kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıbrıs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2012 Cumartesi

2012 YILSONU İSTATİSTİKLERİ: GEZİLER



Bu yıl Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 19 il, ilçe, kaza ve bölgeyi 84 kez ziyaret ettim.
Gittiğim iller; Adana, Kahramanmaraş, Gaziantep, İstanbul, Mersin, Şanlıurfa, İzmir, Ankara ve Adıyaman iken kazalar ile bölgeler Lefkoşa, İskele, Boğaz ve Girne idi. İlçe olarak da Silifke, Susanoğlu, Mezitli, Harran, Çeşme ve Gerger’i ziyaret ettim. Çeşitlilik açısından geçen yıldan az fakat ziyaret sayısı ve evden uzakta kalma anlamında fazlaydı.



26 Ağustos 2012 Pazar

28. YAŞIMI NE YAPTIM (Üçüncü ve Son Bölüm)



Isparta Antep’e geldi. Maraş’a geldi. Adıyaman’a gittik. Sohbet ettik. Bakıştık. Aklımda başkası vardı. Ağlatamadı.

Aralık ayı Ankara’da geçti. Her gün bir yerde kahvaltı, her akşam başka lüks restoranda yemek, solaryum, sağ, sol, çapkınlık, çay, kahve ve işyeri hekimliği sınavı.

Yeni yıla kavga dövüş arasında, hastanede girdim. Kanımda gezen davranışlarıyla ciğerime yerleşti. Votka vişne falan işte.

16 Ocak tarihinde 11 yıllık Adana’nın anlamı değişti. Adana bizim şehrimizken bizim şehrimiz oldu.

27 Ocak’ta blogda 500. yazımı yayınladım.

17 Şubat’ta sevdiklerimin nikâhına şahit oldum.

Bir çılgınlık yapıp 4 yıldır sesini duymadığım, hayatım boyunca en çok sevdiğim kişiyi aradım. Aylardır sabahlara kadar boğuştuğum rüyalardan kurtuldum.

Kitaplar okudum.

25 Mart. Hala teslim olmadım.

27 Mart. Kaybetme korkusuyla yüzleşince teslim oldum.

İlk defa İstanbul Film Festivali’ne katıldım.

07-08 Nisan tarihlerinde çok büyük fedakârlıklar yaptım. Piyasa değerimi düşüşe geçirdim.
Kavgalar arttı.

22 Nisan tarihinde bir hasta yakınından ölüm tehdidi aldım. İlk defa birini mahkemeye verdim.

15 yıl aradan sonra İzmir’e ve Çeşme’ye gittim.

Özlem Tekin’i canlı dinledim, lens takmaya başladım.

04 Haziran’da gururumu hepten hiçe saydım.

Gerger’e gittim. Isparta’yı gördüm. Sarılıp “Moulin Rouge!” izledim.

13 Haziran’da yalancının mumu söndü. 15 Haziran’da can sıkıcı olayların fitili ateşlendi.

İlk defa Lefkoşa’yı, İskele’yi, Boğaz’ı ve Girne’yi gördüm. Havuz başında ağlamak nedir, parmak arası terlikle nasıl isyan edilir, deneyimledim.

Altı yıllık şoförlüğümün en büyük kazasını yaptım. İki kişiyi yaraladım, 12 bin lira hasar meydana getirdim. Mesajı aldım. Ayağa kalktım. Nefret ettim.

20 Haziran’da TersNinja.com yazılarımı yayınlamaya başladı.

21 Haziran’da ÖtekiSinema.com yazılarımı yayınlamaya başladı.

Barış Bıçakçı’nın “Sinek Isırıklarının Müellifi” kitabını okudum.

Ev ve araba gazla çalışmaya başladı.

Can sıkıcı hortladı.

Bayram düğünle geçti.

Ve doğum günüm geldi çattı. Bir gün öncesi burada yazıldığı gibi geçti. Gün bitti. 29’a girildi.


