7 Ağustos 2010 Cumartesi

07 AĞUSTOS 2010


Bugün; o dilime doladığım “hala askere gelme amacımı gerçekleştiremedim” cümlesini bir daha kurmamamı sağlayabilecek ilk gelişme oldu. Yalnızlıktan kudurmak yerine insan içine karışıp sohbetlere girdim. Hiçbiri eşitim olmadığı için diyalog kuramadığım insanlarla vakit geçirdim. Bilirsiniz. Öğrenciler aynı öğretmenden nefret edip iyi anlaşırlar. Askerler aynı komutandan. Aynı derdi çekip aynı problemlerle savaşanlar aynı tarafa geçip birlik olurlar. Konuşacak şeyleri vardır, sallar dururlar. Böylece insanlar yakınlaşır. İş arkadaşım, okul arkadaşım, asker arkadaşım, öğretmen arkadaşım, yoldaşım gibi sözcükler hep bu mantıktan türemiştir. Tek tabip olduğum, tek asteğmen olduğum, odada tek kalan tek kişi olduğum, hafta sonu şehir dışına çıkamayan tek personel olduğum ve nöbet ertesi istirahatsız 24 saat çalışan tek insan olduğum bu yerde benimle aynı kategoride bir kul olmadığından; yalnızım. Hem de çok. Ama bugün 188 gündür umduğum ve askere boşa gitmedim demek için ihtiyacım olan şeyin olma ihtimali olduğunu gördüm. Parola RUSDADI.

TARKAN – ADIMI KALBİNE YAZ


Tarkan'ın yeni albümünü dinlemek benim için eskiden çok sevdiğim bir şarkıcının vasat bir albümünü arşivden çıkarıp yad etmek gibi. Heyecansız, sürprizsiz, geçici. Tarkan 18 yaşın altındakilere hiçbir şey ifade etmediğinin farkında mı?
Ozan Çolakoğlu’nun kalburüstü düzenlemelerinden ilki olan Aysel Gürel şarkısı “Sevdanın Son Vuruşu” hoş bir intro ile açılıp tempoyu sürekli yükseltiyor ve Tarkan’ın eşsiz vokali ile unutulmaz bir şarkıya dönüşüyor. A1 değil de A3 belki A5 şarkısı ama bu. Hemen ardından gelen albümün hiti olabilecek tek parça olan “Acımayacak” Sezen Aksu’nun oğlu Mithat Can imzalı. Ne yazık ki ortalama bir İsmail YK şarkısından daha zekice sözler içermeyen bu şarkının seveni çok olacaktır muhakkak ama dediğim gibi hedef kitle Tarkan’ınki değil. Sözlere kulak verin. Barda görülen kıza söylenen cümleler, “listeme ekliyorum” gibi facebook referansları ve “acımayacak” diyip duran orta yaşlı bir adamdan alınan Nuri Alço elektriği. Son anda “acımayacak” kelimesi “kalbin” kelimesine bağlanıp kurtarılıyor-ya da öyle sanılıyor. Yıldız Tilbe’nin güzel düzenlendiğinde herkesçe dinleneceğine emin olduğumuz şarkılarından biri olan “İşim Olmaz” asla “Kış Güneşi” olamaz. Günay Çoban imzalı “Kayıp” yine melodisi ve sonunda yer alan şiirle iflah olmaz Tarkan hayranlarının ara sıra duymaktan keyif alabilecekleri ortalama bir slow. Sezen Aksu’dan “Şıkıdım” bekleyenleri üzecek “Öp” ise yine öpmek üzerine kurulu, ilk dörtlüğü entel sonrası kafiyeye kurban, vasatın altında bir pop şarkısı. Murat Boz, Murat Dalkılıç, Zeynep Dizdar gibi isimler sürekli ve çok sık aralıklarla bundan iyisini yapıp duruyorlar. “Adımı Kalbime Yaz” adlı albümün tek Tarkan imzalı şarkısı alaturkadan medet uman bir meze. “Sen Çoktan Gitmişsin” i kimsenin sonuna kadar dinleyeceğini düşünmüyorum. “Usta-Çırak” ise 6 şarkı dinleyiciye ayıp olur diyerek albüme sonradan eklenen iki şarkıdan biri ve anlamsız. “Şeytan Azapta” mı demeliyiz yoksa?
Listeye konan beş remiksten de işe yarayanı yok.

