9 Kasım 2009 Pazartesi

Uzayda Aşk Var


Biliyorsunuz Hande Yener tezgâhtar sevgilisi ve onun berber kardeşi aracılığı ile elektronik müziğe yönelmişti. Mete Özgencil destekli iki albümü dışında çok da başarılı bulmadığım Yener, bu değişiklik ile benzerlerinden sıyrılmış olsa da Türk milleti olarak farklı olanı her zaman olduğu gibi kabullenemedik ve üçlü şimdi borç batağında. Yakın zamanda bence içleri kan ağlayarak ve utanç içinde, mecburen bir açıklama yapıp tükürdüklerini yaladılar ve pop müziğe dönmeye karar verdiler. Bu başlık altında gördüğünüz klip Berber Doğulu adlı kardeşin her şey iyi giderken uçukluğun dibine vurduğu bir projesi, aynı zamanda üçlünün son cesareti. Klipte gördüğünüz herkes, Türkiye’nin ünlü gay, lezbiyen ve destekçileri. Soner Arıca (bkz. Kadir İnanır), Janset, Özgür Çakıt (bkz. Disko Kralı-Medya Kralı-Muhabbet Kralı), Kemal Doğulu, Yonca Evcimik, Oben Budak, Özgür Aras, Işıl Sarraf, Pınar Yiğit, Gökçe, Esin Övet, Ayşe Özyılmazel, Berrin Şeker vb. büyük bir cesaret gösterip bu klipte dolaptan çıkmış ve kendi aralarında eğlenmişlerdir ancak şarkının müziğine ve düzenlemesine imza atan Erol Temizel’in parası ödenmediğinden proje rafa kalkmıştır. Şimdi ne olacak? Hande Yener pop müziğe dönecek. Ondan cesaret alanlar “o yapamadıysa biz hiç yapamayız” diyecekler. Özlem Tekin zaten kış uykusunda. En iyisi ben askere gideyim, belki dönüşte bazı şeyler değişmiş olur.
dün porno izlerken askere gitmeye karar verdim. ne kadar sağlıklı bir karar bilmiyorum ama sanırım yapacağım.

8 Kasım 2009 Pazar

TERMINATOR SALVATION (2009) by McG *-


Terminator serisinin berbat TV dizisi Sarah Connor Günlükleri dâhil her parçasını izlemiş ve dördüncü filmin animasyonlu posteri ile kendimden geçmiş vizyona çıkmasını bekliyordum. Sinemada izleme şansını ne yazık ki bulamadım ancak bugün filmi gördüm.
Filmin gelecekteki açılış sahnesinde “cehennemi andıran görsellik muhteşem” diye aklınızdan geçirseniz de sonrasında daha ucuz olduğu için bolca iç mekân çekimi izleyeceksiniz. Müstakbel Avatar (2009)’ımız Sam Worthington’un canlandırdığı Marcus karakterinin filmi bu. Ne John Connor’ın ne de Skynet’in. İlk yarı insan-yarı robot Marcus’un; geçmişinde yaptığı bir hata sonucu idam edilmesini, onlarca yıl sonra yeniden bir şans elde edişini, cesurca savaşmasını, kaderine karşı koymasını ve ne hikmetse “kurtarılmak” dışında bir numarasını dört film ve 31 bölüm dizi sonrası halen göremediğimiz John Connor’ı kurtarıp asilce ölmesini izliyoruz. Geri kalan her şey fondan ibaret. Neden böyle bir tercihte bulunulduğunu anlamak güç değil. Adeta mitleştirilen, insanlığın kurtarıcısı olarak sunulan John Connor’ın neden o kadar büyük bir figür olduğunu anlayacağımız filmdi bu. Yani ayrıntılı ve kusursuz bir karakter çizmeliydi senaryo. Elbette defalarca yazılmasının sebebi de bu. Başaramadılar. Ehil ellerden çıkan bir John Connor portresi belki tatmin edecekti ama yine de herkesi değil. Onlar da ne yapsalar ellerinde patlayacak ve geri dönüşü olamayacak bu zor işi Christian Bale’in sert yüzünün arkasına saklanarak geçiştirdiler. Bale’in kişilikli fakat her büyük kahramanın kişiliği olmaya çalışan (bkz. Melvin Purvis, John Connor, Bruce Wayne) eskimiş yüzü ise karaktersiz John karakterini nasıl yansıtacağını bilememiş, sadece sertçe etrafa bakmış. Worthington ise bu açığı muhteşem değerlendirip üç boyutlu, duygusal, karizmatik ve her Avustralyalı gibi yakışıklı (bkz. Eric Bana, Hugh Jackman) bir adam ortaya koymuş.
Sadece aksiyon ile ilgilenen sinemaseverler için de yine başka adresler tarif etmek zorundayım. Terminator adından medet umanlar artık bu işten vazgeçmeli.

