m. night shyamalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
m. night shyamalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Şubat 2014 Cumartesi
!f 2014 Günlükleri: Balık ve Kedi, Bencil Dev, Öteki ve Meydan
13. İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali şehri hareketlendirmeye devam ediyor. Festivalin en önemli filmlerinden dördünü Ters Ninja okuyucularına tanıtmak istedik.
Okumak için tıklayın.
Etiketler:
Al Midan,
asghar farhadi,
Bencil Dev,
eleştiri,
FLASHland,
IF,
inception,
jesse eisenberg,
m. night shyamalan,
Mahmoud Kalari,
mehmet serkan çellik,
Öteki,
Shahram Mokri,
tersninja.com,
the matrix
Yer:
İstanbul, Türkiye
11 Kasım 2013 Pazartesi
Ev Sineması: Dünya – Yeni Bir Başlangıç, Lanetli Kan ve Kötü Ruh
Ev Sineması köşemiz üç yeni filmle devam ediyor. Will Smith’li Dünya – Yeni Bir Başlangıç, Chan-wook
Park’ın ilk Hollywood deneyimi Lanetli
Kan ve Sam Raimi klasiği Şeytanın Ölüsü’nün yeniden çevrimi Kötü Ruh raflarda.
Etiketler:
2013,
chan wook-park,
DVD,
eleştiri,
FLASHland,
jaden smith,
m. night shyamalan,
mehmet serkan çellik,
sam raimi,
sinema,
tersninja.com,
tiglon,
will smith
7 Eylül 2012 Cuma
THE TALL MAN (2012) by PASCAL LAUGIER ***-
“The Tall Man/Sır” oyuncaklı senaryosuna sırtını dayayan bir yapım. 55. dakikasında
o ana dek gördüğümüz her şeyi tersyüz edip seyirciyi ele geçiriyor. Pascal
Laugier bu konuda arzuladığı etkiyi yaratmış ancak yazdığı diyaloglarda aynı
performansı gösterememiş. Bunları affetmeyi başarırsanız filmden keyif almanız
olası çünkü karşımızda izleyiciyi şaşırtmayı beceren, bunu denerken mantığı
elden bırakmayan ve karşısındakilerin zekâsına güvenen bir yapım var. Üstelik
M. Night Shyamalan’ın “The Village/Köy”de mükemmel şekilde yaptığı gibi, türü
konusunda da şaşırtıyor.
Filmin eleştirisini TersNinja.com için yazdım. Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (07 Eylül 2012) başlığı altında okuyabilirsiniz.
16 Ekim 2010 Cumartesi
DEVIL (2010) by JOHN ERICK DOWDLE *

Mahsun Kırmızıgül New York’ta Beş Minare(2010) filminin New York’ta geçen sahnelerini çekmeden-çektirmeden önce bu filmi izleyebilseydi eminim başka filmlerde gördüğü gibi yapıp Özgürlük Anıtı ve yolda yürüyen karakterleri başta olmak üzere sürekli birilerinin veya bir şeylerin etrafında kamerayla dönmek yerine, açılış sahnesindeki orijinal fikirden nasiplenirdi. Söz konusu açılış David Fincher’ın başını çektiği nesnelere fazlasıyla yaklaşma ya da içinden geçme etkisi yaratan efektlere hoş bir yorum ve birçok filmin denizden şehre yaklaşan açılış sahnelerine taze bir bakış getirmeyi başarıyor.

Süresinin yarıya yakınını bir asansörün içinde geçirme iddiası taşıyan yapım son yıllarda kendine hayrı olmayan M.Night Shyamalan’ın özgün fikrinden uyarlanmış. Shyamalan’ın isminden kelime oyunu yaptığı “Night Chronicles” üçlemesinin ilk halkası olan Şeytan’ın ne kadarının yönetmenin fikri olduğunu bilmiyoruz ancak içindeki dini ve ahlaki takıntıların onun zihniyle örtüştüğü aşikâr.