SALT (2010) by PHILLIP NOYCE *-


Deneyimli ve eski yönetmen Phillip Noyce’nin omuz kamerasını keşfettiği ajan filmi Salt vizyonda. Bourne serisinden etkilendiğini gizlemeyen yönetmenin bire bir yeniden çektiği Bourne mizansenleriyle dolu ve parmağına top çarpan erkeklerin acile koştuğu günümüzde ölümsüz görünen Angelina Jolie’nin incitilemez vücudunu merkeze alan film; Hollywood’dan beklenen yaz işlerinden. Fragmandan gördüğümüz sahne ile başlayıp ilk yarısını diyalogsuz kovalamaca aksiyonuna ayıran yapım, uzun zamandır perdeye bakarken beynini kullanmış izleyicilerde boşluğa düşme hissi yaratıyor. İkinci yarıda şık bir komplo teorisini akıllara zarar mantıksızlara kurban eden Salt; elbette çoğu aksiyonda olmayan bu ilginç çıkış noktasını Kurt Wimmer’e borçlu. Kendi yönettiği Equilibrium(2002) ve Ultraviolet(2006) ile dikkat çekmeyi başaran ve yazdığı The Thomas Crown Affair(1999), The Recruit(2003) ve Law Abiding Citizen(2009) gibi senaryolarla ana akım sinemaya çalışan Wimmer; bir kez daha ilk bakışta ilginç gelen ama içini dolduramadığı bir metin yazmış. Görselliği temiz ancak aksiyonu baştan savma Salt, devam filmine ihtiyaç duyan finaliyle unutulmaya izlerken başlanacak ortalamanın altında ama sıkmadan akıp giden bir saf aksiyon örneği.