FLASHFORWARD 1.Bölüm


Önüne gelenin övdüğü yeni abc dizisi FlashForward’a az önce bir şans verdim. İlk saniyesinden itibaren yeni Lost olmaya soyunduğunu herkes fark edebilir. Ne yazık ki yapanların fark edemediği şey; Lost bitmeden hiçbir dizinin Lost kategorisine yükselemeyeceği, hele ki taklit ederek. Neydi bu esinlenmeler (!) derseniz, izlerken onlarcasını içimden geçirdiğimi ancak şimdi çok azını hatırladığımı belirteyim.
1.Lost’un uçak kazası, bunun araba kazası ile başlaması
2.Lost’da uçak enkazı etrafında, bunda otoyoldaki kaza alanında geçen patlamalar, çığlıklar, aksiyon
3.Lost’un akışı renklendirmek için geçmişi, bunun geleceği göstermesi
4.İşini her şeyin önünde tutan doktor karakter (hatta hastane dizilerine de göz kırpıyor)
5.Hayatları ortak bir olayla kesişen sürüyle insan hikâyesi
6.Herkesten fazlasına vakıf bir çocuk
7.Hayatının sonuna geldiğini düşünen fakat şimdi bir amacı olduğuna inanan John Locke çakması karakter
8.Herkesin etkilendiği bir olaydan etkilenmemiş tek üstün varlık
9.Lost’un tropik adasındaki kutup ayısına karşılık Los Angeles sokaklarında zıplayan kanguru
Joseph Fiennes’in berbat mimikleri ve Fringe’den arak “gizemli olayları araştıran FBI birimi” gibi etkenler belki de iyi olabilecek bir diziden baştan soğumama neden oldu. Devam eder miyim bilmiyorum.

DISTRICT 9 (2009) by NEILL BLOMKAMP *-


Düşük bütçeli büyük hayran kitleli pazarlama harikası beş para etmez gerilim filmleri furyasının yeni takipçisi District 9; ne atası The Blair Witch Project (1999) kadar özgün ne de yönelimin yüz karası Cloverfield (2008) kadar kötü.
30 milyon dolar gibi küçük bir bütçe ile bir çok sahnesi özel efekt dolu bu tarz bir filmin nasıl yapıldığına şaşıranların, yönetmenin, Peter Jackson’ın sağ kolu olduğunu ve bir özel efekt şirketine sahip olduklarını hatırlamasında fayda var. Lüks bir restoranda mı yerseniz ucuza çıkar, yoksa evde kendi aranızda pişirirseniz mi?
Filmin Star Wars gibi klasiklerle karşılaştırılacak kadar büyütülmesini asla anlayamayacağım. Mockumentary olarak başlayıp aksiyon filmine dönüşmesindeki samimiyetsizliğe prim verilmesini de. Ne senaryosu orijinal ne de çıkış noktası. “Artık korku filmleri yaparak korkutamıyoruz bari gerçek gibi sunalım” numarası Blair Cadısı ya da “canavar filmleri ilgi çekmiyor ve pahalıya patlıyor diye işi baştan farklı pazarlayalım” sahtekârlığı Canavar gibi bu da “eski seriler kabak tadı verdi ama taze bilim kurgu yapacak kadar zeki değiliz bari şurada bir el kamerası numarası vardı onu kullanalım” kurnazlığı, o kadar.

6 Kasım 2009 Cuma

bir parfümü çok beğenip özel günlerde kullanırım diye açtıktan sonra bir köşeye bırakıp sürekli başka şişeler bitirdiğiniz 2 yılın ardından artık kokmadığını fark edince atmak zorunda kalıyormuşsunuz ya, öyleyim.
Hep inanmisimdir. Çiviyi sadece çivi söker. 001 in çivisi de 301 oldu. Bir bağımlılıktan kurtulmak için yenisini bulmak lazımdı, buldum. Şimdilik mutluyum. Ne zaman dozum aksamaya baslar, yoksunluk baş gösterir bilmiyorum. Bana kalıcı mutluluk olmadığına inandığımdan beri olduğu gibi, anı yaşıyorum.

