ısparta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ısparta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Bu duyguya ihtiyacımız yok


Sabah vakti İstanbul trafiğinde Yıldız Tilbe'ye boğaz yırtarak eşlik edip gözyaşı dökmek için ilginç bir gece geçirmiş olmanız gerek. Durakta bekleyen insanlar görmesin diye bir elinizi direksiyondan alıp ağzınıza siper ediyorsanız, durum kendinizi durduramayacağınız denli vahimdir. Durun. Durdurun. Bu duyguya ihtiyacınız yok.

“Geçmişin hayaletleri peşimizi bırakmıyor.” “Bit pazarına nur yağıyor.” Adına ne derseniz deyin, o yol, yol değil. Üzerinize çöreklenmeye hazır bu duygulara yüz vermemelisiniz.

“Aşk yine, yine başa bela…”

Yakın zamanda çok komik bir arkadaşım geçmişimin en büyük hayaletini üstüme saldı. Öyle beklenmedik, öyle can alıcı bilgilerle dolu ve öyle iştah kabartıcıydı ki; uyudum. Rüyalarda buluşurduk, gizlice kavuşurduk, yıllarca böyle sürdürdüm ilişkimizi ve akıl sağlığımı. Gelmedi o gece. Ne kendi, ne çözüm. Bir daha da uyku tutmadı. Günler günleri, iş güç ışık hızında yaşamı kovaladı, spor salonunda kendimi öldüresiye yorsam da uyuyamadım bir daha. En fazla bir saat daldım, uyanıp gece boyu evi arşınladım. Kapıları kilitledim, kapıları açtım, dalamadım.

Salı oldu sonra. Sıradan bir salı. Beklendiğim yere yine gidememiş, beklentileri boşa çıkarmıştım. Loş salonda LED ışıklara bakınırken veri bağlantısı kullanan bir arama aldım. Saçma bir İtalyanca isim yazıyordu ekranda, açmadım. Melodi susar susmaz mesajlar yağmaya başladı ve cevap vermeme fırsat kalmadan yeniden arandım. Isparta, İstanbul’a gelmişti on günlüğüne ve görüşmek istiyordu. Hiçbir şey olmamış gibi, bir haftadır falan görüşmüyormuşuz gibi, kaldığımız yerden bildiriyordu. Bir sorun vardı, nerede kaldığımızı bile anımsamıyordum. Çarşamba için randevulaştık. Yalnız olmadığım yatağa girdim.



Çarşamba yapmam gereken çok önemsiz işlerim vardı. Çarşamba oldu uykusuz gecenin ardından. Çarşamba akşamı işim biter bitmez beni görmek istiyordu, neredeysem oraya gelmeye hazırdı, istiyordu. Ben, ben bilemiyordum. Sıra şu hemşirelik öğrencisindeydi sanırım o akşam, uzun zamandır bekletiyordum zaten, ayıp mı olurdu, ne ayıbı daha tanışmıyorduk ama zaten yorgundum ikisini birden iptal edip erkenden uyumak mantıklıydı fakat yine de akşam olmasaydı da karar vermek zorunda kalmasaydım diye düşünüyordum. Akşam oldu. Gidemedim. Kaldığım yeri bilmiyorken, oraya dönemezdim. Hem ne oluyordu böyle! Nerden çıktı bu insanlar! Defolun gidin!

Perşembe günü kaçacak deliğim kalmayınca, rahatlamayı geç kalmakta buldum. Mümkün olduğunca geç gittim yanına ki bir görünüp kaçayım. Açıklayamıyorum bu duyguyu. Kalkıp defalarca şehirlerarası yol gittiğim, ardından bir buçuk yıl ağladığım insan metroyla otuz beş dakikalık mesafede beni bekliyor, çok uzaklara gitmeden önce aynı şehirde geçirdiğimiz vakit saat hızında azalıyordu ama ben onu görme arzusuna kapılamıyordum. Neydi bu, her şeyin bittiğinin göstergesi mi. Peki, duygusuzluğum ona mı özeldi yoksa altı yıldır hayatımda kimsenin olmayışının sebebi aslında ben miydim. Gittim. Onlarca kez yürüdüğüm, birbirinden çekici mekânlarla dolu bir caddede bir kez bile gözüme ilişmeyen izbe bir kafeye oturmuştu. İnsanların maç izleyip nargile içtiği, Arapların eşofman altlarını karıştırdığı, hatta tavla oynayanlar gördüğüme yemin edebileceğim bir yerdi burası. Hadi kalkıp Cihangir’de üçüncü nesil kahveciye gidelim önerim kabul edilmedi. Keko gibi davranmalıydık. Peki. Biz çay ve maden suyu konmuş masada birbirimize bakarken, garsonlar ve müşteriler de bizi inceliyordu. “Bunların burada ne işi var?” Bilmiyorum arkadaşlar, önünüze dönün.

