true blood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
true blood etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2013 Cuma

THE BARRENS (2012) by DARREN LYNN BOUSMAN *-


Genel ahlaksızlığı cezalandırmaya teşvik eden, 13 sayısını seven, şeytanlı, ormanda geçen bir korku var karşımızda. Bu motifleri kullanan türdeşlerinin bir adım ötesine gidemeyen, yaşanacakları ezbere bildiğiniz oldukça kötü bir korku üstelik.

"The Barrens/Şeytanın Ormanı" filminin eleştirisini Ters Ninja için yazdım. Yazının tamamını Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (15 Mart 2013) başlığı altında okuyabilirsiniz.

22 Aralık 2012 Cumartesi

2012 DİZİ İSTATİSTİKLERİ





2012 yılında 27 farklı diziden 502 bölüm izledim. Bu, son 4 yılın en yüksek rakamı.

İzlediğim diziler: Hung, Glee, The Simpsons, Spartacus, Desperate Housewives, True Blood, Hell on Wheels, Terra Nova, Fringe, Star Wars: The Clone Wars, House, Mad Men, Sherlock, Revolution, Breaking Bad, Game of Thrones, The Walking Dead, Grey’s Anatomy, Coma, Çıplak Gerçek, Alcatraz, Muck, Yalan Dünya, Person of Interest, Dexter, American Horror Story ve Boardwalk Empire.



Bunların arasından herkese tavsiye edebileceklerim: Spartacus, Breaking Bad, Game of Thrones, The Walking Dead, Grey’s Anatomy, Dexter ve American Horror Story.

2011 Dizi İstatistikleri

2010 Dizi İstatistikleri

22 Temmuz 2012 Pazar

MIENTRAS DUERMES (2011) by JAUME BALAGUERó ***


İspanyol yazar-yönetmen Jaume Balagueró kısa filmler çekip televizyon için çalıştıktan sonra 2002’de “Darkness” ile ülkesinden taşmıştı. Anna Paquin’in başrolde olduğu film tüm dünyada yaygın gösterim şansı bulmuş ve Balagueró’nun ismini duymamızı sağlamıştı. Üç yıl sonra “Ally McBeal” adlı diziyle birlikte şöhretinin zirvesini geride bırakmış Calista Flockhart’lı “Frágiles/Kırılgan” geldi ama asıl çıkışı 2007’de Paco Plaza ile birlikte kotardığı “[Rec]/Rec: Ölüm Çığlığı” ile oldu. El kamerasıyla çekilmiş gerçek görüntülerden oluştuğunu iddia eden (found footage) bir başka “The Blair Witch Project/Blair Cadısı” sonrası denemesi gibi görünse de baştan sonra heyecanla izleniyordu. Film o kadar beğenildi ki bir yıl içinde Hollywood “Quarantine/Karantina” ismiyle yeniden çevrimini yaptı. Balagueró ve Plaza 2009’da İspanya’da kendi devam filmleri “[Rec]2/Rec 2”yi çektiler. Hollywood 2011’de “Quarantine 2: Terminal/Karantina 2: Terminal” ile karşımıza çıktı. Orijinal serinin yaratıcılarından Paco Plaza “[Rec]3: Génesis”i tek başına yönetme kararı aldığında Balagueró ona yapımcı olarak destek oldu ve kendi projesine yöneldi, karşımıza “Mientras Duermes/Ölüm Uykusu” ile çıktı.

“Ölüm Uykusu”nun tamamı “[Rec]” filminde olduğu gibi bir apartmanda geçiyor. Apartman görevlisi olarak çalışan César’ın öyküsü bu. Hastanede yatan ve konuşamayan annesi dışında kimsesi yok. Hiçbir işte dikiş tutturamamış. Bir süredir çalıştığı bu yeni binada Clara isimli apartman sakinine takıyor kafasını. Kendisi bu kadar mutsuzken Clara’nın nasıl her sabah neşeli olduğuna şaşıyor. Kendisi her fırsatta atlamak için binanın tepesine çıkarken Clara’nın kötü olaylar karşısında bile gülümsemesine dayanamıyor. Akla hayale sığmaz kötülükler düşünebilen bir süper kötü değil César. Sadece mutlu olamıyor ve çevresindekileri mutsuz görmek acısını hafifletiyor. Bu nedenle de Clara’nın mutsuz olması için elinden geleni yapmaya başlıyor.

