurt Locker

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Stanley Tucci – The Lovely Bones

EN İYİ KADIN OYUNCU
Gabourey Sidibe – Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Carey Mulligan – An Education

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Mo’Nique - Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire

EN İYİ ANİMASYON
Fantastic Mr.Fox – Wes Anderson
Toy Story 3 – Lee Unkrich
EN İYİ SANAT YÖNETİMİ-SET DEKORASYONU
Avatar – Rick Carter-Robert Stromberg-Kim Sinclair
Inception – Luke Freeborn-Brad Ricker-Dean Wolcott-Larry Dias-Douglas A.Mowat
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Avatar – Mauro Flore
Alice In Wonderland – Dariusz Wolski
Harry Potter and the Deathly Hallows – Eduardo Serra
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Bright Star – Janet Patterson

EN İYİ BELGESEL
The Cove - Louie Psihoyos

EN İYİ KURGU
The Social Network – Kirk Baxter- Angus Wall
Inception – Lee Smith
Avatar – Stephen Rivkin-John Refoua-James Cameron

EN İYİ KISA ANİMASYON
Logorama – Nicolas Schmerkin
EN İYİ SES KURGUSU
The Hurt Locker – Paul N.J. Ottosson
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Avatar
Inception

EN İYİ TÜRK FİLMİ
Vavien – Yağmur-Durul Taylan

EN İYİ TÜRK YÖNETMEN
Ümit Ünal – Gölgesizler

EN İYİ FİLM
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Avatar – James Cameron
The Social Network – David Fincher
Inception – Christopher Nolan
Sex And The City 2 – Michael Patrick King

EN İYİ YÖNETMEN
James Cameron – Avatar
David Fincher – The Social Network
Spike Jonze – Where The Wild Things Are
Joel-Ethan Coen – A Serious Man
Christopher Nolan – Inception
Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
Pedro Almodovar – Los Abrazos Rotos

EN İYİ SENARYO
The Social Network – Aaron Sorkin
A Serious Man – Joel-Ethan Coen
Inception – Christopher Nolan
Toy Story 3 – Michael Arndt
Los Abrazos Rotos – Pedro Almodovar

EN İYİ ERKEK OYUNCU
Colin Firth – A Single Man
Jesse Eisenberg – The Social Network
Jeremy Renner – The Hurt Locker

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Stanley Tucci – The Lovely Bones

EN İYİ KADIN OYUNCU
Gabourey Sidibe – Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Carey Mulligan – An Education

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Mo’Nique - Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire

EN İYİ ANİMASYON
Fantastic Mr.Fox – Wes Anderson
Toy Story 3 – Lee Unkrich
EN İYİ SANAT YÖNETİMİ-SET DEKORASYONU
Avatar – Rick Carter-Robert Stromberg-Kim Sinclair
Inception – Luke Freeborn-Brad Ricker-Dean Wolcott-Larry Dias-Douglas A.Mowat
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Avatar – Mauro Flore
Alice In Wonderland – Dariusz Wolski
Harry Potter and the Deathly Hallows – Eduardo Serra
EN İYİ KOSTÜM TASARIMI
Bright Star – Janet Patterson

EN İYİ BELGESEL
The Cove - Louie Psihoyos

EN İYİ KURGU
The Social Network – Kirk Baxter- Angus Wall
Inception – Lee Smith
Avatar – Stephen Rivkin-John Refoua-James Cameron

EN İYİ KISA ANİMASYON
Logorama – Nicolas Schmerkin
EN İYİ SES KURGUSU
The Hurt Locker – Paul N.J. Ottosson
EN İYİ GÖRSEL EFEKT
Avatar
Inception

EN İYİ TÜRK FİLMİ
Vavien – Yağmur-Durul Taylan

EN İYİ TÜRK YÖNETMEN
Ümit Ünal – Gölgesizler
Etiketler:
3D,
animasyon,
avatar,
belgesel,
david fincher,
david yates,
eleştiri,
facebook,
FLASHland,
harry potter,
istatistik,
james cameron,
mehmet serkan çellik,
oscar,
sex and the city,
sinema,
taylan biraderler,
yılbaşı
20 Aralık 2010 Pazartesi
HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS: PART 1 THE IMAX EXPERIENCE (2010) by DAVID YATES **