3 Ağustos 2010 Salı

INCEPTION (2010) by CHRISTOPHER NOLAN ***


Fragmanlarıyla heyecanlandıran ve gösterime girişinin ardından etrafını saran ağzı açık kalabalığın bulabildikleri her mecraya yazdıkları övgü cümleleri sayesinde ufak çaplı fenomene dönüşen “Başlangıç” için “gitmeyeni dövüyorlar” cümlesini duymuş olmalısınız.
Zeki ve bağımsız sinemacı Christopher Nolan ilk filmi Following(1998) ile neler yapabileceği hakkında fikir vermiş, arayı soğutmadan Memento(2000) adlı şaheser ile karşımıza çıkmıştı. 90’ları kapatan muhteşem filmlerin önümüzdeki on yılda da devam edeceğini düşündüren Akıl Defteri, öyküsünü hem sondan başa hem de baştan sona anlatarak ortada birleştiren paralel kurgusu ile olan biteni anlamayanları bile etkilemişti. Bu filmin başarısına kayıtsız kalamayan yapımcılar Nolan’a 46 milyon dolar ve Al Pacino’yu teslim ettiler. Insomnia(2002); nasıl desek, kötü değildi ama Nolan’a yakışmamıştı. Ardından geleceği açıklanan Batman Begins(2005) tam da bu nedenle buruk beklendi. Tim Burton’un Batman serisini yerle yeksan eden Joel Schumacher‘den enkaz alan ve kendi fantezilerini başarıyla uygulasa da Insomnia örneğinde vasatın üzerine çıkamayan Nolan’dan yine ortalama bir iş beklenmeye başlandı. Sonuç öyle olmadı hatta oldukça iyiydi ve Oscar adaylığı bile kaptılar. Hemen devamının gelmesini isteyen yapımcılara dur deme cesareti gösteren Nolan yine kişisel bir filme yöneldi ve ertesi yıl The Prestige(2006)’i çekti. Benzer temaları işler görünen ve aynı zaman dilimine denk gelen Neil Burger imzalı The Illusionist(2006) de beğenilmesine rağmen Nolan sihrini konuşturmuş ve içindeki bağımsızı milyon dolarlara kurban etmeyeceğini iki Oscar adaylığı daha kazandığı filmiyle göstermişti. 2008 Nolan’ın yılı oldu. Batman serisinin yeni halkası The Dark Knight(2008), tüm zamanların en iyi Batman filmi, en iyi beş çizgi roman uyarlamasından biri ve gösterildiği yılın en başarılı yapımı oldu. Çeşitli sebeplerle unutulmazlar arasına adını yazdırdı. İki yıl sonra Nolan bir çok büyük bir az büyük sırasını bozmadı ve Inception(2010)’u duyurdu. On bir yıl önce The Matrix(1999) ile yüzyılın bilim kurgusuna şahit olmuş bir daha da aynı tadı yakalayamamış izleyiciye gizli bir mesaj gönderildi. Yeni The Matrix geldi, beklediğinize değecek! Sadece özel efektlerin sunulduğu gizemli fragmanlar (hatırlarsanız The Matrix’in ilk teaserı da Trinity’nin bir binanın tepesinden diğerine atlamasından ibaretti) ve “geliyor, geliyor” sesleri beklentiyi artırdı, kedi yavrusu gibi takvimlere bakmamıza neden oldu. Ön gösterimleri izleyenlere verilen “siz çok özel insanlarsınız, Inception’u ilk siz gördünüz” gazından mı bilmem ama filmden çıkan herkes heyecandan dilleri tutulmuş vaziyette ortada gezmeye başladı. Bu tutulmadan olsa gerek, hiçbiri de gerçekleri yazmadı. Inception’un iyi bir film olduğu, rüya.
Nolan’ın üretkenliğini ve zekâsını yadsımak güç ama karşımızdaki filmin Prestige’den üstün bir yanı yok. Memento’daki bütün iyi elementlere sahip, üstelik daha şık ama daha iyi değil. Özellikle bunca mantıksızlık içerirken.
Inception’un kahramanları birbirlerine mekanizması açıklanmayan çanta büyüklüğünde bir makine ile damardan bağlanan ve aynı rüyada gezebilen ajanlar, mimarlar, kurbanlar. Yıllardır başarıyla yaptıkları rüyadan bilgi çalmak eyleminin “son bir iş” için tersini yapmak zorundalar. Bu kadar iddialı bir film için “one last job” fazla klişe değil mi?