Isparta tam olarak kaldığımız yeri anımsıyordu. O saniyeden sonra yaşadığı üç yılı genel başlıklar altında sunmaya girişti. Felç oldum, zihnen. Duyup duymadığımdan emin değilim anlattıklarını ama sorularına cevap veremedim. O çok sevdiği keskin zekam beni terk etmişti. Akıcı konuşmam uçup gitmişti. Hazırcevaplarım yapım aşamasındaydı. Yutkundum, ellerimi yüzüme siper ederek güldüm, kafamı eğdim ve sık sık sol üst dişimin diğerlerinden uzun olması hasebiyle gülüşümün çirkinliğini düşündüm. Ne kadar sürdü bilmiyorum, oyuna girdim sonra ama yanlış yerden. Beş yıl öncesinden başladım anlatmaya ama o zaten biliyordu bunları, “gerçekten hatırlamıyorsun” dedi beni kırmadan, gerçekten hatırlamıyordum onu nerede bıraktığımı. Üç gün önce kiminle yattığımı bile hatırlamıyordum ki artık. Ama yattığım herkese onu anlattığımı iyi biliyordum. Mutfak masamda sık sık tekrarlanan ön görüşmelerdeki “hiç âşık oldun mu” sorusunun cevabıydı karşımdaki. Evet diyordum her sorana. İki kez. İlki sekiz yıl sürdü, ikincisi iki. “Neden bitti?”, “İlkiyle anlaşarak ayrıldık, ikincisinin evli olduğunu öğrendim.”

Yalan. Ayda ortalama on kez anlattığım bir “eski aşklar” hikâyem var ve büyük kısmı yalan. Gerçeğin değiştirilmiş hali. Gerçek, aylardan mayıs, bu perşembe akşamı, hiç olmadığı kadar güzel, karşımda oturuyor. Sanırım hatırlamaya başladım. Neden ayrıldığımızı, hangi şehirlerde gizlice buluştuğumuzu, nerede bıraktığımı hala bulamadım ama öncesi parça parça dönmeye başladı. Kişiliği, deliliği, yaşadıklarımız… Utancımdan da dönmüş olabilir anılarım çünkü o her şeyi ama her şeyi hatırlıyordu. Sadece benimle ilgili de değil. Arkadaşlarımla, ailemle, işimle ilgili her şeyi. Anlattıklarımı da. Laf arasında söylediğim şeyleri bile hatırlıyordu. Fil hafızan mı var dedim ama hayır, bana özeldi. Etkilendim. Tek eliyle iki yumruğumu avuçlamadan önce mi, sonra mı, emin değilim.

Sonra, “sonrasını hatırlamıyorum” diyebileceğim kadar güzelleşti her şey. Sonra, hafızama kazınacak saniyeler yaşadım. Aşkın ne olduğunu hatırladım. Gündelik ilişkilerle harcadığım zamana acıdım. Neden sekiz yıl biriyle, iki yıl bu kişiyle beraber olduğumu anlamlandırdım. Duyguların bünyeme neler yaptığını, aşkın, sevmenin, sevilmenin, değer vermenin, değer görmenin, iki kişinin sadece karşılıklı oturarak dünyayı güzelleştirebileceğinin farkına vardım; unutmuştum, hatırladım. Karşımda Isparta vardı ama daha iyi hali. Takıntıları azalmış, psikolojik problemleri düzelmiş, kendiyle ve yaşantısıyla barışmış, Avrupa görmüş, Avrupa’da yaşamış, kendini hapsettiği kutudan çıkmayı başarıp -yüz yıl geçse olacağına ihtimal vermezdim ama- egolarından sıyrılmış da gelmişti. Ha, bana mı gelmişti, elbette hayır. Ama benim son on yılda hayatına girmiş en önemli insan olduğum gerçeği de tutkal etkisi yapıyordu işte.


