altan ceritoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altan ceritoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2014 Cumartesi

Tek tek!




Takvimler 22 Ocak 2014'ü gösterdiğinde, ilginç bir şey oldu. Bu hayatta baba sahibi olduğumdan daha uzun süre babasız yaşamış oldum. İkincinin üstünlüğü artarak devam edecek, artık durdurulamaz. Git gide ilkinin etkilerini silecek. Her büyük değişiklik gibi. Yeni, eskiyi ister istemez götürecek.

Büyük yeni yıl kararları vermemeye çalışmıştım. Küçüklerden biri yıl bitmeden yurt dışına çıkma isteğimdi. En son beş yıl önce Erasmus için çıktığım düşünülürse, vakti geldi. Ne zannediyordunuz ki, elbette en geç on yıl içinde İstanbul yeni Maraş olacak benim için ve kurtuluş zannettiğim, başka bir ülke adında vücut bulacak. İlk adımı atıp pasaport aldım. İkinci adım dün girdiğim seyahat acentesi sayılabilir. Şimdilik gezmeye gideceğim ama maksat ayağım alışsın, dünya büyük, keşfetmek için az zaman kaldı. 

Başka bir yeni yıl kararım, tanıştığım insanlara düzenli ilişki kurabilir miyim diye yaklaşmaktı. Hovardalık bir yere kadar. Kendimi anlatıp iletişim kurduğum ilk insan sağlam cimri çıktı. Bu yaştan sonra uğraşamam. Zaten küçüklüğümden beri bir cimriyi sırtımda taşıyorum, başkasına yer yok. İkinci denemem bilinçsiz gerçekleşti. O deniyordu, ben görmezden geliyordum. Aynı pastanenin önünden geçip duruyorduk ama ben umursamıyordum. Arkadaşıma doğum günü pastası almak için girince ısrarlarına dayanamayıp karşısına oturdum. Aşk hep böyle damdan düşer ya, o berbat pastaya verdiğim beş pasta parası bir anda gözüme görünmemeye başladı. Saf bir ruh, masanın önceki misafirlerinden kalma hala duman salan yarım sigaranın burnuna dolmasına aldırmadan sorguma çekiliyordu. Her cümlesi katılaşmış kalbime bir yastık fırlatıyordu. Hiç düşünmeden onu akşamki Feridun Düzağaç konserine davet ettim. Yalnız olmayacaktık ama benim için Feridun konserinden daha büyülü bir atmosfer az bulunacağından, aşk çorbası için gereken her şeyin hazır olacağını düşünmüş olmalı bilinçaltım. Eskiden arkadaşlarım sinemaya bana sormadan kardeşlerini getirdiler diye kıyamet koparırdım. Şimdi müzikal mabedime on dakika önce tanıştığım insanları davet etmekte beis görmüyorum.



Tabi ki gelmedi. Bana ailesinin o saatte dışarda olmasına izin vermeyeceğini söyledi ama kim bilir gerçek sebep neydi. Ertesi gün buluştuk evimde. Dokunmak önemli değildi, ne düşündüğünü merak ettiğim biri çıkmıştı. Beni sevip sevemeyeceği önemliydi. Al beni diye önüne atladığım her insanda olan şey oldu: "Zamana bırakalım, çabuk alışırsam çabuk vazgeçerim, bla bla bla..." Hafta sonu bitince İstanbul balkabağına (Maraş diye okuyun) dönüştü ve iş dünyasındaki sahte yerime döndüm. "Sana alışsam zaten bütün gün mesaj atarım, bıkarsın" demesinden anladığım kadarıyla, olmadı. Olmadığı için mi içime saplandı yoksa saçlarını köpürtürken hissettiklerim gerçek miydi, bir ay içinde anlarım. O zamana kadar telefon çalsın diye bakmaya, üç hafta sonraki biletimi beklemeden gitmeyi düşmemeye devam.



Ne anlatacaktım, ne anlattım. Sanırım yazmayı planladıklarım bunun kadar önemli değilmiş, sanırım yazmaya başlamamın asıl sebebi buymuş. Ne zaman birini içime alırım, o zaman bu blog coşar. Ne zaman kaskatı kesilirim, tek gördüğünüz sinema yazıları olur, hani şu hiç okumadıklarınız.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

29. YAŞIMI NE YAPTIM (İkinci Bölüm)




İşyerinde seks yapma konusunda kendi kurallarımı yazdım. İşe yarar olduklarından emin olmak için defalarca deneme yaptım. Aile büyüğüme doğum günü için on hediye aldım ve büyük bir organizasyona giriştim. Mutlu ettim. Onun beni asla edemeyeceği kadar. Filmekimi için İstanbul’a gittim. Bazı burnu havada yazarlarla çay içtim. Porno yıldızı olma yolunda yeni numaralar denemek için, İstanbullu olmaya karar vermiş ex-tanımsız’ımla görüştüm. Kırık bir kalp öyküsünün evinde uyudum. Yeryüzüne inmiş bir melek ile günlerce gezdim, tozdum.



