eckerö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eckerö etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2016 Salı

Eckerö Line 4



Charles bir İngiliz asilzadesiydi. Londra’daki aşırı pahalı evinin mutfağını yenilemekle geçiriyordu vaktini. Londra. İngiliz. Sterlin. Bitmiyordu mutfak bir türlü çünkü canı sıkılıyordu Charles’ın ve First Class uçuyordu New York’a. Şampanyalı hoş geldin paketi masanın üzerinde bekliyordu her gittiğinde o çok pahalı otele. Ama burada da fazla duramadı, Barselona’daki arkadaşlarını görmeye niyetlendi ama önce bir günlüğüne Londra’ya dönüp annesiyle alışverişe çıktı. Heatrow Havalimanı’nı pek severdi. British Airways Executive Lounge’da muz hep tazeydi. Evet, zenginlik böyle bir şey, siz bilmezsiniz, giriş fiyatı uçak biletine denk lounge’a girip sadece bir adet muz alarak yanında su içmenin ne demek olduğunu anlayamazsınız. Siz belki bankanızın promosyonuyla kıytırık bir lounge’a girebilmiş, sırt çantanıza ne çalsam kardır, gittiğim yerde bir gün yemeğe para vermem kafasıyla doldurmuşsunuzdur bulduklarınızı, en fazla odur yani yaşadığınız.

Charles ridiculously zengin bir ailenin prensi olması dışında elbette zehir gibi zekiydi. Hiç zorlanmadan doktor olmuş ama ondan da sıkılmıştı. Pilot olmaya karar verdi sonra, ne de olsa ömrü uçaklarda ve havalimanlarında geçiyordu, neden olmasındı. Aşırı pahalı bir eğitim programına yazıldı, elbette İngiltere’de değil daha sakin bir ülkede ve gidip gelmeye başladı canı istedikçe. Evet, bu yaştan sonra sıkı bir eğitimi çekemez, programı kendine göre ayarladı, mümkün mertebe gidip geliyor ama işte karnavallar, partiler, dünyanın dört bir yanındaki arkadaş ziyaretleri onun için çok daha önemli. 37 yaşından sonra pilot olarak kariyer yapmayacak herhalde, daha çok bir deneyim gözüyle bakıyor bu duruma.




“Eckerö’nun hayallerini gökyüzü süslemektedir. Uçakları kullanan insanlardan olmak ister, o olmazsa uçaklarda çay kahve servisi yapan insanlardan olacaktır, o da olmazsa uçakta oturup bir yerden bir yere giden insanlardan olabilir bu yaz.” Biliyorsunuz. Eckerö, fiyat sormaya gittiği pilot okulunda Charles ile tanıştı. Güzelliği dillere destan Eckerö’nun Charles’ın gözünden kaçması zaten beklenemezdi. İkili hızla arkadaş olur, sevişmiş olur, sözler verilir, Charles gider. Eckerö koleksiyonuna yeni bir insan katmıştır. Sonra; “Eckerö bir gün memleketine gitmeye karar verir. Hayır, elbette kalıcı olarak değil fakat yine de orada olacağı kısacık süre için seyirciye, alkışa, spot ışıklarına, sevilmeye ihtiyaç duyacağının bilincindedir.” İstemez ile tanışır. İstemez’i koleksiyonuna katmak için elinden geleni yapmaya başlar. O sırada çok çok uzak bir galakside “İstemez’in başına hayatta en istemediği şeylerden biri gelir. Enerjisi düşer, gücünü yitirir, Eckerö’ya olan ufacık ilgisini de kaybeder. Gurbet’te İstemez’den başka düşünecek pek konusu olmayan (saçları dışında tabi) Eckerö ise daha da çok istemeye başlar İstemez’i fakat karşılığı yoktur işte.” İstemez pencere dönemini kaçırır, Charles iyi değerlendirir. İstemez oyun dışı kalır, Charles koleksiyonun en nadide parçası konumuna yükselir. “Beş ay sonra İstemez’in en istemediği şey nihayete erer, yeniden özgürlüğüne kavuşur, yollara düşme vakti gelir.” Eckerö’ya giden yolda bir tuhaflık olduğunu hissedince sorar, Eckerö da dürüstçe cevap verir: “Charles happened.”