Nemrut’ta hayatımın en güzel günlerinden birini yaşamıştım yıllar önce sayesinde. Bu perşembe gecesi de Türkiye’nin bir başka harikasına, Boğaz Köprüsü’nün ışıklarına bakıyorduk birlikte. Paralel evrene ışınlanmış gibi hissettiğimi söyledim. Saatler önce varoşta hasta bakıp Zeki Müren’in meşhur sorusunu kendine dert edenlere çözüm bulmaya çabalarken; şimdi şehrin en yüksek noktalarından birinde mutluluktan sarhoştum. Üçüncü akşam yemeğimi yiyip, Hansel ve Gretel gibi tatlılara saldırdım. Beşiktaş’a tepeden bakarken cheesecake yemenin bedeli 3 TL dediklerinde, şeker komasına giriliyormuş. Her neyse. Metro bal kabağına dönüşmeden evime döndüm.

18 Aralık 2012 Salı

GÖNDER (18.12.2012)





Son iki aydır günde beş dakikadan fazla açık tutmadığım GSM hattımı bugün kullanmaya karar verişim, bana telefon kulağımda dört saate mal oldu. İlk konuğum bir yıldır aramayan kayıp kardeşimdi. Elbette gerçek kardeşim değil ama “size abi diyebilir miyim” soyundan döllenmiş bir güzel varlık-tı. Sonra ne olduysa izini kaybettirmiş, bir yıl saklanmıştı. Bugün verdiği malumatlara göre küçük bir kız çocuğunun hayatını kurtarmak için traktörün altında kalmış, gücü ve kuvvetiyle nam salmış biriyken şimdi kayık bir belle yaşam mücadelesi verene dönüşmüş. Bir ara nişanlamışlar, nişanlı da başkasına kaçmış. Üç kuruşa çalışmış, onu da on beş gün sonra bozulacak nişanında havaya ateş açan aptal bir “Mersin Üniversitesi Mezunu Mühendis Adayı” akrabasının aklanma rüşveti için harcamış. Enayilik, şanssızlık, boynuzlanma, trajedi! Hepsi bu hikâyede, gel! Mersin’den nefret etmem için başka neden lazımmış gibi. Kırmızı “Bitir” yazısına dokunduktan sonra meşhur Isparta ile konuşmaya başladım. Doğum gününü kutlamıştım gece yarısı, o da zaten beni arıyormuş on gündür. Yok canım, “boşanıyorum gel” demek için değil. Amerika’dan getirttiği iPhone 5’ini kullanmayı öğretmem için. Saatler sürdü tabi temel eğitim. Bir ara FaceTime’dan görmek iyi gelmedi desem yalan olur. Bir de, yılda bir kez görebildiğim “Hayatımın 2. Büyük Aşkı”nı artık istediğim zaman Arkadaş Bul haritası sayesinde uydudan pembe bir nokta olarak izleyebilecek olmam var tabi. Sarsıcı bir gelişme. Sonra Antalya’dan bir arama aldım. Laf dönüp dolaşıp “Adını Şerefsiz Koydum: Dolandırıcının Yolu”na geldi. Gelmek zorunda gibi. O ve peşimi bırakmayan lekesi. Bir şeyler dinledim yine karmakarışık, kapattım telefonu. Sonra içime bir öykü düştü. Bunca zamandır süren sessizlik meğerse o uzaklarda olduğundanmış. Pazar günü gelecekmiş, Maraş’a girişi hayatıma yeniden girişiymiş. Babam öldükten sonra uzun süre aslında ölmediğini, Urfa’da bir evde saklandığını ve zamanı gelince döneceğini gördüğüm rüyalar gibi. Gecenin ortası içtiğim kahveden falımı okuyan röntgen teknisyeninin uydurduğu gibi: Uzun zamandır beklediğin özür gelecek. Ben size söyleyeyim: Gelmeyecek.

