31 Ağustos 2009 Pazartesi
1 hayran kaybediyorsun
Gözümde büyütüp kendimce hayran kaldığım her insan gibi senin de gerçekte benden bile daha az özel olduğunu kabullenmek zorunda kalacağım zaman geldi sanırım.
CRANK:HIGH VOLTAGE (2009) by MARK NEVELDINE-BRIAN TAYLOR *-

Jason Statham’ın bir kez daha dinamik/seksi/tapılası/ölümsüz aksiyon karakteri olarak sunulmaya çalışıldığı korkunç bir film. Bence bu filmin iki değil bir yönetmeni bile yok. Adı geçen iki isim kurgu masasında eğlenmeyi seven iki arkadaş. Video klip estetiğinin bile midesini bulandıracak kadar hızlı, özensiz ve anlamsız bir hareketli görüntüler fışkırtması var karşımızda. Seslerden bahsetmek bile istemiyorum. İlkinden de hiç hazzetmediğim Tetikçi umarım bir seriye dönüşmez.
Baş dönmeniz ve mide bulantınız geçip film hakkında düşünmeye başladığınızda aksiyon yıldızını kovalayan-yıldızın gazabına uğrayan Uzakdoğu çetelerinin yer aldığı kendini fazla ciddiye alan filmlerin bir parodisini izlediğinizi fark ediyorsunuz. Scary Movie (2000), Disaster Movie (2008) gibi bir şey yani karşımızdaki. Tek farkı bunu yaparken başrolüne toz kondurmuyor olması. E herkesin karikatür, herkesin aptal olduğu bir dünyada süper kahraman olunca daha da tapılası oluyorsunuz tabi. Bu numaraları kim yer, hangi altı bezli erkek çocuğu Chev Chelios gibi olmak ister ya da hangi ilkel kadın beyni bu adama âşık olur diye hesaplamışlar bilmiyorum. Zaten ABD’de ilkinin yarısı kadar bile hâsılat yapamayışı bize formülün tutmadığını gösteriyor.
Hakkını yememek adına Chev’in çocukluğundan bir kesit sunan sahnenin yaratıcı ve çok komik olduğunu da belirtelim.
30 Ağustos 2009 Pazar
ZACK AND MIRI MAKE A PORNO (2008) by KEVIN SMITH **-

Özetle; elinde bir sürü komik espri olan Kevin Smith iki karakter üzerinden bunları ardı ardına sıralamaya başlar fakat 50 dakika sonra esprileri tükenir. O da önceki akşam yarı uykulu izlediği romantik komediyi kendi filmine pastişler. Bunu fark eden izleyicinin zekâsına hakaret etmemek için de onlara “her filmin bir finali olmalı, bu filmin yok” cümlesiyle gönderme yapıp affımıza sığınır.
Hiç ilgimi çekmeyen bir türe ait olan Zack and Miri Make A Porno’yu gülme ihtiyacımı karşılamak için izlemeye başladığımda üst üste kahkahalar atıp “keşke daha önce şans verseydim bu filme” diye düşündüm. İlk yarısında iki başkarakterinin çevreleriyle etkileşimini edepsiz ve zekâ dolu bir mizah anlayışı ile sunan film hedefi vuruyor ancak ikinci yarısında daha fazla karakter ve dramatik yapı yaratmaya çalışınca her şey havada uçuşmaya başlıyor. Birbirini nedensizce çok sevmeye ve destek olmaya başlayan nihayetinde porno çekmek için bir araya gelmiş bir grup çatlağın dostluklarının temeli hissettirilemiyor. Son dakikada bir aşk-yanlış anlama-ayrılık-pişmanlık-geri dönüş-aslında birbirimizi yanlış anlamışız\ne de sadıkmışız hikâyesi yaratılmaya çalışılınca ağzımızda bayat bir tatla yazıların akışını izliyoruz. Sondaki sürpriz görüntüler de bu düşüşü kurtaramıyor.
İçimden şehirler geçiyor
10 kişilik bir masada size en yabancı duran kişinin ona aşık olduğunuzu biliyor olmasına rağmen sizi 9.önceliği olarak görmesi ve siz oradasınız diye mutlu olan diğer 8 kişiye rağmen yüzünüzün gülememesi nedir bilir misiniz..
29 Ağustos 2009 Cumartesi
THE SAVAGES (2007) by TAMARA JENKINS **

The Savages, Savage soyadını paylaşan üç kişinin hikâyesini anlatarak daha az karaktere odaklanmaya çalışan sıradan bir Amerikan bağımsızı olarak her yıl onlarcası çıkan ve aralarından sıyrılıp Oscar’a aday olmayı başaran örneklerine nazaran ne özel anlar yaratmayı başarıyor ne de insana yeni bakış açıları kazandıran cümleler kurabiliyor. Belki de amacı bu değil, belki ben diğer Amerikan bağımsızları ile kıyasladığım için bunları eksiklik olarak gördüm ve belki de filmin diğerlerinden sıyrılmaya çalışma yolu bu, bilmiyorum. Gerçekte filmin özel olma gibi bir çabası hiçbir anında olmuyor. Karakterlerini olabildiğince sıradan gösteriyor. Evet, bunlar da sorunlu karakterler ancak diğer Amerikan bağımsızları ile karşılaştırıldığında hepsi çok normal görünüyor.
