tony scott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tony scott etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2014 Perşembe

EXODUS: GODS AND KINGS (2014) RIDLEY SCOTT ***-





Mısır’dan Çıkış! Exodus: Tanrılar ve Krallar

Ridley Scott’ın 2012 senesinde, 68 yaşında intihar eden kardeşi Tony’e adadığı yüz kırk milyon dolar bütçeli A sınıfı Hz. Musa ve On Emir uyarlaması Exodus: Tanrılar ve Krallar gösterimde. Filmde Musa’yı zor rollerin aktörü, Oscar’lı Christian Bale canlandırıyor.
 
Ters Ninja için yazdım. Okumak için tıklayın.

3 Nisan 2011 Pazar

UNSTOPPABLE (2010) by TONY SCOTT *

Ses kurgusu dalında Oscar adayı olmuş “Durdurulamaz”; kariyerini aktüel kamerasıyla grenli aksiyon filmleri çekmeye adamış Tony Scott’un şimdilik son filmi.

100 milyon dolar bütçeli yapım Amerika dışındaki gösterimleri sayesinde kara geçmeyi başardıysa da, yönetmenin düşüşünün yeni durağı olmaktan kurtulamadı.

Tony Scott yüzeysel bulunsa da eğlenerek izlenen bir yönetmendi. “Durdurulamaz” ise gördüğümüz son yedi filmi arasında açık ara en kötüsü. En yakın rakibi ise bir önceki filmi The Taking of Pelham 1 2 3(2009).

Trenin son hızla gitmesi yetmezmiş gibi onu sürekli kovalayan onlarca otomobil ve iki de helikopter karelerin büyük kısmında aynı anda yer alıyor. Koordinasyon, dinamik ve elde edilen temiz görüntüler için Scott’u tebrik etmek gerekiyor ancak heyecan yaratmaktan uzak bu sahneler sadece teknik işçiliğine baktırmakla yetiniyor.

Live Free or Die Hard(2007) ve Deception(2008) filmlerinden hatırladığımız senarist Mark Bomback; Speed(1994) tarzı “basit fikirden büyük aksiyon” formülüne oynasa da başarılı olamıyor. Filmin büyük kısmında hiçbir şey olmuyor. Bu basit tek fikre kafa yorulup şeytanın aklına gelmeyecek hamleler yapılabilecekken –yapılamıyorsa, film de yapılmamalıydı- dümdüz ve sıkıcı yollar izleniyor.

Kısacası “Durdurulamaz” 98 dakika boyunca hiçbir şey olmayan, bomboş bir film olarak kalıyor. Trenin dehşeti 11 Eylül’e, teröre ya da tüm o Hollywood saçmalıklarından herhangi birine dahi bağlanmıyor. Bir işçinin gösterdiği “yaptık bir hata” tavrını kendine ton seçip, büyük ve anlamsız bir boşluk olarak başlıyor ve bitiyor.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

THE TAKING OF PELHAM 1 2 3 by Tony Scott (2009) *


Şu kısacık ömrümde en az sinemaya gittiğim yılın 2009 olmasının tek sebebi elbette bir köyde yaşıyor olmam değil. Özgün bir iş çıkmasını beklemekten vazgeçeli çok olmuştu ama en azından güvendiğim yönetmenlerin yeni filmlerinde belli bir düzeyi takip edebilmek isterdim.
Dün öğlen saatlerinde, rüya gibi bir günün ortasında, “fazla açıldığı için cozurdayan yüksek sesli” ortalama büyüklükte bir perdeye ve yansıtım kalitesine sahip Avşar Kule Site Sinemaları 2 numaralı salonda yeni Tony Scott filmini izledim. Yönetmenin izlediğim yedinci filmi oldu. Aynı görüntü yönetimi, aynı renkler ve aynı kurgu mantığı ile yedi kez karşı karşıya gelmek demek bu. Ama önceki altı filmi çeken adamın böyle bir filmin altına adını yazdırmadan önce daha dikkatli olmasını beklerdim.
Film büyük bir gürültü ile başlıyor. New York metrosunun günlük işleyişini, tam da orada durup duyma engelliler için hazırlanmış bir kulak içi cihaz ile izliyormuşçasına rahatsız oluyorsunuz. Birazdan büyük bir plan ve sınırsız aksiyon izleyeceğimiz beklentisi ile sabrediyoruz. Ne yazık ki beklenen olmuyor. Washington ve Travolta’nın oturdukları yerden yaptıkları telsiz konuşmaları filmin üçte ikisini oluşturuyor. Çok yetenekli ve görmekten keyif aldığımız bir sürü aktör ortalıkta geziniyor ama heyecan, aksiyon ve Tony Scott sineması ortalarda görünmüyor.
Filmin tek aksiyon sahnesi; treni kaçıran Travolta’ya paranın polis araçları, motosiklet ve helikopter eskortu ile yetiştirilmeye çalışıldığı bölüm. Geç kalınan her dakika için bir kişinin öldürüleceği tehdidini almış New York belediyesi; on milyon doları trafiğe bile kapatmadığı caddelerde en aptal polislerine araba ile taşıtıyor. Neden mi aptallar? Çünkü üç ya da dört trafik kazasına sebep oluyorlar. Mesela motosikletli bir polis durup dururken gidip bir araca arkadan çarpıyor ve havaya fırlıyor. O polis kim, neden duramadı bilgisi yok. Zaten sahnenin tek amacı uyuyan seyirciyi dürtmek ama keşke böyle olacağına hiç olmasaymış. Zaten belediye başkanını başarılı bir şekilde canlandıran Gandolfini bile bir yerde “biz parayı neden helikopter ile taşımadık” diyor kendi kendine. Senaristler bir noktada saçmaladıklarını fark edip, değişiklik yapmaya erinince bu şekilde kendileri ile dalga geçmişler diye düşündüm.
Filmin akla ziyan finalinde; basit bir memur olan Washington’ın aksiyon yıldızına dönüşüp kötü adamı tek başına bulduğunu ve yakaladığını söylememe gerek yok sanırım. Bu yakalama sırasında beş-altı tane her biri silahlı aptal polis; on metre mesafede durup, zaten yakalanmış olan Travolta’ya yaklaşmaya korkuyorlar. Bir de süt meselesi var ki, hiç sormayın.
Kesinlikle uzak durun. Spy Game, Man On Fire, Domino, Enemy of the State, Beat, Deja Vu gibi filmler gözünüzün önüne geldi diye “ne kadar kötü olabilir ki” diyerek şans vermeyin. Ne kadar kötü olduğuna söylesem de inanmazsınız.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...