Harry Potter kitaplarının sonuncusundan uyarlanıp ikiye bölünerek gösterime sokulan ilk filmin yönetmeni; serinin beşinci ve altıncı parçaları olan Harry Potter and the Order of the Phoenix(2007) ve Harry Potter and the Half-Blood Prince(2009)’i yöneten kişi. Bu bilgi, filme temkinli yaklaşmak için yeterli.
Ne yazık ki Harry Potter filmleri milyar dolarlık kocaman bir şakaya dönüşmüş durumda. İlk filmden ve ilk kitaptan başlayarak size bütün Harry Potter evrenini sayfalarca anlatabilirim burada. Ancak gelinen içler acısı durum benim bu filmin eleştirisini yapmamı engelliyor. Şu an tek yapmak istediğim yakınmak.

Imax Deneyimi olsun, belki daha etkileyici olur diye gittiğim salonda filmi muhtemelen olabilecek en büyük ve berrak şekilde izledim. Ara verilmeden gösterildiği için ne dikkat dağıtıcı çocuklar vardı etrafta ne de laf olsun diye gelenler. Gayet kaliteli bir kitle ile izlediğim film bittiği anda yan tarafımda oturan çiftin kadın tarafı erkeğe şunu dedi: Hiçbir şey olmadı!
Harry Potter dünyasında son üç filmdir hiçbir şey olmuyor. Muhtemelen dünyanın en sıkıcı adamı olan David Yates filmleri yönettiği için bu böyle. Adamı hayal ettiğimde o kadar sıkıcı olmalı ki diyorum, yazılmış en heyecanlı hikâyelerden birini esneyerek izliyoruz. Bütün yıl beklediğimiz yeni Potter filminde gözlerimizi dinlendirmekte sakınca görmüyoruz sayesinde.

Voldemort’un aktif bir oyuncuya dönüştüğü heyecan ve hüzün dolu bu dur durak bilmez macerayı oradan oraya gidip çadır kuran üç ergenin sohbet akşamları filmine dönüştüren David Yates’e benim filmden çıkınca söylediğim ilk şey “Allah belanı versin” oldu. Benim gibi yıllarını sinemaya ve eleştirisine adamış birinin bir filmle ilgili söyleme ihtimali olan son cümle gibi durmuyor mu? İyi deriz, kötü deriz, belki aşağılarız ama yönetmene bela okumak? İşte Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm I bu kadar kötü.
9 Kasım 2010 Salı
PERCY JACKSON&THE OLYMPIANS: THE LIGHTNING THIEF

Home Alone(1990) filmlerinin yönetmeni olarak kendini tanıtan ve dünya çapındaki Harry Potter hayranlarını kızdırmamak adına ilk iki Potter filmini her türlü yaratıcı düşünceden imtina ederek çeken Chris Columbus, bu seriden ayrıldıktan sonra Rick Riordan’ın popüler Percy Jackson kitaplarını sinemaya uyarlamayı denedi.
Bu çapta bir uyarlama için nispeten düşük sayılabilecek 90 milyon dolarlık bütçesini ülkesinden toparlayamayan bu mayası tutmamış film, Harry Potter ya da The Lord of the Rings benzeri sıfırdan kurulmuş bir fantezi dünyası bekleyenleri günümüz mekânlarında geçen hikâyesiyle hayal kırıklığına uğratıyor.
Düzeysiz esprileriyle zamana kolayca yenik düşmesi muhtemel diyaloglar içeren yapım, bir gün özel olduğunu öğrenen bir çocuğun hikâyesi şablonundan türüyor.