Cafissimo aldım, kahve canavarı oldum. Mahkemeye çıkıp bir hasta yakınına dersini verdim. Nöbet arası vakitlerimi cinsellik+kahve+davetler+içki ile doldurdum. Herkese çok kötü davrandım. Filmekimi için Gaziantep’e gittim. “Beasts of the Southern Wild”ı izledim. “Dupa Dealuri” adlı başyapıtı da. Çok güzel insanlarla. Kalbimin parçasıydılar, evlerinin bir parçası oldum. Beypazarı Kurusu geldi memleketinden. Windows 8 aldım. Bağ evinde şarap tattım. Öteki Sinema’da bir günde iki yazım çıktı. “Olur mu olmaz mı”lar hayatımın sağından solundan geçip durdu. “Açlık Oyunları” serisini okudum. İşyeri Hekimi olmaya karar verdim. Antep otobanında, arabada Beckham’ım sıyrıldı. Şirket kurma düşüncesi başladı. Kasım ayında yeniden spora başladım, evde, minimal. Ona ait her şeyi çöpe attım. Birilerinin düğünlerine gittim. Aile saadeti yaşamak için İzmir’e gittim. Ümit Ünal söyleşisine katıldım. Kumru yedim. Turistik seks yaptım. Bilmem kaçıncı kez Adana’ya gittim. Nöbetlerde önüme gelenin ağzına ettim. Günlerce evden çıkmadım. Diziler izledim. Arkadaşımın tiyatro oyunu için bilet sattım, sayesinde güzel bir oyun izledim. Çalıştığım hastaneye istifamı resmen ilettim. Yağmur altında Maraş yollarında otuz kilometre boyunca düşük hızla araba sürüp, elimle saç çektim. Annem ufacık bir ilaç yüzünden ölümden döndü. Biri bana zorla faturasını ödetti. Basın gösterimleri arası mekik dokudum. SAW’dan ilk kez uçtum. Lounge ne demek, gördüm. Birine daha ihtimal verdim, içimi ısıttım. 14 saatte 448 hasta baktım. Yeni yıl arifesini Antep’e giderek değerlendirdim. Bütün gün satın aldım. Yılbaşı gecesi Jack Reacher izledim.

(Devam edecek...)



18 Aralık 2012 Salı

GÖNDER (18.12.2012)





Son iki aydır günde beş dakikadan fazla açık tutmadığım GSM hattımı bugün kullanmaya karar verişim, bana telefon kulağımda dört saate mal oldu. İlk konuğum bir yıldır aramayan kayıp kardeşimdi. Elbette gerçek kardeşim değil ama “size abi diyebilir miyim” soyundan döllenmiş bir güzel varlık-tı. Sonra ne olduysa izini kaybettirmiş, bir yıl saklanmıştı. Bugün verdiği malumatlara göre küçük bir kız çocuğunun hayatını kurtarmak için traktörün altında kalmış, gücü ve kuvvetiyle nam salmış biriyken şimdi kayık bir belle yaşam mücadelesi verene dönüşmüş. Bir ara nişanlamışlar, nişanlı da başkasına kaçmış. Üç kuruşa çalışmış, onu da on beş gün sonra bozulacak nişanında havaya ateş açan aptal bir “Mersin Üniversitesi Mezunu Mühendis Adayı” akrabasının aklanma rüşveti için harcamış. Enayilik, şanssızlık, boynuzlanma, trajedi! Hepsi bu hikâyede, gel! Mersin’den nefret etmem için başka neden lazımmış gibi. Kırmızı “Bitir” yazısına dokunduktan sonra meşhur Isparta ile konuşmaya başladım. Doğum gününü kutlamıştım gece yarısı, o da zaten beni arıyormuş on gündür. Yok canım, “boşanıyorum gel” demek için değil. Amerika’dan getirttiği iPhone 5’ini kullanmayı öğretmem için. Saatler sürdü tabi temel eğitim. Bir ara FaceTime’dan görmek iyi gelmedi desem yalan olur. Bir de, yılda bir kez görebildiğim “Hayatımın 2. Büyük Aşkı”nı artık istediğim zaman Arkadaş Bul haritası sayesinde uydudan pembe bir nokta olarak izleyebilecek olmam var tabi. Sarsıcı bir gelişme. Sonra Antalya’dan bir arama aldım. Laf dönüp dolaşıp “Adını Şerefsiz Koydum: Dolandırıcının Yolu”na geldi. Gelmek zorunda gibi. O ve peşimi bırakmayan lekesi. Bir şeyler dinledim yine karmakarışık, kapattım telefonu. Sonra içime bir öykü düştü. Bunca zamandır süren sessizlik meğerse o uzaklarda olduğundanmış. Pazar günü gelecekmiş, Maraş’a girişi hayatıma yeniden girişiymiş. Babam öldükten sonra uzun süre aslında ölmediğini, Urfa’da bir evde saklandığını ve zamanı gelince döneceğini gördüğüm rüyalar gibi. Gecenin ortası içtiğim kahveden falımı okuyan röntgen teknisyeninin uydurduğu gibi: Uzun zamandır beklediğin özür gelecek. Ben size söyleyeyim: Gelmeyecek.