4 Kasım 2009 Çarşamba

NE YAPMALIYIM ANKETİ SONUÇLANDI

Mecburi hizmetimin bitişi ile birlikte anketim de sonuçlandı ve karar vakti geldi. En yakın arkadaşlarım dâhil çoğu kişi görüşleri olsa da oy kullanmadıklarını söylediler o yüzden sonucu daha az duygusal ve daha çok gerçekçi buluyorum.
Köyde kal ve eğlenmene bak %0
Köyde kal ve ders çalış %0
Ankara’da özelde işe gir ve hayatını yaşa %18
Ankara’da özelde işe gir ve ders çalış %12
Askere git %50
Her şeyi bırakıp İstanbul’a git ve sinema yapmaya çalış %18
Anlaşıldığı üzere kimse köyde yaşamamdan mutlu değil. Hayatımın en mutlu anlarından bazılarını yaşadığımı/yaşamaya devam ettiğimi, rahatlığımı, imkânlarımı, sevilmemi anlata anlata bitiremediğim bir yerden gitmemi istiyor herkes. Neden? Kimse mutluluğumu istemiyor mu yoksa?
Son haftalarımı Ankara’da özel sektörde iş arayarak geçirdim, ayrıntıları araştırdım ve mantıksız bir hamle olduğuna çok uzun hikâyeler sonucu karar verdim.
Askerliği aradan çıkması gereken bir yük hatta istemeyenin yapmaması gereken bir iş olarak görsem de en iyi askerlik ya hiç yapılmamış ya da en geç yapılmış askerliktir diye karar verdim.
İstanbul’a gidip sinema yapmaya çalışmak için maddi desteğim hala yok.
Köyde ya da uzayda ders çalışıp TUS sınavına girmek benim için bünye dışı.
Yani köyde kalıp eğlenmeme bakacağım.
Mecburi hizmetim bitti! Artık zevk için yapacağım!

3 Kasım 2009 Salı

2 Kasım 2009 Pazartesi

ISPARTA, DÖRDÜNCÜ KEZ, SONRASI (02.11.2009)

Perşembe gerçekleşmesi beklenen buluşma çarşamba öğleden sonrası sürpriz bir şekilde gerçekleşti. Geçen karşılaşmamızda ikimiz de birbirimize sokak ortasında sarılmamış ve oturur oturmaz birbirimizi bundan dolayı suçlamıştık. Bu sefer öyle olmaması için ben hemen sarılsam da sanki bunu boşa yapmıyormuşum gibi hissettim.
Bir kız arkadaşımın evinde sohbet ederek hasret giderirken daha ilk dakikalardan itibaren beni suçlamaya başladı. Nefes almadan, söz hakkı tanımadan benim nasıl da onu hayal kırıklığına uğrattığımı anlatıp durdu. Sonra kızmaktan yoruldu ve ben daha yakından geldiğini zannetsem de bu sekiz saat sürecek ve çok azını yalnız geçirebileceğimiz buluşma için 1466 kilometre yol kat ettiğini/edecek olduğunu itiraf etti. Üçümüz çıkıp yemek yedikten sonra eve dönüp içmeye başladık. O, özel durumundan dolayı çok az içebildi ama sarhoş olmaya dünden hazırdık hepimiz.
Ayrıntılarda boğulmak işten olmasa da arkadaşımın ona aşk ile ilgili sorduğu soruya tereddütsüz “bir kez âşık oldum, o da Serkan’a” diye yanıt vermesi beni aylardır yaşadığım köyde içinde bulunduğum arzu nesnesini elde etmeye-etmemeye çalışma çalışmalarım-krizlerim hakkında çok kısa bir süre düşünmeye itip sonuca ulaştırdı. Gerçek aşkı yakaladığım biriyle Türkiye yüzünden bir araya gelememiş ve gidip bir öküze (her anlamda) arzular beslemiştim. Aptalcaydı, gereksizdi, saçmaydı. Neyse ki bitti.
Gitmeden önce Isparta’ya sarıldığım o kısıtlı anda gözlerim doldu. Ne kadar kıymetli bir şey yapabildiğimi fark ettim. Birine sekiz yıl büyük aşk beslemiş ve elini bile tutamadan onu kaybetmiştim. Bir buçuk yıl önce başlayıp sekiz ay süren ikinci aşkım Isparta’ya ise dört görüşmemiz toplamında bu ikinci sarılmamdı. 26 yaşında bir erkek olarak âşık olduğum birine ikinci kez dokunabiliyordum ve üçüncü seferin olup olmayacağı çok büyük bir soru işaretiydi. Ne kadar paha biçilemez ve elde edilemez olduğunu görmüyor musunuz?
Ertesi gün büyük bir alışveriş merkezinde bir arkadaşımla alışverişe verdik kendimizi, yine. Network mağazasında kıyafet bakarken ağlamaya başladım. Herkesin ortasında, olabilecek en soğuk dekorasyona ve robot ışığa sahip mağazada en duygusuz ürünlerin arasında, durup dururken. Dün gece ellerime konup hemen ardından kayıp giden duygular üzerime çökmüştü.
Evet, 2008 Haziranında birine âşık oldum. Evli ve o zaman 1 şimdi 1,8 çocuklu birine. Karşılıklı olması dâhil, her yönüyle ilkti. Kimseye zarar vermemek için onun isteği ile kendimizi mutsuzluğa mahkûm ettik ama unutamadık. O benim daha şanslı olduğumu düşünüyor çünkü benim için hala aşkı yeniden bulmak gibi bir fırsat varmış.
Okudunuz ve beni karılarınızın kocalarınızın sevgililerinizin rahat güvenli ve normal(!) ilişkilerinizin çerçevesinden yadırgadıysanız defolup gidin hayatımdan. Nasıl olsa dünyada arkadaş olabileceğiniz bir sürü başka insan var, bana ihtiyacınız yok. Benim de at gözlüklü yaşam tembellerine…

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...