Mitolojide tanrıların dünyaya inip ölümlülerle çiftleşmelerinden doğan yarı tanrı çocuklardan biri olan Percy Jackson, Zeus’tan çalınan Şimşek adlı silahın hırsızı olduğu şüphesiyle bir müze gezisi sırasında saldırıya uğrar. Tekerlekli sandalyeye mahkûm görünen öğretmeninin vücudunun at, yanında koltuk değneğiyle yıllardır gezen en iyi arkadaşının da bacaklarının eşek bacağı olduğu bilgisini o an alan Percy; annesinin Hades tarafından kaçırılması sonucu zorlu bir yolculuğa çıkar. Ne yazık ki bu yolculuğun en ilginç mekânı Las Vegas, öncesinde aldığı eğitim de ilköğretim düzeyindeki çocuklar için hazırlanan bir kamptır.
Filmi izlerken karakterlerin sıkıntılı durumlardan kurtulmak için buldukları her çözümde “Clash of the Titans(2010)’ı izlemişler” dedirtmesinin sebebi; iki filmin yazarlarının da uçsuz bucaksız mitolojik dünyanın aynı kılcal damarından kan emmeleri. Elbette aralarında iki ay olan bu filmlerin ikisi de özgün senaryolardan çekilmedi, kaynakları eski ve bu yorum güncel sinema izleyicisi için hangisini önce izledilerse onun ismiyle tersine dönebilir. Buradaki esas problem, temaların tamamıyla aynı yorumlanması.

Karakterlerini sevdiremeyen, aksiyonuyla heyecanlandıramayan ilk film sonrası Percy Jackson serisinin bir başka filme kavuşması şimdilik imkânsız görünüyor.
6 Ağustos 2009 Perşembe
HARRY POTTER AND THE HALF-BLOOD PRINCE by DAVID YATES (2009) *-