Film hiç de orijinal olmayan bir şekilde aynı asansöre binen beş insanın bozulan kabinde mahsur kalması ile başlıyor. Birbirini tanımıyor görünen bu beş kişinin kim oldukları ya da belki bu işte parmakları olabileceği üzerinden gerilim yaratmak yerine onları monitörden izleyen Güney Amerikalı güvenlik görevlisi aracılığıyla hemen filmin rengi belli ediliyor. Adam bu beş kişinin günahkâr olduğunu ve şeytanın onları almak için geldiğini söylediğinde elbette mantıklı polis dedektifimiz ona inanmıyor. Adı Şeytan olan bir film izlediğimizden ve ilk saniyedeki dış ses bile asansörde şeytan olduğunu anlattığından dolayı elbette biz güvenlik görevlisinin doğru söylediğini biliyoruz. Senaryo ise süreyi uzatabilmek için bu bilgiyi verdikten sonra katil kim oynamaya kalkıyor. Katilin kim olduğunun ne önemi var? Beş kişiden ilki yaralandığında herkes birbirini suçluyor ve ölümler başladığında hepsi panikliyor, herkes birbirinden korkuyor, ürküyor ama nafile. Onları öldüren şeytan. Ve kimi kullandığı önemsiz. Zaten kapalı alanda birbirini tanımayan insanların sırayla avlanırken birbirlerini suçlamaları fazlasıyla Saw(2004) kokarken bir de Testere serisinin aksine cinayetlerin zifiri karanlıkta işlenmesi etkiyi iyice azaltıyor. Son düzlükte hala bizi kabindekilerden birinin kişisel motivasyonuyla cinayet işlediğine inandırmaya çalışan metin iyice sıkıcılaşıyor. Saçmalamayı ise finale saklıyor. Şeytan’ın kimin içinde olduğu anlaşıldığında (kimse şaşırmıyor elbette) karakterlerden biri geçmişindeki suçu itiraf ediyor. Testere serisinin Jigsaw’u gibi suçluları kendi yöntemleriyle dünyada cezalandıran şeytanımız, pişman olup iyi yürekli birine dönüşen son adamı alamıyor.

Son cümlelerle başka bir varlık değil, bildiğimiz Tanrının zıddı olduğunun iyice altı çizilen asansördeki şeytan; kötülüğe çeken değil de kötüleri cezalandıran, bunu da onlara bir oyun oynayıp öldürdükten sonra yanına alarak yapan bir varlık olarak resmediliyor.
Açılış jeneriği dışında “Kesinlikle İzlenmemesi Gereken Filmler” adlı uzun listeye adını yazdıran yapım, uzak durulmayı fazlasıyla hak ediyor.
4 Eylül 2010 Cumartesi
THE LAST AIRBENDER (2010) by M.NIGHT SHYAMALAN **

Açıkça söylemem gerekiyor ki; M.Night Shyamalan benim için bir kahraman. Mehmet Açar’ın 4 Şubat 2000 Cuma günü sabah haberlerinde “lütfen kimse birbirine filmin sonunu söylemesin, bir an önce gidip izlemekte fayda var” sözleri üzerine o zamanki adıyla Odeon Cineplex sinemalarına koşup (şimdi AFM Anka/Mall adıyla berbat bir şekilde işletiliyor) 11.45 seansında çok az kişiyle The Sixth Sense(1999) filmini izlemiştim. Filmin tamamına yakınında 17 yaşında bir genç olarak sıkılmış, tüm zamanların en büyük sürprizlerinden birini içeren finalinde ise kendimden geçmiştim. Fenomene dönüşen, halen listelerde en beğenilen filmler arasında yer bulan Altıncı His’in ertesi yıl Unbreakable(2000) ile bir kez daha orijinal fikirlerini sergileyen senarist-yönetmen; bu kez daha hafif de olsa yerli yerindeki sürpriz finale bel bağlamayıp bütün filmini üst seviye kılmayı bilmişti.
Toplamda beşinci fakat bilinen üçüncü filmi İşaretler, M.Night Shyamalan’s Signs(2002) diye tanıtılıp yönetmenin artık yıldız mertebesinde olduğu ilan edildi. Beklenti büyüktü. Mel Gibson’a rolü için 25 milyon dolar ödenmişti. Herkes filmden çok sonundaki sürprizi merak ediyordu. Ama beklenen olmadı. Üçüncü atış karavanaydı. Son iki filmine göre “berbat” idi.
Aradan iki yıl daha geçti. The Village(2004) için hala umut vardı. Shyamalan İşaretler’de takılan ayağını kaldırıp öyle yükseğe basmıştı ki bu sefer, benim için tüm başarıları gölgede kaldı. Köy; bir değil üç büyük sürpriz içeriyordu. Sürpriz final kusursuzdu. Bunun yanında ilk kez izlediğimiz bir filmin hangi zamanda geçtiği konusunda yanıltılmıştık. Üçüncü inanılmaz şey ise filmin türü konusundaki sürprizdi. Korku-gerilim olarak pazarlanan ve öyle başlayan film gerçekte olağanüstü güzellikte bir aşk filmiydi. İşte o gün M.Night Shyamalan benim kahramanım, sinemada yapmak istediklerimin karşılıklarından biri oldu.