“Ölüm Uykusu” kötü adamın yaptıklarını hayretle izlediğimiz standart bir taciz filmi değil. Başkarakterini insanüstü tasvir etmiyor. Olaylar akla uygun ilerliyor. Böylece inandırıcılık sarsılmıyor. Luis Tosar başrolde devleşiyor. Kadronun geri kalanı da vasatın üzerinde. Akılda kalıcı, anlık korkutma numaralarına başvurmayan, ortalamanın üzerinde bir gerilim izlemek isteyenleri tatmin etmesi zor olmayacaktır.


30 Aralık 2011 Cuma

2011 DİZİ İSTATİSTİKLERİ

2011 yılında 14 farklı diziden 182 bölüm izledim. Bu, son 7 yılın en düşük rakamı. Üstelik en düşük yıldan %40 daha az.

İzlediğim diziler: Glee, The Simpsons, Spartacus, Desperate Housewives, True Blood, Mildred Pierce, Fringe, Dexter, House, Star Wars: The Clone Wars, Breaking Bad, Game of Thrones, The Walking Dead, Grey’s Anatomy.

2010 İstatistikleri

23 Ağustos 2011 Salı

27. YAŞIMI NE YAPTIM (Birinci Bölüm)


26 Ağustos 2010 Perşembe, yaşadığım en güzel doğum günlerinden biriydi.

Bolu’daydım, askerdim, asker arkadaşlarım benim için çok hoş bir akşam hazırlamıştı. Ertesi gün en iyi kadın dostum yanıma geldi. Güzel bir cüzdan hediye etti. Bolu’yu turladık ve Askeri Gazino’da tıka basa yemek yedik. Geceyi bir asteğmen arkadaşın evinde geçirip ertesi sabah Akçakoca’da aldık soluğu. Mancarlı pide ve melengüçceği tatlısı eşliğinde Kale Dibi Plajı’nda ilk kez Karadeniz’e girmiş olduk. Diğer gün muhteşem bir kahvaltı, Abant turu ve nargile keyfi vardı.

On dört haftadır spor yapıyordum. İlk protein tozumu henüz bitirmiştim. Sicil amirim olan komutanı da tavlamış, iyice rahata ermiştim. Özgüvenden çivim çıkmıştı. İnsanları yerimden kalkmadan, korkudan ağlatabildiğim; omletlerimin torpilli geldiği günlerin başlangıcıydı. Breaking Bad ikinci sezonu sıkınca, henüz fenomen olmuş Glee’ye başlamıştım.

Bayram sabahına revirde uyanıp Ankara’ya kaçmıştım. En iyi erkek dostumla pizza yemiş, İddia oynayıp hayaller kurmuştuk.

True Blood’ın üçüncü sezonu bittikten birkaç gün sonra Düzce’den biriyle tanışmış, uzun boy iştahımı sonsuza dek doyurmuştum.

Adanalı asker arkadaşımın çok sevdiğim Lale Börekçilik yapımı kol böreğini getirdiği gün başka bir Adanalı ile daha tanışmıştım. Şarkı söyleyebilen ilk arkadaşım olmuştu. Revirde konserler böyle başladı.

26 Eylül 2010 Pazar günü İstanbul’daki dostuma daha önce sadece bir kişinin bildiği bir sır verdim. İlişkimiz o andan itibaren muhteşem bir yere doğru ilerledi. Anlatırken o Adana’daydı.

Ertesi gün, uzun süre sonra ilk defa beste yaptım. İlhamın nerden geldiği açıktı. Ben Sibel Tüzün’düm.

Sonra biraz sendelemeye başladım. İki kez sakatlandım, ilk defa MRI çektirdim, iki kez de ciddi şekilde şikâyet edildim. Sıkıntılı dönem uzun sürse de, yaşadığım heyecanlar yanıma kar kaldı. Ömürde bir kez karşılaşılacak türden engellerle boğuşmak yenileyiciydi.

Haftada bir gün Ankara’ya, bir gün Abant’a gitmeye başladım. Ankara’ya gider gitmez rutinimizi ölümüne uyguluyor, Abant’ta nefis sucuk ekmekler yiyorduk. Bolu’da geçirdiğim günler canlı müzik eşliğinde torpilli duble votkalar, mutfak ekibinin kıyakları, herkesi tanıma çabam ve sabahlara kadar eğlenceli sohbetlerle geçiyordu. Bir kez daha yaşamın anlamını buldum sanıyordum.