Ekibi bu iş için tutan çok zengin bir iş adamı. Ülkede sektörün tekelleşmemesi için ölüm döşeğindeki rakibinin tek oğlunun rüyalarına girip “babam gibi olmamalıyım, şirketi yıkıp kendim baştan kurmalıyım” gibi bir fikir ekmeye çalışıyor. Bunun için rüya içinde rüya içinde rüya göstermeleri gerekiyor genç varise. Filmin mantığı içerisinde bu oldukça kararsız ve tehlikeli bir boyut. Gidip de dönmemek var. Bunun için ekibimizin genç veliaht ile on saat yalnız kalması gerekiyor. Ekibi kiralayan iş adamı rolündeki Saito (Ken Watanabe) veliaht Robert Fischer’ın (Cillian Murphy) uçuş gerçekleştireceği havayolunu satın alıyor. Peki Saito havayolu alacak kadar zengin de, ondan daha zengin olan Robert neden başkasının uçağıyla uçuyor? Hadi uçtu diyelim, bir kabini neden altı kişiyle paylaşıyor üstelik yanına koruma bile almadan? Bu kadar iddialı bir film için fazla göze batan bir hata değil mi? Bir rüya katmanından ikincisine inerken gerçek dünyada kullandıkları makineyi kullanmalarına gelelim. Zaten rüyada gördüğümüz her şey Mimarların tasarımları değil mi? Rüya dünyasında istenen her şey zaten yapılamıyor mu? Gerçek hayatta fizik kuralları ile çalışan bir aletin rüyada gerçekten çalışmasının elle tutulur yanı var mı? Bu çapta bir film için fazlasıyla gözden kaçmış görünen bir basitlik değil mi? İşte sorun burada. Inception ne çok büyük çaplı ne de çok iddialı bir film. Christopher Nolan’ın bağımsız ve zengin ruhuyla yaptığı bir çok büyükten sonra gelen bir büyük film. Following ya da Memento’dan tek farkı çok büyük bütçelere erişebildiği için en ufak rolde bile A sınıfı oyuncular kullanabilmesi, özel efektlerini hayret verici kıldırabilmesi. Nolan’ın zihni Michael Bay’in aksine özel efektlerimin arasında ne anlatsam değil, bu sahneyi etkileyici kılmak için nasıl gösterebilirim şeklinde çalıştığından zaten Inception’da süresine nazaran çok az özel efekt var ve zaten bunların tamamını fragmanlarda izledik.
Amerikan hükümeti tarafından arandığı için ülkeye giremeyen Cobb’un (Leonardo DiCaprio) hakkındaki tüm suçlamaları tek telefonla düşürebilecek kadar güçlü ve zengin Saito’nun filmin hemen başında kendisini haklamaya çalışan Cobb’a güvenip bizzat bu tehlikeli göreve katılma kararı ise akıllara zarar. Böyle bir adamın bu çapta bir görev için güvenebileceği en az beş adamı vardır.
Elbette bunlar klasik bir yapı kurmak adına atılmış adımlar. Önce filmin finaline yakın bir yerden sahne izletilir. Böylece seyirci meraklandırılır. Sonra ufak bir iş yaparken ekip görünür. Hemen ardından daha büyük bir iş alınır. Elemanlar toplanmaya başlar, elbette dünyanın en yetenekli insanları birbirini bulur. Yeni katılanlara işi öğretme bahanesiyle seyirciye filmdeki dünyanın mantığı anlatılır ve çatışmalar kurulup aksiyona başlanır. Yüzlerce filmde kullanılan bu modeli temel alan Nolan, elbette bu tercihi kolay diye seçmiştir. Ne de olsa iki Batman arasında bir film çekmek istemektedir ve yıllar öncesinden aklında kalan bir fikri vardır.
Filmin tek orijinal sahnesi ikinci rüya katmanında gerçekleştirilen dövüşler. Onun da The Matrix’tekilerden farkı her seferde tek düzlemde hareket yerine havada serbest salınım yapan özneleri göstermeyi başarırken mekânı da bunlardan bağımsız hareket ettirebilmesi. Görsel zenginliği gerçekten takdire şayan.
Yönetmenin röportajlarından okuduğumuz kadarıyla Inception fikri aklına 2000 yılında gelmiş. Yani The Matrix’i izler izlemez. İlk taslak senaryosunu ise 2003’te tamamlamış. Yani The Matrix Reloaded(2003) ve The Matrix Revolutions(2003)’u izledikten sonra. 29 yaşında bir gencin The Matrix’i izleyip aynısından ben de yapabilirim şeklinde sanrılara kapılması anlayışla karşılanabilir ama bunu abartıp vizyondaki boşlukta tüm zamanların en iyi bilim kurgularından biriymişçesine ağırlayan çığırtkanlar bağışlanamaz.
Zannetmiyorum ki iyi bir eleştirmen bu filme iyi desin. Bundan sonra okuyacağınız isimleri Inception’ın pazarlama stratejisine kananlar ve kanmayanlar şeklinde ayırabilirsiniz. Kime inanacağınız konusunda işe yarayabilir.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