“İnanmam, giderken oynama bana mümkünse masumu, muhtacı. Değersiz biriyim senin için, gönder, bir selamın bile başımın tacı” diye bir şarkının üç farklı düzenlemesini dinlerken yazıyorum bunu kulaklıklarımla. Berbat Sony Vaio bilgisayarımın berbat hoparlörleri müzik dinlemekten soğuttuğundan beri beni; ya arabada, ya kulaklıkla böyle işte. Zaten kalın perdeler yıkandığından ve ben evde yarı çıplak gezmeyi sevdiğimden, ışıklar da kapalı. Gizli kapaklı yazıyor gibiyim yani yazıyı. İzole. Duşta geldi aklıma bunlar. Uzun zamandır dökülmüyordum Blogger’a.



Şu saatlerde İstanbul’da Altan’ın evinde olmam gerekiyordu aslında. Belki bitpazarına nur yağdırarak. Çok şehvetli olabilirdi. Ama Entaş Turizm denen muhteşem şirket dört ay önce aldığım uçak biletini hatalı kesmiş. 18 Aralık Maraş-İstanbul 24 Aralık İstanbul-Maraş olması gereken bilet tam tersi. Telefon kayıtlarının çıkması üç gün süreceğinden biletim yandı. Kayıttan ne çıkacağını merakla bekliyorum. Bu durumun bende çok garip bir etkisi de oldu. İstanbul’da kalacağım altı gün boyunca hangi saniye ne yapacağımı planlamıştım. Şimdi öyle bir boşluğa düştüm ki! Maraş’ta olmamam gerekiyor. Nöbetim yok. Ben gideceğim diye perdeler yıkandı, temizlikçi çağırıldı. Ben gideceğim diye anneme bir hafta yetecek okuma ve izleme programı yapıldı. Ben gideceğim diye Ankara’daki süper dostum İstanbul’a bilet aldı. Ama işte olmadı. Burada olmamam gerekirken kaldım. Burada yapacağım hiçbir şey yokken, İstanbul ile ilgili tüm planlarım havada kaldı. Entaş Turizm’e ve geri zekâlı çalışanına çok teşekkür ediyorum.



Yeni Levent Yüksel albümü “Topyekün”ü dinlerken ne kadar piyasa için yapılmış olsa da, “Beddua” başlıklı Gülşah Tütüncü sözlerine takıldım geçen hafta en çok. Son aylarda hissettiklerimi kelime kelime yazmış kadın:
“İçimi karartıyor bu bendeki intikam hayalleri
Bir tarafım masum, sakin de; bir tarafım saldırıya meyilli
Kendimi toplamam gerek, toplanıp dağılmamam
Ama ne zaman aklıma gelsen, çıldırıyorum ben o zaman
Günyüzü görme istiyorum, mutlu mesut olama
Bana yaşattıkların var ya, fersah fersah sen yaşa
Yaptıkların yanına hep kar, işte buna dayanamıyorum
Hayat, adaletinde sorun var, sana da güvenmiyorum
Benim dualarım fayda etmemiş, beddualarım etmez ki
Hem ne saçmalıyorum ki zaten, kötüye bir şey olmaz ki”

Kötüye bir şey olsun istiyorum. Bazen o kötü yeniden benim olsun istiyorum.

Beni sevebilecek, fedakârlık yapabilecek birine daha çektiriyorum. Ama hissediyorum. Olmayacak cacığa salatalık harcamıyorum. Ayrılma engelliyim.

Bir de eski manitamın yeni manitasıyla hayatıma sürtünmesi var. Kıvılcım falan çıkmıyor elbette ama garip. Sex and the City. Tabi sadece işleri düşünce arıyorlar. İşleri doktorluğuma düşünce. Modernim.