Eckerö İngilizce bilmemektedir ama Charles için öğrenmeye başlar. Charles’ın duygu ve düşünceleri ile ilgiliyse yazarımızın bilgisi yoktur, hayal üretmeyi de sevmemektedir. İstemez tırmanır, Eckerö camı açar, içeri girer, Charles İngiltere’dedir ama aralarındadır da işte. İstemez birden bire çok istemeye başlar. İstese de olmaz. “Bizim bir hikayemiz olamaz” der Eckerö ve İstemez çöplüğüne döner, aşk acısı çeker, aşk acısı çektiğini zanneden İstemez’e “aşk acısı değil bu” derler ve o da normale döner.

Aşk acısı dediğimiz çoğu zaman elde edememenin getirdiği hırs değil midir zaten.


(Bitti)

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Eckerö Line 3



Pencere dönemini yakalamalısınız. Vücudunuza giren virüs yayılıp seçeneklerinizi azaltmadan önce süreye ihtiyaç duyar. Pencere dönemi denen bu zaman diliminde doğru davranmalısınız, özellikle de virüs sizseniz.

Belli bir arayış çerçevesinde yürüyor ve açık pencereleri başınız yukarda takip ediyorsanız, hoşunuza gidende durmalısınız. Yürümeye devam edip nasılsa dönebilirim diye yanılmayın, penceresini açmış sizi davet eden kişi işten geçebilir. Pencere dönemini yakalamalısınız.

Eckerö Gurbet’e virüsle döndü. Gittiği yerde, Gurbet’te yaşam zordu. Yanında kendi memleketinden bir ihtimal götürmek iyi fikir gibi gelmişti. Virüsle ilk karşılaşmasının üzerinden geçen bir ay boyunca, pencere döneminde yani, içindeki yabancının kontrolsüz çoğalmasına izin verdi. İçi içine sığmıyor, virüsünü sevip okşuyordu. İstemez ile aralarında bir bağ olsun istiyordu. Gardını düşürdü İstemez (ama asla indirmedi) ve virüs olmaya karar verdi. Umutların yeşerdiği, iki kişinin birbirini mutlu mesut ettiği bir ayın ardından İstemez’in başına hayatta en istemediği şeylerden biri geldi. Enerjisi düştü, gücünü yitirdi, Eckerö’ya olan ufacık ilgisini de kaybetti. Gurbet’te İstemez’den başka düşünecek pek konusu olmayan (saçları dışında tabi) Eckerö ise daha da çok istemeye başladı İstemez’i fakat karşılığı yoktu işte. İstemez robota bağladı kendini, günler aydınlanıp karardı üst üste ve aylar ayları kovaladı. Pencere dönemini iyi değerlendirmek isteyen, bu uğurda çok çaba sarf eden Eckerö mutluluktan ölemeyeceğini anlayınca, vazgeçti.

Pencere dönemini yakalamalısınız. İstemez’in umurunda olmadı ve çabalamadı ve kaybetti. Henüz bilmiyordu kaybettiğini.



Beş ay sonra İstemez’in en istemediği şey nihayete erdi, yeniden özgürlüğüne kavuştu, yollara düşme vakti geldi. Arnavut kaldırımlı taş sokağa adımını atar atmaz kafasını kaldırıp Eckerö’nun penceresine baktı ama görebildiği sadece camın arkasındaki muhteşem saçlardı. Soğuktan sandı pencerenin kapalı oluşunu, üstünde durmadı ve içeri girme isteğini bildirdi. Davet etti Eckerö kendini davet ettireni. Tırmanmaya başladı İstemez pencereye doğru ama kaygandı bina, kokusu da farklıydı sanki ve küflenmiş miydi biraz; düşündüğü gibi olmayacak mıydı yoksa camın ötesi. Dinlenmek için durdu ve sordu Eckerö’ya, “içerde biri mi var” diye, cevap “ışıklar altında sönmüş gibiyim, dostlarım içinde yalnız biriyim, bilinmez yollara girmiş gibiyim, nerede bitecek benim hayatım, ne zaman bitecek benim hayatım” dedirten cinstendi: “Evet.”

“Çekilmez çiledir benim hayatım.”


