six feet under etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
six feet under etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2015 Cumartesi

One Feet Under



Six Feet Under, ne zaman sorulsa, hayatımda izlediğim en iyi şeydir derim. En iyi dizi değil, en iyi film değil, tiyatro, müzikal, fragman, teaser... Hepsinin üzerindedir.

Lise yıllarıma yani kim olduğumun şekillendiği döneme denk gelir bu dizi. Ne HBO ne de Alan Ball bildiğimiz zamanlara. CNBC-e denen, sonu Acun olmayacak kitleye seslenen, ratingleri 0,2 seviyesinde bir kanalda, pazar geceleri 23:00’da yayınlanmaya başlamıştı. Kim önerdi, nerden denk geldim hatırlamıyorum fakat pilot bölümü (o zamanki bilgimle ilk bölümü) izledikten sonra hayatımın değişmeye başladığını hatırlıyorum.

Televizyon ekranı ile normalde oturduğum kanepenin ucunun arası bir metre yoktu. Yine de ona bir metre uzakta durmak, o kadar uzak olmak istemezdim. Yakınlaşır, burun buruna gelene dek kafamı ekrana uzatırdım. Kim bilir belki diğer her şeyle beraber gözümün bozuk olmasını da ona borçluyumdur.

İkinci sezon bittiğinde, o dönem benim için çok önemli biri, dizinin Türkiye’de çıkan orijinal DVD’lerini almıştı. Ben de rica edip kopyalamış, kartonetlerinin fotokopilerini çekmiş, kendime korsan DVD’ler hazırlamıştım. Uyduruyor olabilirim ama sanki yüz milyon liraydı bir sezon DVD ve ailemin buna gücünün yetmesi imkansızdı.

O DVD’lerin görüntü kalitesini kontrol ederken, ezbere bildiğim dizide izlemediğim sahneler olduğunu fark etmiştim. Yaşadığım hüsranı anlatamam. CNBC-e diziyi sansürlüyordu ve ikinci sezondan sonrasının DVD’si çıkmadığı için televizyondan izlemeye devam etmek zorundaydık. Online izlemek, internetten indirmek gibi seçenekler söz konusu bile değildi. Kuşa dönmüş RTÜK’s Cut versiyonlarıyla avunmaya devam ettim.

Orijinal süresinin yanına yaklaşmayan, üstelik altyazısı da ayrıca sansürlü bölümleri görebilmek için tüm hafta beklerdim. Ertesi gün okula gidip hayatımın aşkını görebilmenin yolu bu gibiydi.



Yıllarca sakladım ev yapımı korsan DVD’lerimi. İnternet çok daha kaliteli kopyalarla doldu. Ben bekledim. Korkuyordum yeniden izlemeye. O dönemdeki kadar mutsuzluğu kaldırmaya gücüm yoktu. Ama sıkıştırıyordu işte, hiç durmadan. Bittikten on yıl sonra, 2015’in ikinci yarısında artık dayanamaz oldum. Her sabah “bugün” diye niyetleniyor, her akşam “hadi” diye kendimi zorluyor ancak yapacak gücü bulamıyordum. Bu sabaha kadar. Kahvaltım bitmeden, koşar adımlarla salona geçip o korsan DVD’lerin ilkini taktım. Sonra aklıma geldi yiyeceklerimi yanıma almak. Önce sinemaskop olmayışına şaşırdım. Tabi ya, 2001’de HBO bile kare şeklinde yayın yapıyordu. Sonra uyduruk menüye takıldı gözüm ve ilk bölüm başladı. Grenli, düşük çözünürlük görüntü, taptığım Frances Conroy’un abartılı performansı, ne oluyor dedim kendi kendime.

Dakikalar ilerledikçe Six Feet Under mükemmelliğinin Aaron Sorkin mükemmelliği olmadığını anladım. Kafamda kalan kusursuz imaj, kusursuz çerçevelerle ya da diyaloglarla ilgili değildi. Yapımlara duygusal yaklaşabildiğim zamanlara aitti bu düşünceler. Duyguların ölçülemediği zamanlara.



Karakterlerden biri, bir kaş göz ifadesi yaptı sonra. İnanamadım. Hayatımın aşkı karşımda durmuş bana mimikleriyle bir şey anlatmaya çalışıyordu. Demek buydu esin kaynağı. Hayatımın aşkı bu dizideki o karakteri kendine rol model seçmiş, onun gibi davranmıştı yıllarca. Dizideki karakterin olmak istediği kişi, tam da onun olmak istediğini yıllarca anlattığı kişiydi. İnanamadım.