Philip Seymour Hoffman bir kez daha devleşiyor. Oynadığı filmlerin genelde sünepe karakterini canlandıran aktör bu kez aynı yıl göründüğü Before The Devil Knows You’re Dead (2007) filmindekinden bile daha erkeksi bir profili hiçbir kör göze parmak mizansene girmeden sadece sesi ve vücut dili ile canlandırmayı başarıyor. Bu rolle Oscar adayı olan Laura Linney ise klasik bir Oscar adayı kadın performansı vermemeyi tercih etse de aynı yıl ödülü alan Marion Cotillard’ın gölgesinde kalıyor.
The Savages, bahsettiğimiz film türünü sevenler için bir başka atıştırmalık görevinin ötesine geçemiyor. Yerine Lars And The Real Girl (2007) tercih edilebilir.
Not: Büyük(!) yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun övüle övüle bitirilemeyen filmi Pandora’nın Kutusu (2008) dâhiyane(!) çıkış noktasını acaba nerden almış?
26 Ağustos 2009 Çarşamba
26 YAŞINDAYIM
Kaç yıl süreceği belli olmayan ömrümün ilk 26 yılını tamamladım. Peki, 26.yılımı nasıl değerlendirdim? İşte bu soru bugünün baş can sıkıcısı.
1.Öncelikle kendime bir yılı boşa yaşanmamış hissedebilmek için koyduğum kota olan “her yıl doğum gününe kadar uzun metraj bir senaryoyu tamamla” kuralını bu yıl karşılayamadım. Evet, iki kısa metraj yazdım ve bunlardan birini ilk kez bir yarışmaya gönderdim (sonuçlar 3 ay sonra açıklanacak) ama yine de kendime verdiğim sözü tutamamış oldum.
2.Hayatımın ikinci büyük aşkından da uzaklaşmak zorunda kaldım. Aylarca acısını çektim ve gidip üçüncü kez âşık olabildim. Bu da bana kimsenin vazgeçilmez olmadığını gösterdi. Üçüncü kişi hem daha önceki bütün ilişkilerimden izler taşıyor hem de âşık olabileceğim insan profilinin sınırlarını HERKESE genişletiyordu! Daha çirkini, daha kültürsüzü, daha kabası, daha imkânsızı olamazdı. Herkeste sevilecek bir şey bulabilme ve kendime imkânsız hedefler koyup eziyet etme potansiyelim göz kamaştırdı.
3.İş hayatına başladım. Öğrenci olmamak muhteşem bir şeymiş. Dünyanın en kolay üniversite mezunu işi olan pratisyen hekimliği başardığımı düşünüyorum.
4.Defalarca Ankara’ya gittim. Yeni kaçma mekânım ve cazibe merkezim oldu. Çocukluğumun şehrini bir de yetişkin gözüyle izledim, sevgim boyut değiştirdi ama miktarı azalmadı.
5.Hayatımda içmediğim kadar çok içki içtim. İçkinin insanlara neler yaptığı ile ilgili ciddi hayat deneyimleri kazandım. İçki konusunda damak tadı geliştirdim ve içmeyi bıraktım.
6.Hayatımda hiç yapmadığım (yapmama gerek de olmayan) şeyler yaptım. Bunlar arasında genelev görmek, traktör kullanmak, tarla görmek-sulamak-boru değiştirmek-ilaçlamak, temizlik kurallarının hiçe sayıldığı-yere düşen her şeyin yendiği-elle yendiği mangal partilerine katılmak, hamama gitmek-hamamda keselenmek, kahveye gitmek, farklı sosyo-kültürel çevrelere girmek, soba yakmak, emir vermek gibi şeyler vardı. Çoğundan büyük zevk aldım.
7.Birçok insanı hayatımdan çıkardım, bazıları hala fark etmedi.
8.Anneme daha az yalan söyledim, aramız daha da kötüleşti.
9.Sevdiğim-sevmediğim her şey daha da netleşti.
10.Yemek yapmayı öğrendim. Bulaşıktan daha az nefret eder oldum.
11.Sevdiğim medya figürü sayısı ikiden dörde çıktı.
12.İngilizcemin yüzde 30’unu, Almancamın tamamına yakınını kaybettim.
13.Daha az film ve dizi izledim, daha çok kitap okudum.
14.Yaptığım en istikrarlı şey bu blogu yazmak oldu.
15.Çok eğlenceli bir sırdaş ve çok iyi niyetli bir koca bebek arkadaş edinebildim, sahip olduklarımdan hiçbirini kaybetmedim.