Bu ziyadesiyle gecikmiş Melez Prens eleştirisi, fazlasıyla kısa olacak çünkü daha fazla sinirlenmek istemiyorum.
Henüz hala çocuk sayılırken tanıştığım bu çocuk kitapları serisi; benim gibi okumayı sevmeyen nice insana binlerce sayfalık kitaplar okuttu bildiğiniz gibi. İlk filmin yapılacağını duyduğumda çok keskin bir sinemasal ağız tadına sahip olmadığım için “uyarlama konusunda endişelere” sahip değildim. İlk film Chris Columbus’un elinden çıkageldi ve ben büyülendim. Kitabı satır satır filme aldığı için eleştirilen yönetmen ikinci filmi de çekip seriden ayrıldı. İlk iki kitabın çok hoş çocuk kitapları olması gibi, ilk iki film de çok eğlenceli çocuk filmleri olarak hatırlanacak.
Üçüncü film; Children of Men ile daha sonradan yönetmenlik becerisi ile parmak ısırtacak Alfonso Cuaron’a teslim edildi. Sinema duygusu daha yüksek ancak Felsefe Taşı ve Sırlar Odası’na göre daha sıkıcı bir film çıktı karşımıza. Büyü biraz unutulmuş, yetişkinleşirken ana noktaları kaçırılmış bir yarı başarı izledik.
Daha kötüsü, daha sonra geldi. Ateş Kadehi’ni bir romantik komedi işçisine teslim ettiler. Film eğlenceli, sürükleyici ama dördüncü kitabın inanılmaz finalini hissettirmekten çok uzaktı. Sadece o finale hazırlayan ve diğer her şeyi boş veren bir film, elimizdekinden milyonlarca kat daha başarılı olabilirdi. Kimse günlerce zekâsına hayran bırakacak bir büyük filmi, şaşaalı bir balo sahnesine değişmezdi sanırım.
Beşinci filmi İngiltere’nin önemli bir televizyon yönetmeni olan David Yates’e teslim ettiklerinde bütün dünya yeni filmin gerçek bir sinema şöleni olacağından emindi. Ortak görüş; 1000 küsür sayfalık bir post-apokaliptik romanı ancak böylesine güçlü siyasi filmler yönetmiş bir adam 2,5 saatte bize hakkını yemeden izletebilir şeklindeydi. Her yıl olduğu gibi zamanı geldiğinde koltuklarımıza oturduk ve 12 ANGRY MEN’i izledik. Masa başında oturmuş, normal kıyafetler içerisinde büyülerden bahseden bir sürü konuşan kafa. Sıkıntıdan öldük, roman böyle miydi diye düşündük ve başımız önümüzde eve döndük.
Altıncı filmin de aynı adama teslim edildiğini duyduğum anda içimi bir nefret kapladı. Ama altıncı kitap asla o kadar durağan çekilemezdi. Hortkuluklar bulunacak, Hogwards’a büyük bir saldırı düzenlenecek ve serinin en önemli 4 karakterinden biri öldürülecekti, hem de baştan beri iyi mi kötü mü bir türlü anlayamadığımız biri tarafından. Filmin çekimi normalin iki katı sürdü, bekleyiş arttıkça heyecan da arttı. Tek bir sahnedeki özel efekt için 9 ay uğraşıldığı kulağımıza geldi vs.