“İnanmam, giderken oynama bana mümkünse masumu, muhtacı. Değersiz biriyim senin için, gönder, bir selamın bile başımın tacı” diye bir şarkının üç farklı düzenlemesini dinlerken yazıyorum bunu kulaklıklarımla. Berbat Sony Vaio bilgisayarımın berbat hoparlörleri müzik dinlemekten soğuttuğundan beri beni; ya arabada, ya kulaklıkla böyle işte. Zaten kalın perdeler yıkandığından ve ben evde yarı çıplak gezmeyi sevdiğimden, ışıklar da kapalı. Gizli kapaklı yazıyor gibiyim yani yazıyı. İzole. Duşta geldi aklıma bunlar. Uzun zamandır dökülmüyordum Blogger’a.



Şu saatlerde İstanbul’da Altan’ın evinde olmam gerekiyordu aslında. Belki bitpazarına nur yağdırarak. Çok şehvetli olabilirdi. Ama Entaş Turizm denen muhteşem şirket dört ay önce aldığım uçak biletini hatalı kesmiş. 18 Aralık Maraş-İstanbul 24 Aralık İstanbul-Maraş olması gereken bilet tam tersi. Telefon kayıtlarının çıkması üç gün süreceğinden biletim yandı. Kayıttan ne çıkacağını merakla bekliyorum. Bu durumun bende çok garip bir etkisi de oldu. İstanbul’da kalacağım altı gün boyunca hangi saniye ne yapacağımı planlamıştım. Şimdi öyle bir boşluğa düştüm ki! Maraş’ta olmamam gerekiyor. Nöbetim yok. Ben gideceğim diye perdeler yıkandı, temizlikçi çağırıldı. Ben gideceğim diye anneme bir hafta yetecek okuma ve izleme programı yapıldı. Ben gideceğim diye Ankara’daki süper dostum İstanbul’a bilet aldı. Ama işte olmadı. Burada olmamam gerekirken kaldım. Burada yapacağım hiçbir şey yokken, İstanbul ile ilgili tüm planlarım havada kaldı. Entaş Turizm’e ve geri zekâlı çalışanına çok teşekkür ediyorum.



Yeni Levent Yüksel albümü “Topyekün”ü dinlerken ne kadar piyasa için yapılmış olsa da, “Beddua” başlıklı Gülşah Tütüncü sözlerine takıldım geçen hafta en çok. Son aylarda hissettiklerimi kelime kelime yazmış kadın:
“İçimi karartıyor bu bendeki intikam hayalleri
Bir tarafım masum, sakin de; bir tarafım saldırıya meyilli
Kendimi toplamam gerek, toplanıp dağılmamam
Ama ne zaman aklıma gelsen, çıldırıyorum ben o zaman
Günyüzü görme istiyorum, mutlu mesut olama
Bana yaşattıkların var ya, fersah fersah sen yaşa
Yaptıkların yanına hep kar, işte buna dayanamıyorum
Hayat, adaletinde sorun var, sana da güvenmiyorum
Benim dualarım fayda etmemiş, beddualarım etmez ki
Hem ne saçmalıyorum ki zaten, kötüye bir şey olmaz ki”

Kötüye bir şey olsun istiyorum. Bazen o kötü yeniden benim olsun istiyorum.

Beni sevebilecek, fedakârlık yapabilecek birine daha çektiriyorum. Ama hissediyorum. Olmayacak cacığa salatalık harcamıyorum. Ayrılma engelliyim.

Bir de eski manitamın yeni manitasıyla hayatıma sürtünmesi var. Kıvılcım falan çıkmıyor elbette ama garip. Sex and the City. Tabi sadece işleri düşünce arıyorlar. İşleri doktorluğuma düşünce. Modernim.

Hayatımın en saçma sapan ayları olarak kayıtlara geçecek 2012’nin dördüncü çeyreği. Üretmeden geçti. Ne para kazandım, ne yazı yazdım doğru düzgün, ne kendimi geliştirdim, ne dostlarıma yatırım yaptım. Birbirinden berbat “Mad Men” ve “Boardwalk Empire” bölümleri izledim durdum spor karşısında. Hadi dürüst olayım; göz ucuyla izledim, çoğu zaman sadece dinledim. Meze yaptım. Vücut geliştirme çok hüzünlü bir spor gibi görünmeye başladı gözüme. Yalnızlar için icat edilmiş sanki. Geçen Aralık’ta neden bıraktığımı ve bu Kasım’da neden yeniden başladığımı idrak ettim şimdi. Mutluluk ve yalnızlık. Mutsuzum, hiç saklamıyorum. Özlüyorum, doğru.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...