İkişer yıl arayla film çekmeyi sürdüren yönetmenin Lady In The Water(2006)’ını kimseler beğenmedi. Ben yine heyecanla izledim, hiç değilse İşaretler’den iyiydi ama yine de Köy sonrası büyük bir geri adımdı.
The Happening(2008)’in gelmesi de aynı süreyi aldı. Mark Wahlberg gibi bir isimle çalışmayı seçen yönetmen 91 dakika boyunca filmini izleyen herkesi perişan etti. Dibe vurdu. Benim gibi büyük hayranlarına bile savunacak taraf bırakmadan kusursuz başarısızlığa imza attı.
Yazımızın konusu üç sezon 61 bölümlük Nickelodeon animasyonu Emmy ödüllü Avatar: The Last Airbender(2005-2008)’in sinema uyarlaması The Last Airbender(2010)’i Shyamalan’ın uyarlayacağını duyduğumuzda tutukluk yaptık. Özgün senaryolarının artık işlemediği ve gişede battığı bilinen yönetmen çocukları için böyle bir film yaptığı yalanını söylüyordu. Üç beş karakterle sınırlı sayıda mekanda geçen filmler çeken Shyamalan için görsel efekt bombardımanı popüler bir animasyon uyarlaması yaz filmi yapmak garip bir seçimdi. Setten sızan fotoğraflardan birinde yer alan oyuncuların perişan ifadeleri ve yönetmenin bıkmış yüzü unutulmazdı. Son anda daha da ilgi çeksin diye 3-D makyajı yapılan Son Hava Bükücü, Shyamalan’ın sonu oldu.
Üçleme olmasını hayal ettiği yapım için çok çalıştığını ifade eden yönetmen, senaryoyu da kendi uyarlamıştı.
Filmin ilk saniyesinden itibaren “bir çocuk filmi izleyeceksiniz” mesajı veriliyor. Yazı karakterleri, çocuk oyuncular ve yumuşak tonuyla Shyamalan filmi izlemeye gelenler ilk saniyede kapı dışına uğurlanıyor.
Filmin en rahatsız edici yönü set tasarımı. O denli amatör, o denli derme çatma duruyor ki; kurulan köylerdeki yapılar yıkılmasın diye koşup tutasınız geliyor. Dijital müdahaleler ve efektlerin son kullanma tarihi üzerinden en az on yıl geçmiş gibi. Yönetmenin efektli sahne yönetme konusundaki beceriksizliği de bunların sırıtmasının temel sebeplerinden.
Oyuncuların yol boyunca verdikleri içler acısı performansların sebebi onları yönetemeyen yönetmen midir yoksa kötü seçimler yapan yönetmen midir bilinmez ama tam kameranın içinden alnımızın çatına baktıkları karelerde feci şekilde çuvallamayan tek canlı yok filmde.

Süresi boyunca duygularımızı harekete geçirebildiği tek an olan toprak bükücülerin esir tutulduğu köyde geçen ayaklanma sahnesi dışında boş boş baktığımız görüntüler bir hiç uğruna akıp gidiyor, bitiyor.
“Ben bilmem kim, sana bunu ben yaptım” tarzı zavallı repliklere kurban verilen orijinal hikâyenin izlememiş olsak da derinlikli karakterler içerdiğini, Aang’ın tüm ulusları kurtaracak Avatar olmasına rağmen insancıl ihtiyaçlardan vazgeçmeyi reddeden küçük bir çocuk olmasından anlayabiliyoruz.
Ne yazık ki 2000’li yılların en büyük hazinelerinden üçünü bize hediye eden M.Night Shyamalan’ın bu filmden sonra iş bulması güç görünüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...