I LOVE YOU PHILLIP MORRIS (2009) by GLENN FICARRA-JOHN REQUA **-


Küçük yaşlarda evlatlık olduğunu öğrendikten sonra öz ailesini bulmak için polis olan ancak annesi ile ilk karşılaşmaları fiyaskoyla sonuçlanan Steven; evli, çocuklu ve eşcinseldir. Geçirdiği trafik kazasının ardından düzenli hayatı bırakıp geri kalan günlerini istediği gibi yaşamaya karar veren kahramanımız, her şeyin en pahalısına takıldığı yeni hayatını dolandırıcılık yaparak finanse etmeye başlar ve çok geçmeden hapse düşer. Jim Carrey’in hayat verdiği Steven, parmaklıklar ardında Ewan McGregor’un oynadığı Phillip Morris ile tanışır ve aralarında büyük bir aşk başlar.
Filmin rengi sarıdır. Hava hep güneşli, gökyüzü mavidir.
İkili hapisten çıkmanın yolunu bulur ve zengin hayatı yaşamaya başlar. Bunun yolu da elbette Steven’in akıl almaz kurnazlıkları ve dolandırıcılığından geçmektedir. Bir süre sonra sevdiği adamın gerçek kimliğini öğrenen Phillip, Steven’i terk eder. Sonrası trajikomik bir Catch Me If You Can(2002) öyküsüne dönüşür.
Senaryosu baştan sona zekice ayrıntılarla dolu, kurgusu hoş sürprizler içeren, eğlenceli müziklere ve yıldız oyunculara sahip bir filmin bunca iyi parçaya rağmen bütünde kalitesiz görünmesinin sebebi ise başarısız yönetmenlik. Gladiator(2000)’a varan seen-it-before sahneler, kendi içinde başarısız ve sonrakiyle de uyumsuz planlar gördüklerimizden ve duyduklarımızdan zevk almamızı engelliyor. Jim Carrey’e yazılan rol Liar Liar(1997)’dan Fun with Dick and Jane(200)’e uzanıyor. Carrey’in taviz vermediği yüzü Steven’i bir nebze kurtarsa da, Ewan McGregor gay karakter klişelerinin füzyonundan ibaret kalıyor.
Film gerçekte ne gay filmi ne de gay-friendly. Baştan sona Jim Carrey komedisi.

19 Temmuz 2010 Pazartesi

AN EDUCATION (2009) by LONE SCHERIG *-


Oxford’a gitmek isteyen, sanatla ilgilenen 16 yaşındaki lise öğrencisi kızımızın evden çıkmayan ve sadece kızının eğitimi üzerine kafa yoruyormuş gibi görünen despot bir babası ve o babaya bel bağlamış ev hanımı bir annesi vardır. Yaşıtları daha sevgili kavramından habersizken bizim kızımız erkek arkadaşını ailesiyle tanışması için çay partisine çağırır ama elbette işler yolunda gitmez. Yağmurlu bir günde kızımızın çellosunun ıslanmasına dayanamayan orta yaşlı oldukça zengin ve iyi görünümlü bir adam, özel üretim arabasıyla ona yaklaşır. Kızı kendi imkânlarıyla asla gidemeyeceği bir konsere davet eder; kız yanlarındaki, adamın arkadaşı çiftin aptal sarışın kadın tarafına yaşına rağmen bildikleriyle müthiş bir tezat oluşturur. Elbette sarışınımızın da masum liseli kızımıza öğreteceği kadınlık dersleri vardır. Böylece her şeyin olması gerektiği gibi fakat olmaması gereken bir hızla gerçekleştiği inorganik senaryo yapısı tüm rahatsız ediciliği ile karşımızda kurulur. Kızımız lüks lokantadan 23.35’te eve döndüğünde 19.00’da biten yemeklerinin bulaşığını yıkamaya devam eden annesi elbette mutfakta hazır beklemektedir. Onun gibi olmamaya karar veren Jenny mutfaktan çıkarken aslında babasının ona inşa ettiği kutudan çıkmaktadır.
Yılın En İyi Filmi, En İyi Uyarlama Senaryosu ve En İyi Kadın Oyuncusu dallarında Oscar adayı olmayı başarmış ama çok şükür alamamış bu sıkıcı İngiliz dersi kızların okumalarının ve kendi ayakları üzerinde durmalarının önemi üzerine gibi duran, memur zihniyetini ve geri kafalı aileleri karikatürleştirirken karşısına konuşlandırdığı bohem hayatı fırsatçılıkla özdeşleştiren, ne anlatmaya çalışsa eline yüzüne bulaştıran kötü bir film.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