1 Temmuz 2012 Pazar

BİR İÇİM, BİR DENİZ ÇEKİLİYOR


Gözümü açtığımda sallanıyorduk. Önceki gece yaşlar içinde kapattığım kapakları korkuyla açtım. Arkadan pek de alışık olmadığım çocuk gülüşmeleri ve tezahüratlar geliyordu. Galiba uçakla birlikte yere çakılma ihtimali gençleri eğlendiriyordu. İlk kez gördüğüm piste tekerler değince rahat bir nefes aldım. Hem ölüm korkusu azaldığından, hem kendimi uzaklara attığımdan. Ayarlanmış gibi. Saatler önce soğuk basamaklara oturmuş, bir yabancının yardım talebini kibar çekincelerle geri çeviriyorken şimdi denizleri aşmış da öte tarafa düşmüştüm. Aramızda artık Akdeniz vardı.

3 Haziran 2012 Pazar

120601

Nöbetteyim. Mono Feridun Düzağaç dinliyorum. Konuşanlar var. Ben yazıyorum.

Hiç dolmayacakmış gibi hissettiren bir boşluk diyebilirim içimdekine.

Göğsümün üzerinde duruyor gibi olan taşı da tarif edebilirim.

Yeni tek kelime edemem ama.

Aynı bokun lacivertiyim şu anda.

Elime kalem aldım sıkıntıdan. Küçükken uydurduğum markalar geldi aklıma. Logolarıyla bir kez daha çizdim hepsini, tek tek. Hiç bir zaman hayal kurmaktan vazgeçmediğimi hatırladım. Ve hep hayallerin peşinde koşmaktan, anı ıskaladığımı. En iyi dostumla konuşamamaktan yakınmanın anlamsızlığını o an anladım. Sürekli alışveriş merkezi gezip yeme içme peşinde oluşumuz, satın almalarla geçirdiğimiz günler öyle küçümsenecek şeyler değil sanırım. Basbayağı anı yaşıyormuşuz işte. Oturup dertleşsek yine hayallere harcanacakmış vakit. Aferin bize. Yine doğru olanı yapmışız. Tersini düşündüğümüz zaman bile birbirimize iyi geliyoruz.

Bir anı daha geldi aklıma, anı yaşamayı becerdiğim. Yakın tarihli üstelik. Mayolu falan. Kumlarda. Hemen oraya dönmek geldi içimden. Değerini bilemediğimi düşündü hastalıklı beynim. Susturmayı başardım hemen ki genelde yapamam. Noktalı virgüle gitti çünkü aklım. Feridun "Yalnızlığım sana emanet" diyordu. O komik tweet çıkageldi. "Hayatta iki tip insan vardır. Noktalı virgül kullanmayanlar ve yanlış kullananlar." Ben ikinci gruptayım. Gülümsedim bak. Demek ki o kadar da mutsuz değilim. Mesela sana özel mesaj tonunu duysam şimdi. Eminim gülümserim. Dört maaşa beş günlük tatillerden daha keyifli olur. Masama bırakılan yenidünyaları sevmediğim için yemeyeceğimi söyleseydim keşke. Hande Yener Havaalanı açılmadan önce Feridun Düzağaç'ın Uçak'ı vardı. Hasta geldi. Mutsuz bir kadın. Muayene sedyesine oturmak cidden rahatlatıyor olabilir mi? Damardan su almak? Sigara içmek? Tütsü yakmak? Ağlamak rahatlatıyor bak onu biliyorum ama. Keşke şimdi bir güzel salıversem. Saat 03.14 oldu. İşkencecim, benim. Dizilerle geçsin ömür. Ve çalışarak. Yalnız.

"Yalnızlığım sana emanet."


Benimle görüşmek için en az beş kez davrananları iOS5'in Anımsatıcılar'ına kaydediyorum çoktandır. Her boş sabahı listeyi azaltmaya ayırayım diyorum, olmuyor. Bakıyorum bakıyorum, birini görmek gelmiyor. Ama silemiyorum da. Görev biliyorum bunu. Yapacağım.

"İçimde kapanmayan eski yaralar, sensiz bana uğramaz sanki ilkbahar, kalemimde anlam kâğıdım biterken, neden neden sen…" Bu da F.D.! Sıçrıyor ağzıma. "Sen kimsin bana sarılıp, çağırdıkça kaybolan - Oyuncaksız bir çocuk gibi gözü yaşlı koyan..."