Kendimi gördüm sonra. Olduğum kişi oradaydı. Olmak istediğim kişi oradaydı. Annem oradaydı. Aşık olmak istediğim tip de. Babam oradaydı. Özendiğim bir başka tip de. İnanamadım.

Derken tren rayına girdi. Alan Ball’un yapmak istediklerinin sinyallerini aldım. Çabasını gördüm. Zekasını. Korkak yaklaşsa da ilk bölüm olması nedeniyle, yapabileceklerinin kanıtını gördüm. Heyecanlandırmaya başladı görsel ve işitsel olarak da. Hele son sahnesiyle. Tamamdı işte. Six Feet Under ilk yayınından on dört sene sonra hala dimdik ayakta ve karşımdaydı.


Kapattım.

4 Ocak 2011 Salı

THE KIDS ARE ALL RIGHT (2010) by LISA CHOLODENKO **



Tanımadıkları bir vericiden aldıkları spermle ikisi de ayrı ayrı gebe kalan lezbiyen çift Nic (Annette Bening) ve Jules (Julianne Moore) biri 18 diğeri 15 yaşında iki çocuk sahibidir.

Küçük kardeş Laser’in ablası Joni’den üniversiteye gitmeden önce bir isteği vardır. Kendi yaşı tutmadığı için arayamadığı biyolojik babalarını araması. Joni kardeşinin isteğini yapar, çocuklar varlıklarından haberdar bile olmayan babaları Paul (Mark Ruffalo) ile tanışırlar. Beklediklerinin aksine; biri doktor diğeri mimar olan annelerine kıyasla okumamış ancak hali vakti yerinde, zevk sahibi ve seksi bir bekâr baba bulurlar karşılarında. Yaptıkları ortaya çıkar, anneler durumu öğrenir ve sperm donörleri ile onlar da tanışırlar.

Son yıllarda iyiden iyiye moda olan arızalı aile komedi-dramları için güzel bir çıkış noktası var sayılabilecek The Kids Are All Right; ne kötü niyetli bir eşcinsel alt kültür sömürücüsü, ne de iyi niyetli bir küçük bağımsız.



Filmin yönetmeni HBO dizileri Six Feet Under ve Hung için birer bölüm yönetmiş, çerez parasına mal ettiği üç uzun metrajı ünlü oyuncularına rağmen ses getirmemiş 46 yaşındaki Lisa Cholodenko. Bu dördüncü uzun metrajını da yine ortalamanın çok altında bir maliyetle kotarmış olan sinemacı, filmdeki saçına ve giyimine kendi gerçek hayatındaki şekli verdiği başrol oyuncusu Annette Bening’in ve Julianne Moore’nin üstün performanslarına sırtını dayamış görünüyor.

Kolayca formüle edilebilecek sinopsisine senaryolaştırma aşamasında hiçbir yaratıcılık katamayan Cholodenko; aldığı 4 Altın Küre adaylığını “yılın bağımsızı” kontenjanından kapmış gibi duruyor.



Bu filmden sonra rol aldığı Alice In Wonderland(2010) sayesinde hep Tim Burton’un Alice’i olarak hatırlanacak Avustralyalı Mia Wasikowska’nın canlandırdığı evin ablası Joni’nin filmin başlarında verilen üniversiteye gidecek olması bilgisinin filmin son dakikalarında gereksiz uzatmalarla perdeye getirilme çabası gibi ana hikâyeden bağımsız ve işe yaramayan sahnelerle dolu yapım; sıkıcı olmasa da tat vermiyor.

Çocukların büyürken yaptıkları hataları, lezbiyen bir çift olmanın zorluklarını, aile sahibi olmanın önemini anlatmaya çalışırken bir taraftan da lezbiyenlerin gay erkek pornosu izleyerek kendilerini tatmin etmeleri gibi sahnelerden komedi uman yapı; senarist-yönetmen Cholodenko’nun aklına ne geldiyse peliküle aktardığı hissini veriyor.