SİYAH-SİYAH

Yine birini gördüm. Hoşlandım. Yaklaşmanın yolunu buldum. Kendimi tanıttım. İlgisini çektim. Mesafeli durdum. Çevresindeki herkese kötü, ona iyi davrandım. Onu çevresinden üstün tuttum. Sonra kelimelere döktüm. Özelsin dedim. Güzelsin dedim. Gururunu okşadım. Gülümsedim. İlgilendim. Dile benden ne dilersen dedim. Çok az insan ilgimi çeker, sen onlardan birisin yaptım. İnandırdım. Bir hediye verdim. Hoşuna gittim. Beni hayal kırıklığına uğratmasını sağladım. Surat astım. Sitem ettim. Kendini kötü hissettirdim. Üzdüm. Kalbimi kazanmaya çalıştırdım. Ağzıma geleni söyledim. Kırdın beni, üzdün beni, seni böyle bilmezdim, nedir bu benim güvendiğim insanlardan çektiğim dedim. Affetmem için her şeyi yapacak duruma getirdim. Ama ne istediğimi söyleyemedim. Sen çok güzelsin, bugün benimle gelir misin, bir ömür beni çeker misin diyemedim. Diyemezdim. Dedirtmediniz. Bütün sevdiklerim. Ömür boyu mutsuz kalacak olmamın sebebi sizsiniz. Olan iki ayıma daha oldu. Olan, tutkumdan habersiz oyunuma alet olan o siyaha oldu. Kalbimden açamadığım o muhteşem tutkuya oldu. Sahi ben ne zaman mutlu olacağım?




El secreto de sus ojos(2009) filminin yıldızı Soledad Villamil, Tuğba Ekinci'nin ikizi değil mi?

11 Temmuz 2010 Pazar

EL SECRETO DE SUS OJOS (2009) by JUAN JOSE CAMPANELLA ***-


Tren istasyondan ayrılırken belli belirsiz bir kadın silueti peronda koşmaktadır. Yıllardır açıklayamadığı aşkını haykırırcasına koşarken raylara düşecek gibi olur. Ne kadar koşsa da nafile, tren uzaklaşır gider.
Emekli bir kâtip yazmaya çalıştığı roman için anılarını yoklamaktadır. Gözünün önüne belli belirsiz, bu görüntüler gelir. Zaten anı dediğin nedir ki. Hafızamız onları netleştirirken yeniden şekillendirir.
Emekli kâtip Benjamin’in 25 yıldır tutku haline getirdiği davayı kitaplaştırmak için yeterince sebebi vardır. Bu davanın kahramanlarından ikisi, hayatı boyunca gördüğü en büyük aşkı yaşamıştır. Tecavüze uğrayıp öldürülen genç öğretmenin kocası; merhum eşini asla unutmaz, yerine başkasını koymaya çalışmaz, hayatına devam edemez.
Gençken aşkına bir türlü açılamayan, evlenmesine, çocuk sahibi olmasına öylece bakan ve duygularını bakışları dışında ifade edemeyen kâtip, boşa yaşanmış saydığı ömrünü yazıya dökerken; biz de hafıza ve anılarla ilgili bir polisiye film izleriz.
2009’un Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını alan Arjantin yapımı Gözlerindeki Sır; tertemiz çekilmiş, klasik bir polisiye. Nasıl yapıldığı düşündürücü tek planlık stadyum sahnesi dışında sade ve cazibesiz. Onu yılın en iyisi yapan ise şüphesiz barındırdığı tutku.