"Çok su verilince ölür ya çiçekler…" dedikten sonra lafı değiştiriyor ya Adanalı. Devam etse belki, o kadar beslemeyin diyecek sevdiceğinizi. Solmuyor. Büyüdükçe ölüyor.

Sırtım üşüdü.

"Gitmek çözecekse, biri gidecekse, buralar gitsin, sen gitme."

Bertuğ Cemil şehirleri içinden geçirememiş. Sadece bir şarkı söylemiş. Cem Adrian bir yerde birine gerçekten "Beni Bırakma" demiş ama. Belli.

Isparta geldi bak. Hep kapıda ya zaten. Kapısına gidecektim pazartesi. Gitmeyeyim diye bir insan işsiz kaldı. Tamam, Allah'ım ya, başka türlü belli etseydin gitmemem gerektiğini. "Ahmet'in suçu ne?"

Köylü Çirkini arıyor. Sesindeki sevgiyi yeniden hissetmeye başladım. Üzerine çektiğim senet sepet milyarları gözüm önemsizleştirdi. Eskisi gibi. Para icat edilmeden önce sevdiğim gibi. Yok, o kadar sevmedim. Ama hatırladım 2009'da hissettiklerimi. Camdan bakmalarımı. Muhteşem bir dost yaratacak kadar acı çektiğimi. Yine de lafı uzatmadım. "Şimdi başkası için acı çekiyorum" diye kapattım telefonu. Kulağımdan çıkardım.

Hayaletli bir kafam var. Yoklamada kimse eksik çıkmıyor.

"Sensiz elbette ölmem. Ama inan kalbim kekeler. Bir sokak köpeği gibi yitik bakar gözlerim."

Uyku bastırdı. Yatacak olsam hasta gelir.

Günler önce tuvalette diz çökmüş, uzaklaştıracak atığım olmasa da yalnız kalmak uğruna beklerken, fazla da düşünmeden attığım e-postaya cevabın vardı bu sabah gelen kutusunda. Yolladığımı unutmak üzereyken geldi. İki kelime geveleyip bağladım bacağına, saldım kuzgunu haritada gösteremeyeceğim diyarına. Mutfaktan beni yanında isteyen bir ses geldi. On bir yıl ve on aydır aralıklarla da olsa yaşadığım odanın parçası olduğu evin ısınma şekli değişmeliymiş bu kış. Öyle dendi. Belediyenin kapımıza kadar getirdiği pahalı gazı dört duvarımız arasında işleyecek cihaza yer arama çabamız, soğutucunun kendine yeni bir köşe bulmasıyla sona erdi. Bir taş oynayınca, gerisi geldi. Maraş’ta buluştuğumuz zamanlar birbirimizi daha iyi görebilmek için çevresine kurulduğumuz mutfak masası köşeye itildi. Hemen olmasa da aynı gün içinde fark ettim. Kahve hazırlamak için içeri girdiğimde sanki bana hüzünle baktı. Biraz da kızdı. Onca unutulmaz anıya ev sahipliği yaptıktan sonra onu nasıl yerinden ederdim. Düşündüm. Yapacak şey yoktu. Değişim mecburiydi. Peki, bir masanın aynı odada bir metre yer değiştirmesi böyle hissettiriyorsa, nasıl olacak da her şeyi bırakıp gidecektim.

Yirmili yaşlarının başında bir arkadaşımın 837 saniyelik ağıtını izledim. Aşktan kafası karışmış, dökülmüş. Herkesin aşkı kendine diye düşündüm. Aşağı yukarı aynı şeyi yaşasak da birbirimizi anlamamız zor. Yazdıklarımın o kadar da etkileyici olmadığını anladım yani. Merak duygusundan başkasına hizmeti yok. Beni merak edenler, dedikodu isteyenler ve yazıların muhatapları dışında değersizler. Hiç kimse’nin günlüğüler işte.

Sabahı beklediğim çalışma saatlerinde eve dönüp düşüncelerimle yalnız kalmayı hayal ediyordum on gündür. Bu gece çalışırken oldu.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...