IMAX’te ilk 12 dakikayı üç boyutlu izlemek için oturduk. Büyük bir aksiyon sahnesi ile başladı film. Büyük dediysem, bir patlama ve bir köprü yıkılışı. Olsun, çok güzeldi. Sonra Harry ve Dumbledore gerçek gibi karşımıza belirdi. Üç boyut ikiye indiğinde ise filmin bütün büyüsü bitti. Tam iki buçuk saat boyunca şirinlik yapmaya çalışan, âşık ergenler izledik. Filmin temposu sanki hiç bitmeyecekmiş gibi acelesizdi. Kahramanlarımız birlikte oturup uzun uzun tart yerken filmin ilk iki saati bitmiş ancak halen baştaki aksiyonun sebebi açıklanmamış, hortkuluk kelimesi bile geçmemiş, ana konuya dair tek kelime edilmemişti. Buna rağmen hala Harry ve Ginny’nin ortasına oturan Ron espiriler yapabiliyorsa; filmin en azından dört saati daha vardır diye düşündüm. Sonraki on dakika içinde şöyle şeyler oldu: Dumbledore sadece kitabı okuyanların anlayacağı bir kaş göz hareketi yaptı. Snape onu öldürdü. Harry, Snape ve diğer okula baskın yapan ölüm yiyenlere meydan okudu. Snape Harry’i yere serdi. Harry, Dumbledore’un bedeni başında yere oturdu ve bütün okul havaya baktı! İşte hepsi bu. Dumbledore’u öldüren adamlar neden Harry’i öldürmedi? Harry yere serilmiş ve okul en sapıtmış ölüm yiyenler tarafından basılmışken nasıl cenazeye geçtik? Harry o bahçeden nasıl kurtuldu? Ölüm yiyenler okuldan nasıl dışarı atıldı? Hiçbiri yok! Şaka mı bu? Yedinci filmde aksiyon sahnesi çok olacağı için bu filme koymak istememişler. Biriyle sevişmek istemiyorsan ondan çocuk sahibi olamazsın! Bütün film boyunca katil kim sorusunu sorup sonunda katili bize göstermeden oyunculara “vay be katil bu muymuş” diye replik okutamazsın. Bir adam karşımızda yanıyor taklidi yaparken ateş göstermezlik edemezsin!
Bunları kitabın iflah olmaz bir hayranı olarak değil, sinemaya 2,5 saatini ayırmış herhangi bir insan evladı olarak yazıyorum. Hayatımda izlediğim en ama en kötü filmdi Harry Potter ve Melez Prens. Sadece kitabı bildiğim için sinirden ekstra kuduruyorum o kadar. David Yates sinema dünyasının en yeteneksiz, en beceriksiz insanıdır. Herhangi bir set çaycısına çay götürmesine bile izin verilmemelidir. Sinema dünyasının nazisi, sinema sanatının en büyük katilidir. Kafası zerre kadar çalışmamakta, sinemada mizansen, oyuncu yönetimi, kadraj konularında da tek kelime bilmemektedir. 7.1 ve 7.2 numaralı Harry Potter filmleri de bu adama teslim edildiğinden Harry Potter serisinin en geç on yıl içinde yeniden çevrimine başlanması gerekecektir. Çünkü en geç 2-3 yıl içinde “biz ne yaptık” diye ağlayacaklar. Toplam hasılatta şimdiden serinin en kötüsü oldu Melez Prens, neden acaba!
Bir de filme adını veren Melez Prens’in kim olduğunu ve filme neden adını verdiğini merak ediyorsanız bunun da filmde olmadığını belirteyim! Ya da şöyle var: 6.His filminde Bruce Willis’in oynadığı karakter mahallenin bakkalı olsun. Film yine bildiğiniz gibi başlasın ve bitsin ama sonunda psikiyatrist değil de film boyunca 1 saniye gördüğümüz bakkal efendi çıkıp “ben aslında ölüyüm” desin. İşte anlatılışı ve etkisi bu kadar!
Bu berbat film eleştirime, Allah David Yates’in belasını versin diyerek son noktayı koymak istiyorum.
Ekleme: "film, kitabın ırzına geçmiş" yorumuna bayıldım. http://www.sinema.com/makale/1-7910/yeni-harry-potter-buyulemiyor
29 Temmuz 2009 Çarşamba
ALTI GÜN BEŞ GECE (29.07.2009)