5 Temmuz 2010 Pazartesi

WATCHMEN ULTIMATE CUT(2009) by ZACK SNYDER **-


Watchmen; karakterlerini tarihin önemli anlarına konuşlandıran açılış jeneriğinin ardından başkarakterlerinden Komedyen-Ed Blake’in cinayetini izletiyor. Oldukça estetik kaydedilen bu sahnenin ardından ne süperlikleri olduğu bile muğlâk bırakılan kahramanları tanımaya başlıyoruz. 215 dakikalık bu kurgunun acelesinin olmadığı ortada. Yine de sıkıcı ayrıntılara girilmiyor.
300(2006)‘da yaptığı iş ile estetikten başka kaygısı yokmuş gibi duran Snyder bu sefer dünyanın büyük kısmında neredeyse hiç tanınmayan Watchmen ile ilgili bilinç yaratmaya çalışıyor. Anlamsız aksiyona, cilaya, görülmemiş teknolojilere ya da afili sözlere yer vermiyor. Bu yönleriyle diğer süper- filmlerinden ayrılan Watchmen ne yazık ki elindekiler ile de özgün ya da özel olamıyor. Kahramanlarının icraatlarından çok kahraman olma ve kahramana ihtiyaç duyul(ma)ma, unutul(ma)ma mevzularına dalan film, perdede akıp gidiyor ve sessizce bitiyor.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

SEX AND THE CITY 2 (2010) by MICHAEL PATRICK KING ****


HBO’nun dünyaya armağanı muhteşem serilerden 1998 tarihli Sex and the City; Candace Bushnell’in aynı adlı kitabından Darren Star tarafından beyazcama uyarlanmış, ufak tefek tökezlemeleri olsa da yaratıcı kadrosunun istikrarı sayesinde ismini en iyiler arasına yazdırmıştı. 94 bölümlük serinin 10 bölümünü çekerek en çok yönetmenlik yapan isim olan Michael Patrick King, dizinin son arzından dört yıl sonra aynı adlı sinema filmini yazıp yönetmişti. Televizyonun havasını çoğunlukla yakalamış ve 65 milyon dolarlık bütçesine karşın dünya çapında 415 milyon dolar gelir elde ederek serinin sinemada yaşamasını garantilemişti. Öyle de oldu ve iki yıl sonra iki saat daha Sex and the City dünyasında gezme şansı verdi bize King. İflah olmaz fanatiklerin o özel müziği bir kez daha duymak için dahi sinemalara koşma sebebi olan filmin varlığı bazılarını nedense rahatsız etti ve yapım bu kez yerden yere vuruldu. Beğenilmemesinin en büyük nedeni salona koşarak gidenlerin perdede özgür seksi savunan güçlü bekâr kadınları bulamaması, geri kalan izleyicinin ise seriye hâkim olmadıkları ve karakterleri bütün ayrıntılarıyla tanımadıkları için sıkılmaları. İkinci grup için yapılacak pek fazla şey yok. On iki yıllık SATC tarihini filmde yeniden anlatmak mümkün değil ve/ya herkesi habersiz sanıp öyküyü sıfırdan kurmak ölümcül hata.

İlk grubun beğenmeyenlerinin sorunu bence seriyi yalnız ana hatlarıyla hatırlıyor olmaları. Bunun sorumlusu ise medya. Yıllardır diziyi izlemeyenlere “bekâr ve güzel kadınlar New York sokaklarında erkek gibi seks yaparlar” şeklinde özetlendi yapım. Diziyi baştan sona izleyip kabuğun altındakilere vakıf olan kemik kitle, bitişinin üzerinden altı yıl geçmesi ve hafıza süzgeçlerimizin yönlendirilmeye oldukça açık oluşu gibi sebeplerle ayrıntıları unutup SATC ruhunu izlemeyenler gibi yukarıdaki cümleye indirgediler. Öyle olunca da Samantha dışında kimsenin sevişmediği bir SATC’yi beğenmediler. Oysa karakterler bütün otuzlu yaşları boyunca özgürce seks yaptılar. Âşık oldular, kör randevulara gittiler, eğlendiler, çılgınlıkta rakip tanımadılar. Sonra yaşları ilerlemeye başladı. Yalnızlıkları arttı. Eğlence artık o kadar da eğlenceli gelmemeye başladı. Çocuk hayali kuranlar oldu. Büyük güzel evler düşleyenler. Ve her biri kendi yolunu seçti. Carrie büyük aşkından asla vazgeçmedi. Miranda kariyerine bir çocuk ve mantıkla sevilen Steve’i ekledi. Charlotte hayallerindeki ideal kocayı(eşi demiyorum) buldu ve anne oldu. Samantha ise seksten ve zevkten vazgeçmedi ve her şeyin yaşla ilgisi olmadığını gösterdi.