9 Kasım Salı günü, tugay komutanı yardımcımız bana teğmen rütbesi taktı.

(devam edecek)

9 Mart 2011 Çarşamba

THE WALKING DEAD – 1.SEZON (2010)


Frank Darabont ilk sinema filmi Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli(1994) ile kimselere nasip olmayan bir başarıya ulaşmıştı. 7 dalda Oscar adayı olan film ödül alamasa da dünyanın en büyük sinema sitesi IMDb’nin kullanıcı oylarıyla oluşturulan “En İyi 250” listesinde en uzun süre 1 numarada kalmayı başaran film oldu.

İkinci uzun metrajı The Green Mile - Yeşil Yol(1999) ile benzer bir başarıya yaklaştıysa da bu film son 15 yılın en iyi filmlerini izlediğimiz 1999 yılında gösterime girdiğinden, önceki filmine nazaran sesini daha az duyurabildi.
Takip eden iki filmi The Majestic(2001) ve The Mist(2007) ise yönetmenin hayranlarını üzmüştü.

Üç yıldır kamera arkasına geçmeyen Darabont; her detayıyla ilgilendiği iddialı bir televizyon dizisi ile döndü. Söz konusu diziye iddialı dememizin sebebi, artık haklarında her şeyi bildiğimiz ve her türlü halleri defalarca sinemada karşımıza çıkmış zombilerle ilgili bir proje olması.

Yaşayan ölülerle ilgili yeni bir şey yapmaya çalışmak, söylenmemiş söz bulmak ve projenin ölü doğmasını engellemek için ciddi bir çaba sarf edilmesi gereği herkesin malumudur. En ince detaylarına kadar inilmiş, bütün kodları ameliyat edilmiş bu türe Frank Darabont’un nasıl yaklaştığı merak uyandırıcı en önemli unsur.

Mad Men ve Breaking Bad dizileriyle son dönemde yükselişe geçen “AMC” kanalında gösterilen The Walking Dead; Robert Kirkman, Tony Moore ve Charlie Adlard’ın aynı adlı grafik romanından uyarlandı. İlk iki bölümün senaryosu Frank Darabont imzası taşıyor. Senarist-yönetmenin her şeyini ortaya koyduğu, muhteşem repliklerle dolu incelikli bir başlangıç yapıyor böylece dizi.

Darabont’un Hollywood sistemi içinde ne kadar özel bir yeri olduğunu ve yeteneklerini yeniden hatırlatan bu iki bölümün ardından ortak yazarla çalıştığı üçüncü bölümde seviye düşüyor, dördüncü ve beşinci bölümü emanet ettiği senaristler ne yazık ki büyük kan kaybına neden oluyor ve finale yaptığı katkılar sayesinde dizi kötü hatırlanmaktan bir nebze olsun kurtuluyor.

Darabont’un bizzat yazdığı kısımlarla ilgili tek problemi ilk bölüme afili bir açılış yapma isteğiyle zamanda ileri geri gidiş yöntemine başvurmuş olması. Heyecanı artırma işlevi görse de yanlış tercih olduğunu düşündüğüm bu hamle dışında neredeyse kusursuz bir metne imza atmış. Keşke ekibin geri kalanı da onun kadar yetenekli olsaydı, belki de Lost’tan bu yana True Blood ile birlikte izlediğimiz en iyi yeni dizi olacaktı The Walking Dead.

Oyuncu kadrosunda ilk göze çarpan isim Prison Break’in çok sevdiğimiz Sara’sı Sarah Wayne Callies olsa da aktrisin ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu, Sara karakteri dışında seyirciye vereceği hiçbir mimiği ya da jesti olmadığını üzülerek anlıyoruz. Başroldeki Andrew Lincoln elinden geleni yapsa da dizinin asıl yıldızı Jon Bernthal. 33 yaşındaki aktör göründüğü her sahnede parlıyor.

31 Ekim 2010’da dünya prömiyerini yapan altı bölümlük ilk sezonuna zombi külliyatı ile post-apokaliptik filmleri harmanlayarak başlayan, Lost’a benzer bir atmosferde devam edip 2001: A Space Odyssey(1968) dahil birçok filme gönderme yaparak nokta koyan dizinin devamının ne zaman geleceği henüz belli değil ancak o zamana kadar çeşitli kanallardan daha fazla kişinin keşfedip ikinci sezonda reytingleri artıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

Dizinin ikinci sezonu ile ilgili yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...