Dün akşam saatlerinde köyüme; giderkenki duygularım ile döndüm. Bu açıdan tatil hiçbir işe yaramadı mı diye de düşünülebilir.
Perşembe akşamı köyümden uzaklaşırken gözlerim doldu. Sanki bir daha hiç dönemeyecekmişim, sevdiğim insanı bir daha göremeyecekmişim gibi geldi. Ankara’ya, çok sevdiğim dostumun evine girince de duygularım değişmedi ve o gece uyuyana kadar dilimde aklımda gözlerimin önünde sadece aşkım ve köyüm vardı. Ertesi sabah ise Ankara’da uyanmanın kokusu geriye pek bir şey bırakmamış gibiydi. Telefonumu elime alacak vakti bile bulamadım.
İlk gün Bahçelievler Kahve Dünyası’nda tanıdığım en iyi fal bakan insan olan (profesyoneller dâhil!)ama 635 km. mesafede oturduğu için yedi ayda bir, bir araya gelme fırsatı bulabildiğimiz ilkokul arkadaşım ile saatlerce muhabbet ettik. Falımda neler çıktı neler… Kahve idare ederdi ancak servis dökülüyordu. Tavsiye edebileceğim tek yanı fiyatları.
Ankara klasiği olarak yemeği tabi ki Pizza Hut’da yedik. Türkiye’nin en kötü Pizza Hut restoranı Bahçelievler’de olduğundan maksimum zevk alamadık ancak yeni somonlu pizza denemeye değer.
Yeni bir mekân keşfedelim düşüncesiyle Marco Pasha adlı yarı açık yere oturduk. Masa bulmak için sıra beklenen, tam piyasa bir mekân. Cappuccino’lu nargilesi ortanın üstüydü ancak bir bardak suyu bulanık bayat çay bile 3.5 TL. Biz yine nefes almadan sohbet ettiğimiz için mekânın adının nereden geldiğini yazan küçük yazıyı okuyamadım.
Bahçeli Leman Kültür’de buz gibi filtre kahve (sıcak içilir) içmek ortamın mimari güzelliğine gölge düşürdü. Tuvaletteki Lost esprileri de ne yazık ki bayat ötesiydi.
Ertesi sabah büyük umutlarla Türkiye’nin iki IMAX salonundan ilk açılanı olan AFM IMAX Anka/Mall’da Harry Potter and the Half-Blood Prince’i izlemek için yollara düştük. Başladığı saniyede 15 TL. bilet fiyatını hak eden muhteşem görüntüler ilk altyazının görünmeye çalıştığı anda sinir bozdu. Son derece silik ve durduğu yer mantıksız olan altyazıları okumaya çalışmaktan vazgeçtiğimiz anda film koptu. Öğlenki seansta 45 dakikada tamir edildiğini öğrendiğimiz sorunlu kopyanın 15 dakika boyunca tamirini bekledikten sonra “çoktan başlamış Türkçe versiyonuna girme ya da bilet fiyatını geri alma” opsiyonlu “tamir edilemeyecek” açıklamasını duyduk. İki gün sonra Bilkent Cinebonus’un her zaman kaliteli projeksiyonunda filmi tamamlama şansı bulduğumda ise yeni HP’nin hayatımda izlediğim en kötü filmlerden biri olduğunu dehşetle gördüm. Eleştirisini daha sonra yazacağım.
Ankara’nın göreceli olarak yeni muhiti Ümitköy Park Caddesinde bir akşam geçirmeye karar verip, üç kız arkadaşımla yollara düştüm. Yaklaşık yirmi mekân vardı. Her biri belediye destekli çakma vale parking hizmeti veriyor olduğundan mıdır nedir kendimizi daha arabadan inmeden fakir hissetmeye başladık. Narquilla adı ilgimizi çekti ve armutlarla dolu bahçede kendimize bir masa bulduk. Bir saat sonra gelsek imkânsızdı. Menüde yeryüzünde bulunan içkilerin neredeyse yarısından fazlasını bulmak mümkündü, nane likörü hariç! Neyse ki onu da depodan buldular ve nane likörü ile Türk kahvesi keyfi yaptık. Bu deneyimin adam başı 19 TL olduğunu görmek bile keyfimizi kaçıramadı. Mekâna özel bir şey denemek amacıyla söylediğimiz tekilalı nargile ise tam bir hayal kırıklığıydı. Çilekli kavunlu sakız aroması neresinden tekilayı çağrıştırmış bu ürünün büyük mucidine bilmiyorum. Yanında gelen yarısından fazlasını limon suyunun oluşturduğu tekila shut da aynı şekilde faciaydı. Yine de alkol metre ve prezervatif makinesi dâhil her şeyin düşünüldüğü hoş bir mekândı. İşletme sahibinin biz söylemeden hesapta yaptığı 60 TL’lik indirim jesti aklımızda artı puan olarak kalacak.
Ertesi gün daha önce görmediğim Bilkent’i keşfedeyim dedim. “Altın Konak” dışında ilginç bir şey içermemesine rağmen çoğu ilden daha gelişmiş bir yer. Gloria Jeans için ise pozitif garsonlarına rağmen kötü yorumlarım var.
Ankara’da Çin yemeği denemeye karar verince gidilebilecek 3-4 restoran olduğunu öğrendik. Ulaşım açısından Armada Fan Fang’i tercih ettik. Moğol usulü tavuk hayatımda yediğim en lezzetli beyaz etti. Sake Maki, Kappa Maki, Kani Maki ve Tamago Maki denedik. Garsonun gözlerini ayırarak acılığı konusunda uyarmaya çalıştığı Wasabi ise benim gibi bir Urfalı için şekerden farksızdı. Bolca rezil olup, çokça şey öğrendik.
Etlik Forum Outlet merkezinin; insanı evsiz barksız bırakacak çeşitlilikte ürüne sahip olduğunu söylemeliyim. Kendimize sinir olacak kadar çok alışveriş yaptık. Doğrudan ateş üzerinde kullanılabilen cam demlik ve tasarım faciası bardağı dışında aldığımız hiçbir şeyden pişman olmadık.
Bir kez daha yapmayı planladığım çoğu şeye vaktim yetmedi, görmeyi deli gibi istediğim çoğu insanı göremeden geri döndüm. Özellikle son güne bıraktığım Haymana gezim ise iş yerimde çıkan problemler nedeniyle bir gün önce dönmeye mecbur kalmam ile iptal oldu.
Dönüş yoluna girince birden köyüm gözümün önüne geldi. Günlerdir hakkında tek cümle düşünmediğim yer yeniden büyülü bir dünya gibi gözüktü. Yaklaştıkça aşkın kokusu burnumun direğini daha fazla sızlattı. Ve yalnız evime dönüp oturduğum anda güzel olan her şey hayal, aşk acısı elle tutulur oldu.
Kendime not: Bir daha 40 yaş üstü kimseyle yatma.
Günün ismi:
Cildi sarkmışsa Filiz
Yeniden yatabilmek için kırk takla atıyorsa Merve
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...