O an, altı aylık sürecin en büyük hatasını yaptı İstemez. Ellerini bırakıp serbest düşüşe razı olmalıydı. Düşmeye, çarpmaya, ağrıya, sızıya, belki kırığa çıkığa. Ellerini bırakmalıydı ve vazgeçmeliydi Eckerö’dan. Emeğine kıyamadı güya, hangi emekse. Ne verdiyse. Harcadığı her kuruşun ve dakikanın hesabını vicdanına sormakla daha fazla zaman kaybeden İstemez vazgeçmedi yolda geçen süreden ve daha fazlasını kaybetme kumarına –yenileceğini bile bile- girdi. Eckerö’nun suçunu da teslim edelim. Tırmanmaya devam etmesi için cesaretlendirdi, gel dedi camın arkası çok güzel, artık başka biri de olsa bu odanın sahibi, gel dedi, beraber iyi vakit geçirebiliriz. İstemez hız kesse de tırmanmayı sürdürdü ve odaya vardı. Bir yatak, bir döşek, bolca nem ve muhteşem manzara. Eckerö’nun yaşamının özetiydi oda. Geçmişi yok, geleceği umut dolu. Oda karaktersizdi. Orada kimin yaşadığını anlamak güçtü. Kadın mı, erkek mi, zengin mi, fakir mi, okumuş mu, cahil mi, görmüş mü, görmemiş mi… Ne bulduysa toplamış gibiydi Eckerö odasına ve pek fazla şey bulamadığı açıktı. Ancak pencereden dışarı bakıldığında dünyanın en güzel manzaralarından biri yürek hoplatıyordu. “Dünya” diyordu manzara, “yani ben”, “çok güzelim, hala kirletemediğiniz yerlerim var, umut edin, dışarı çıkın, bana doğru koşun, gece kısa ve şiddetten yoksun, güvendesiniz, yapabilirsiniz” diye bir şarkı söylüyordu. İnanmak kolaydı. Taşındığından beri panjurları indirmediğini söyledi Eckerö. Işığın girmesine her daim izin veriyor, manzaraya bakarak içeriyi unutmayı, ümitlerini gözünün önünde tutmayı seviyordu. İstemez ipi çekmeden önce bir saniye bile düşünmedi, odayı karanlığa gömdü.

Devam edecek...

24 Mayıs 2016 Salı

Eckerö Line 2

Gurbet’te işler zordu. Dil, yol, iz bilmiyordu Eckerö. Anadili ve doğduğu ülkenin resmi dili arasında bocalayan bir ergenken, iki dilli eğitim verilen Gurbet’e taşınınca rüyalarını dört dilde görmeye başladı. Babası olacak adam gün boyu çalışıp kazandığı paranın tamamını elinden alıyor, iyi davranmıyordu. Baba olmuş adam uzun zaman önce ülkesini bırakıp Gurbet’e giderek oralı bir kadınla evlenmiş, çocuklanmış, iki yıl sonra da boşanmıştı. Geride bıraktığı kadına, Eckerö’nun annesine hep “yakında, sonra, daha sonra” demiş, bekletmişti. Geride kalan kadın bir süre sonra kocasından ümidi kesmiş, araları bozulmuştu. Kocasından darbe yiyen kadınların çoğu gibi yastığa yorgana ve çocuklarına sarılmıştı. Belki de bu nedenle Eckerö için annesi, annesi olmuş kadın için de Eckerö çok önemliydi. Eckerö’nun sırayla söylemesi bile yorucu hayallerinden biri de annesini yanına almak, Gurbet’te beraber yaşamaktı bu nedenle ama elbette “yakında, sonra, daha sonra” diye-dene geçiyordu zaman. Zaman.



Gurbet’te işler zordur. Hayatta kalmak istiyorsanız uyum sağlamalı, güçlü yanlarınızı öne çıkarmalı, tutulan taraflarınızın tutulmasına izin vermelisiniz. Eckerö şanslı bir gençti, genetik vergisi birden fazla tutulmaya değer tarafı vardı, baktı ilgi görüyor izin verdi, tutan tutana oldu sonra. Sonra, Başkent’te sevgilisiyle yaşadığı bir buçuk yıldan sonra yani, bağımsızlığını ilan etti. Artık reşit, bağımsız ve halihazırda bedenen şanslı idi.