Hiçbir anında komik olmayı başaramayan, taze cümle kuramayan, Annette Bening’in 3 kez aday gösterilip alamadığı Oscar’ı bu kez kucaklamak istediği için oynadığı aşikâr olan vasat bir film. Öyle olmaya soyunsa da kesinlikle yılın Little Miss Sunshine(2006)’ı değil.

26 Ocak 2010 Salı

10:29


Bir diğer “everything. everyone. everywhere. ends.” zamanıydı. Ellerden gelenler yapılmış, gönüllerden geçenler söylenmişti. Sevgi için yine onca emek harcanmış, maddi manevi hissettirilmişti. Mutlu da olundu, mutsuz da. Gülündü de, ağlandı da. Nadir de olsa sarılıp öpüldü de, hani kimi zaman. Yolları da gözlendi, camlarda da sabahlandı. Mum ışıkları, şaraplar, dizler, sesler. Hayat ya da kader verdi. Ne güzel yaptı, al sev dedi. Bize ayrılan sürenin yine sonuna gelindi. Nasıl zor şimdi demeden Mete Özgencil gibi, konuşuldu aynı şeyler. Hissedildi. Sımsıkı bağlandı ruhlar ve bir sabah kalk git dedi zaman. İtildi, büküldü, zorlandı ama bir yere değin fayda etti. Takvimler bir taraftan sekizi, bir taraftan biri ve yirmiyi, onu gösterdi. Çirkin adam biliyordu. “her şey. herkes. her yer. biter.” idi. Arabalara binildi. Toz dumana katıldı. Biraz gülümsemek için soytarıya yatıldı ama köpekler bile saldıramayacak kadar tutuktu o sabah. On üç kilometre yol gidildi. Sağa çekildi. En sevdiği yan koltuğa oturdu çirkin adam. Hayatı boyunca içmeyi planladığı son sigarayı aldı sevdiğinin ağzından. Bir yıl çabuk geçer diyen sesi dinledi. Bir yıl bu koltuklarda oturabiliriz diye seslendi. Ayrılıklar zor olur, hiç sevmem, beceremem diyeni duydu. Dik durmaya çalıştı. Gökyüzünü çatı yaptığı anda kolları duvar oldu. Çirkin adam güvende ve mutluydu. Beş saniyeliğine. Beş saniye güvende oldu. Daha azı kadar mutlu. Ardından hem yalnız kaldı, hem savunmasız. Arabasına döndü çirkin adam. Yola koyuldu. Dikiz aynasından gördüğü dimdik bir aşktı. Başarısız gözlerini seçebildiği yere kadar kırpmadı. Düğmeye dokundu. Hazırladığı parça söylemeye koyuldu. Güneş batınca fark mı etmiş, bütün hayalleri caddeye mi uzanmış, hepsi serap mıymış. Ne şarkıyı duydu ondan sonra, ne yolu gördü. Ne nefes aldı ne de tuttu içinde. Sesi kısıldı. Nerede olduğunu bilmeden devam etti yola. Anlamı da yoktu zaten. Saat 10:29’dan sonra. Anlamı yoktu hiçbir şeyin. Döngü bir kez daha tamamlanmıştı. Başlayan şey bitmişti. Her şey gibi. Herkes gibi. Her yer gibi. Bitmişti. Verilen emekler, harcanan günler ve geceler. Telefonun diğer ucundan hasretle sevilecek bir diğer hayalet kalmıştı elinde çirkin adamın. Milyonluk bir şehirde en sevdiği iki dostunun yanında ama çok yalnız geçirdi geri kalan saatlerini günün. Kimse anlayamazdı bu yalnızlığı ne de olsa. Kimse böyle yalnız kalamaz diyen bir şarkıyı herkes anlayamazdı. Gece yarısına yakın bir telefon geldi çirkin adama. Evinin ışığının yanmadığını bildirdi sevdiği, bıraktığı yerdeki. Seni seviyorum dedi sonra telefondaki ses. Her şey daha ağlamaklı göründü Ankara’dan. Sözleri uymasa da güzel bir melodiye sarıldı çirkin adam soğukta. Uyuttu güldürdüklerini. Çekildi odasına. Bunları yazdı. Yok, ağlayamadı dışına. Kanında gezen alkolü buharlaştırıp ona tutunarak uçup gitmek gibi fikirlerle oynaştı, yanına. Nafile. Saat 10:29’u geçmişti. Her şey. Herkes. Her yer. Bitmişti.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...