25 Ağustos 2012 Cumartesi

İKİ DAKİKA


“İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım, olmuyor”

Günlerdir bu cümle geçiyor aklımdan. Boşalır boşalmaz seks arzum geçecekmiş gibi. Çözümü bu kadar basitmiş de ben başaramıyormuşum gibi. İki dakika ağlayabilsem diyorum, geçecek. Aklım öyle diyor: Ağla iki dakika, geçecek. Ağlayamıyorum. İçimden ilk çıkarışım bu cümleyi; kınanın-düğünün-uykunun-kahvaltının-alışverişin-gezme tozmanın ardından, yola düşmeden-yorgunluğun pençesinde son anlarda, Adana’da, sıcak-nemli-cehennem gibi bir mutfakta oldu. Uzun süredir tutuyordum. 

Gülümsemeye devam ediyordum. Daha da ısınsın diye dünya, çay almak için mutfağa geçince en sevgili kadın dostla, ağzımdan fırladı. O yükselmeyle ağlarım sandı belki aklım ama olmadı. Sinir oldu, öfke doldu, kustu. Ağlayıp pışpışlanmak yerine, zehirli diline destek buldu. Yani yine ağlayamadan poposunun üzerine oturdu.

Sabahtan beri kitaplar alıyorum elime, dergiler, elektronik aletler, fikirler, çaylar, kahveler, ağır metaller… Hep aklımda aynı cümle. Bırakıyorum hepsini, düşüneyim, düşüneyim de çıkayım şu işin içinden, ertelemeden, gömmeden, savaşarak diye. Olmuyor. İki dakika ağlamaya ihtiyacım var sadece. Biliyorum. Eminim. Öyle olur sanıyorum. Diye düşünüyorum. Bilmiyorum.

Hayatıma anlam katsam diye bakınıyorum sabahtan beri. Yıldönümlerinin verdiği gazla. Ne yapsam. İstanbul’a taşınacağım ya şubat ayında. Daha ne olsun. Ama çok var. Hemen bir anlam. Anlam, anlam, anlam. Anlam bulmam lazım. Dün eski sevgilime gittim gözden kaçırdığım bir anlamı var mıymış diye ama yok. Bugün şu anki sevgilime günaydın mesajı çektim, içim hasretle dolar mı diye, yok. Çayım kahvem aynam cımbızım keyfime mi baksam dedim, yok. Dün üç sinema organında dört yazı yayınlattım, kendimle gurur duyayım desem, yok. Anlam lazım bana. Evlensem, çocuk yapsam. Güldürmeyeyim kendimi. Kimi kandırıyorum. Kadını boğazlar, çocuğu birine hediye ederim. Yok.

Bu gece farklı olsun en azından diye düşündüm sonra. Aklıma ilk gelen şey “En Yüksek Yer” oldu. Hayatımın aşkıyla, yıllar yıllar önce, hadi bilmiyor gibi yapmayayım, 2006 senesinde, ailesinin arabasıyla yollara düşmüş, bizi boğan bu şehrin en yüksek noktasına gitmeye karar vermiştik. O zamanlar bana lüks olan miniDV kameram elimde, yedek kasetlerim cebimde, hiç kapatmadan vizörü, çekmiştim her saniyeyi. Sigaralarımızı tüttürmüş, yumuşak-alkolsüz içeceklerimizi kaldırmış, mutluyduk. Hiç bitmeyecek gibi. O dağın kralı gibi. En yüksek yerdeydik. Birbirimizden başka hiçbir şeye ihtiyacımız yoktu. Mutluyduk. Bir daha oraya gitmedik. Ne birbirimizle, ne başkasıyla. Ben hariç, yakın zamanı saymazsak. Kuralı bozdum. En tepeye olmasa da, yükseklere çıktım başkasıyla. Uğursuzmuş o dağ bana.

Bu gece farklı olsun diye düşünüyorum. Evde saat 00.00 olmasın. 00.00 olsun ama ben evde olmayayım. Bilgisayar ekranına bakmayayım. Hatırşinas arkadaşların güzel dileklerini tepede karşılayayım. Maraş’ın ışıklarına son kez oradan bakayım. Hayatımın aşkını kaybettim. İhanetimin ortağını kaybettim. Belki bu kez de kendimi kaybederim. Ölmem ama başka biri olurum. Dönüşürüm. Giderim. Seneye bu zamanlar başka bir şehrin ışıklarına bakarım. İstanbul’un. Benim için hiçbir anlam ifade etmeyen tepelerde dolaşırım. Çok fazla anı birikti Maraş’ta. Her taşın bir hatırası oldu. Maraş’ın, Adana’nın, Antep’in… Taşınmaz oldu. İstanbul’a gitmek gerek. Kimseyi hatırlatmayan yollarda yürümek gerek artık. Ağlamayı istememek gerek.

Belki ağlarım ama bakarken yüksekten ışıklara bu gece. Biliyorum. İki dakika ağlayabilsem rahatlayacağım. Yani, sanırım.

24 Ağustos 2012 Cuma

INTRUDERS (2011) by JUAN CARLOS FRESNADILLO ***


“Intruders” başarı için gerekli malzemeye sahip ancak hızlı gideceğim derken nerede durması gerektiğini bilemeyen bir film. Gerçekle hayalin sınır çizgisini yitirdiği, heyecanlı montaj ve birinci sınıf ses kurgusuyla hayran bırakan, yedi dakikalık, kısa film tadında bir açılış sahnesiyle başlıyor

Intacto/Bahis” ve 28 Weeks Later/28 HaftaSonra” filmlerinin yönetmeni İspanyol Juan Carlos Fresnadillo'nun ülkemizde gösterime girmeyen son filmi "Intruders"ın eleştirisini ÖtekiSinema.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.

SINT (2010) by DICK MAAS *


“Sint/Korku Efendisi” iflah olmaz korku filmi hayranlarının bile sonunu getirmekte zorlanacağı, tek özelliği Hollanda’dan gelmek olan, anında hafızalardan silinmeye mahkûm bir yapım.

Filmin eleştirisini TersNinja.com için yazdım. Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (24 Ağustos 2012) başlığı altında okuyabilirsiniz.

JIN LING SHI SAN CHAI (2011) by ZHANG YIMOU ***


Jin Ling Shi San Chai/Savaşın Çiçekleri”nin büyük kısmı prodüksiyon için inşa edilen bir kilisenin içinde geçiyor ve film savaş sahnelerinden çok diyaloglar üzerinden ilerliyor. 146 dakikalık uzun sayılabilecek süresine ve bu tercihine karşın aksamadan finale ulaştığını söylemek mümkün. Kilisenin dışındaki atmosferi desteklemek yerine gerçekten ihtiyaç olduğunda araya giren savaş sahneleri ise birinci sınıf.

Filmin eleştirisini Filmlerim.com için yazdım. Tamamını okumak için buraya tıklayın.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...