Hayatımın en saçma sapan ayları olarak kayıtlara geçecek 2012’nin dördüncü çeyreği. Üretmeden geçti. Ne para kazandım, ne yazı yazdım doğru düzgün, ne kendimi geliştirdim, ne dostlarıma yatırım yaptım. Birbirinden berbat “Mad Men” ve “Boardwalk Empire” bölümleri izledim durdum spor karşısında. Hadi dürüst olayım; göz ucuyla izledim, çoğu zaman sadece dinledim. Meze yaptım. Vücut geliştirme çok hüzünlü bir spor gibi görünmeye başladı gözüme. Yalnızlar için icat edilmiş sanki. Geçen Aralık’ta neden bıraktığımı ve bu Kasım’da neden yeniden başladığımı idrak ettim şimdi. Mutluluk ve yalnızlık. Mutsuzum, hiç saklamıyorum. Özlüyorum, doğru.

15 Aralık 2012 Cumartesi

2012 YILINDA EN ÇOK…





Dalga geçtiğim: Çalışma arkadaşlarım
Sinirlendiğim: Çocuklarını hastanede büyütenler
Tiksindiğim: İstanbul’un toplu taşıma araçları
Müptelası olduğum: El üstünde tutulmak
Elde patlayan teknoloji: Windows 8
Bezdiğim: Acil servis
Sıkılarak izlediğim: Mad Men
Arabada günlerce dinlediğim: Ne yazık ki olmadı
Mutlu olduğum yer: Film festivalleri
Daraldığım yer: Megapark
Beni üzen: Dolandırılmak
Yapmam diye diye yaptığım: Borç vermek
Beni gururlandıran: Filmlerim, Ters Ninja ve Öteki Sinema’da yayınlanan yazılarım
Köşe yazılarını beğendiğim: Hiç kimse
Özlediğim dizi: Six Feet Under
Ayrılırken üzüldüğüm: İstanbul
Severken soğuduğum: Telefonla konuşmak
İmrendiğim: Meryem Yaşar-Altan Ceritoğlu
Büyülendiğim manzara: Denizin üstünden uçakla İstanbul’a iniş
Gitmek istediğim ve gidemediğim: Sinop Gezici Festival
Her gün yediğim gıda: Uno Çok Tahıllı ve Nutella
En çok içtiğim: Tchibo Cafissimo kahveleri ve çekilmiş Guatemala, Baileys, Monin şurupları ve Starbucks Chai Tea Latte
Ruhumu sakinleştiren: Battaniyeyi çekip tek başına film izlemek
Hiç özlemediğim: Terk ettiğim manitalar
Aldığım en büyük karar: Megapark’tan istifa etmek
En büyük pişmanlığım: Aşk

29 Ağustos 2012 Çarşamba

O GECE (26.08.2012)



Bilgisayarımı yepyeni bir çantaya koydum, telefonlarımın pillerini doldurdum, yarım litrelik bardağıma limonata aldım, çikolata seçtim, rahat şeyler giydim, sessizce kapıyı çekip merdivenlerden indim. Önce otomobilimin uzaktan kumandası çalışmadı sonra kapısı kapanmayı reddetti. Olsun. Nazan Öncel’in “Göç” albümünü taktım. Yüksek yerlere doğru sürdüm. Düğün konvoyları geçti önümden. Işıksız kavşaklarda uzun uzun bekledim. Hepsi iki dakika ağlamak içindi. İstediğim noktayı bulamadım. Asla istediğim gibi bir nokta bulamayacağımı bildiğimden, birine razı oldum. Bilgisayarımı kucağıma aldım. CD başa döndü. Bir daha dinledim. Telefon çaldı. Bodrum’dan taze damat aradı. Taze gelin aldı telefonu. Çocukluk arkadaşım, tiyatrocu aradı. En güzel sözleri de o söyledi. Neler neler söyledi. İstediğim insan olmayı başarmışım gibi. Kapattı. Sıkıldım. Yüksek yerlerin yalnız çekilmediğini anladım. Tenha yerlerde yalnız kalmak iki kişilikmiş. Tekken elinin altında oyalayıcılar olmalıymış. Ne kadar yalnız kalınabileceğini anladım. Gece yarısını bir saat bile geçmemişti ki, eve döndüm. Ağlayamadan. Gün bitmeden İç Anadolu’dan gelen bir mesaj sarstı. “Gerçekten içinden gelirse ağlarsın.” Doğru söylüyordu. Sevindim. Artık ağlatacak kadar üzemiyordu beni. 29 yıl bitti.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...