Bu bölümde Carrie büyük aşkıyla yaptığı düğünün ardından hayallerinin evini döşemeye iki yılını ayırmıştır. Bir kanepe için bir buçuk yıl bekleme listesinde olacak kadar özenmiş ve sonuçta oldukça zevkli bir yaşam alanına sahip olmuştur. Evliliğin ilk yılı üzerine yazdığı yeni kitabı çıkmak üzeredir. Bu sırada yüzyılın sorularından biri daha kapısını çalar. Büyük aşka kavuşunca yeni amaç ne olmalı? Elbette akla ilk gelen cevap çocuk olur ve sadece SATC’nin verebileceği bir cevap gelir karşımıza. Bu ruhun 1998 SATC ruhundan daha ev hanımı bir yanı yoktur, beğenmeyenler anlamamıştır o kadar. Carrie’nin yeni kitabının eleştirmenlerce beğenilmemesi bile filmin bazı hafızasızlarca beğenilmeyeceği ile ilgili senaristin olağanüstü öngörüsüdür. Anlayana.

Miranda işyerinde problem yaşamakta ve yoğun çalışma şartları nedeniyle ailesine vakit ayıramayan evin reisi konumundadır. İşinden mi vazgeçecektir yoksa ailesinin tüm dünyaca özel olduğu iddia edilen anlarını mı kaçıracaktır. Yine SATC ruhu devreye girer ve işten vazgeçilse de arkadaşlardan vazgeçilmeyeceğini gösterir. Üstelik işten vazgeçilmesinin tek sebebi daha iyi bir iş olabilir. Bunu söylemeye başka hangi sanat ürünü cesaret edebilir?

Charlotte tüm benliğini adadığı şeylere kavuşmuştur. Manhattan’da saray sayılabilecek bir ev, ideal koca ve iki çocuk. Vintage Cavalli elbisesiyle yemek yapmaya çalışan bir Desperate Housewives karakterine dönüşmüştür. Yanlış giden noktaları görür ancak kimseye itiraf edemez. SATC ruhu ona hemen anlayışlı dostunu gönderir, ortamı kurar ve Desperate Housewives (2004) dizisinin unuttuğu çıkış noktasını tek sahnede başarıyla iletir.

Samantha’yı menopozda görmek onu az çok tanıyan biri için başlı başına eğlence kaynağı. İlerleyen yaşına ve değişen hormonlarına teslim olmaya niyeti olmayan güçlü, başarılı ve seksi Samantha; tıptan, doğadan ve dostlarından yardım alıp son nefesine kadar SATC kadını olmaya devam edeceğini haykırır. Bu da aradığı şeyi bulamadığından yakınıp daha yirmili yaşlarının ortasında pes etmeye meyilli genç kızlara hayatlarının dersi olur. “Bu yaştan sonra” ya da “bu saatten sonra” cümlelerini unutup, bir kez geleceğimiz dünyada arzularımızdan vazgeçmememiz gerektiğini en iyi örneğiyle hatırlatır.

Dizinin yan karakterlerinden ikisinin gay düğünü dillere destan bir törenle filmin en başında yer alıyor. Michael Patrick King damatlardan birine yaptırdığı konuşmasında umudun sadece sürüdeki koyunlar için var olmadığını haykırıyor.
Uzun süresini sinema filmi gibi değil de televizyon dizisi gibi kurgulandığından hissettiren yapımın bu durumuna itiraz edecek hayran tanımıyorum. Oturup dev perdede üst üste yarım sezon SATC izlemekten daha keyifli ne olabilir ki…

Sonuç olarak hem film zamanı hem de miladi takvime göre çok doğru bir yerde duran ancak geçmişte yaşayanların veya geri kafalıların anlaması mümkün görünmeyen mükemmel bir film var karşımızda. Umarım serinin devamı bu yanlış anlaşılmalar nedeniyle sekteye uğramaz ve iki yılda bir iki saatliğine de olsa bir kısmımıza yaşam enerjisi ve umut veren SATC ruhunu yeniden koklama şansımız olur.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...