Eckerö ile yan yana gelirseniz saatlerce anlatabilir size yaptıklarını, yapacaklarını. Mesela sevgilisinin yanına taşınmak için babasının şehrinde yarım bıraktığı meslek okuluna döneceğini söyler size. Atılmıştır okuldan ama dönecektir işte. Gurbet’in dilini mükemmel konuştuğunu iddia eder ama yazıların çoğunu okuyamaz. Bu eksiğini kapatacaktır. Gurbet’in ikinci resmi dilini çok sevdiğini size alıntılayarak bildirir, onu da öğrenecektir tabi ne zannettiniz, İngilizce öğrenecek olduğu gibi. Hayallerini gökyüzü süslemektedir. Uçakları kullanan insanlardan olmak ister, o olmazsa uçaklarda çay kahve servisi yapan insanlardan olacaktır, o da olmazsa uçakta oturup bir yerden bir yere giden insanlardan olabilir bu yaz. Belki bu yaz değil de gelecek yaz, ee, şey, annesine memleketinde bir ev aldı da borcu var azıcık, hani bir gün memleketine dönerse orada yaşayacak annesiyle –e hani annesini yanına aldırıyordu di mi ama karıştırmayın şimdi bunları siz- saçı nasıl olmuş dersiniz? Evet, kestirmesi lazım, boyatması lazım, çok uzadı, bütün parasını bakım ürünlerine harcasa da zaman geçiyor işte-zaman bedenlerimizin düşmanı, saçımızın da. Yapacağı çok şey olduğunu söyler durur Eckerö ama şimdi işe gitmesi lazım. Saat 22:00’ye kadar çalışacak, bir saat sonra da ikinci işine gidecek. Arada telefonu var işte elinde, her arada derede telefonu, hayalleri, telefonu var. Vakti yok şimdilik anlayacağınız ama hayalleri var. Daha 21, 21, 21, 21’di(r).



“Artık seninle bir arada olmak zor
Çok denedim yapamıyorum
Katlanmayı bilirdim çekilir gibi olsa
Söyledim ya, duramıyorum”

Ona biraz zaman lazımdı. Sessiz kıyamet gibiydi. Kendinden kurtulması lazımdı. Sanki ihanet gibiydi. Biraz vefa biraz huzur olsun yeterdi, başka bir şey istemezdi. Biraz sevilse biraz yüzler gülse yeter, sevdiğiyle ölüme giderdi. Sevdiği. Kimi seviyordu Eckerö? Bir buçuk yılını geçirdiği pedofil hayat öğretmenini mi? Evet. Onu çok sevmişti, gözünü onunla açmıştı, hayatı onunla tanımıştı, Eckerö için ona bir harf bile öğreten herkes değerliydi ama geride kalmıştı o insan işte artık. Sonrası otel odalarında networking. Eckerö’ya sorarsanız çok insanla tanışmasının sebebi bu. Kimin ne zaman lazım olacağı belli olmaz. Onun sizin gibi bir masası, title’ı, kariyeri yok henüz. İş arkadaşları, komşuları, mahalleden tanıdıkları, kahveden ya da hamamdan aşinalıkları yok. Onun yattığı, yatacak gibi yaptığı, yatmak üzere çıkılan yolda bildiği kişileri var. Hem de sadece seks yapmanın enseste girmeye başladığı az nüfuslu Gurbet’te değil, tüm dünyada. Borç, neşe, eşlik alabileceği insanlar var telefonunda. Hepsine laf yetiştirmekle, hepsine çiçek dağıtmakla meşgul. Kimseyi kırmaya gönlü razı değil. Buna zamanı var, kendini geliştirmeye yok. Ya da kendini geliştirme şekli Voltran.

“Ben seni azat ettim sen de azat et, hakkımı helal ettim sen de helal et” deme şansınız yok Eckerö’ya. Nereye gideceksiniz ki hem? Onun insan koleksiyonunun bir parçası olarak kalmalısınız. Sizi sevgilisi yapmak isteyebilir ya da aşığı, belki yatak belki oyun belki bardan arkadaşı. Sizi Facebook’tan, Instagram’dan, Snapchat’ten, Tinder’dan, WhatsApp’dan, Viber’dan, Tango’dan –adını siz koyun- ekler, hayatına ekler. Kaçamazsınız. İnsan kaybetmeyi sevmez. “Görüşüyoruz ya, her gün konuşuyoruz” der, herkesi böyle tarif eder.



"Eckerö Line 1"de kaldığımız yere dönelim.

Dördüncü saatte Eckerö Gurbet'e, evine döner ama İstemez'in onda kalmıştır yüreği. Gördüğü anda tutulmuştur Eckerö’ya. Gördüğü en tatlı şeydir bu sanki bütün ihtişamına karşın. İhtişam, ne de olsa ukalalık getirir. Eckerö ise anlayışlı, sevecen, sahiplenen, sarılan, tüm aksilikleri görmezden gelen, gülen, neşelendiren, sarılan, sözler veren, sözler isteyen, istemeden kandıran, sarılan, öpen, övmekten gocunmayan, yüceltmeyi seven, kalbini bir çırpıda gösterip acılarını ziyarete açan, sarılan, sımsıkı sarılan biridir. İstemez’in dayanması güç özelliklerdir bunlar. Dördüncü saate girildiğinde Eckerö Gurbet’e döner, İstemez yalnızlığına.


Devam edecek…

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...