1.Öncelikle kendime bir yılı boşa yaşanmamış hissedebilmek için koyduğum kota olan “her yıl doğum gününe kadar uzun metraj bir senaryoyu tamamla” kuralını bu yıl karşılayamadım. Evet, iki kısa metraj yazdım ve bunlardan birini ilk kez bir yarışmaya gönderdim (sonuçlar 3 ay sonra açıklanacak) ama yine de kendime verdiğim sözü tutamamış oldum.
2.Hayatımın ikinci büyük aşkından da uzaklaşmak zorunda kaldım. Aylarca acısını çektim ve gidip üçüncü kez âşık olabildim. Bu da bana kimsenin vazgeçilmez olmadığını gösterdi. Üçüncü kişi hem daha önceki bütün ilişkilerimden izler taşıyor hem de âşık olabileceğim insan profilinin sınırlarını HERKESE genişletiyordu! Daha çirkini, daha kültürsüzü, daha kabası, daha imkânsızı olamazdı. Herkeste sevilecek bir şey bulabilme ve kendime imkânsız hedefler koyup eziyet etme potansiyelim göz kamaştırdı.
3.İş hayatına başladım. Öğrenci olmamak muhteşem bir şeymiş. Dünyanın en kolay üniversite mezunu işi olan pratisyen hekimliği başardığımı düşünüyorum.
4.Defalarca Ankara’ya gittim. Yeni kaçma mekânım ve cazibe merkezim oldu. Çocukluğumun şehrini bir de yetişkin gözüyle izledim, sevgim boyut değiştirdi ama miktarı azalmadı.
5.Hayatımda içmediğim kadar çok içki içtim. İçkinin insanlara neler yaptığı ile ilgili ciddi hayat deneyimleri kazandım. İçki konusunda damak tadı geliştirdim ve içmeyi bıraktım.
6.Hayatımda hiç yapmadığım (yapmama gerek de olmayan) şeyler yaptım. Bunlar arasında genelev görmek, traktör kullanmak, tarla görmek-sulamak-boru değiştirmek-ilaçlamak, temizlik kurallarının hiçe sayıldığı-yere düşen her şeyin yendiği-elle yendiği mangal partilerine katılmak, hamama gitmek-hamamda keselenmek, kahveye gitmek, farklı sosyo-kültürel çevrelere girmek, soba yakmak, emir vermek gibi şeyler vardı. Çoğundan büyük zevk aldım.
7.Birçok insanı hayatımdan çıkardım, bazıları hala fark etmedi.
8.Anneme daha az yalan söyledim, aramız daha da kötüleşti.
9.Sevdiğim-sevmediğim her şey daha da netleşti.
10.Yemek yapmayı öğrendim. Bulaşıktan daha az nefret eder oldum.
11.Sevdiğim medya figürü sayısı ikiden dörde çıktı.
12.İngilizcemin yüzde 30’unu, Almancamın tamamına yakınını kaybettim.
13.Daha az film ve dizi izledim, daha çok kitap okudum.
14.Yaptığım en istikrarlı şey bu blogu yazmak oldu.
15.Çok eğlenceli bir sırdaş ve çok iyi niyetli bir koca bebek arkadaş edinebildim, sahip olduklarımdan hiçbirini kaybetmedim.
23 Ağustos 2009 Pazar
ENTRE LES MURS (2008) by LAURENT CANTET ***-

2009 Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Adayı ve 2008 Altın Palmiye Ödüllü “Sınıf”; izleyicisini onlarca konu hakkında düşünmeye iterken bir saniye bile susmayan, göz kırptırmayan bir konuşan kafalar gösterisi sunuyor. Film; süresinin büyük çoğunluğunu devasa bir okulun küçücük sınıfında gün ışığında klostrofobi hissi yaratarak sadece omuzlarının üzerinden gösterdiği kahramanlarının konuşmalarını izleterek geçiriyor. 22 öğrenciden 5-6 tanesini öne çıkararak kişiliklerini tanıtmaya yeltenirken bir taraftan da sınıf öğretmeni sayesinde öğretmenler odasına girip çıkmamıza önayak oluyor. Kimsenin saf iyi ya da kötü gösterilmemesi için büyük özen gösteren senaryo yine de sayfalarının büyük kısmını nefret edilesi zamane gençliği ve karşısında eli kolu bağlı eğitim sistemi-öğretmen portreleri çıkarmaya ayırıyor. Hiçbir şeyi beğenmeyen kızın aslında evinde çok özel bir kitap okumasının ya da sürekli küfür edip ortalığı dağıtan zenci çocuğun yine evinde annesine bulaşık yıkarken yardım ediyor oluşunun okulda sınıf arkadaşlarına ve daha da önemlisi öğretmenlerine yaptıkları saygısızlıkları affettirmesi bekleniyor. Ben şahsen izlediğim öğrencilerin büyük bir çoğunluğunun eli sopalı bir müdür ya da öğretmen tarafından kemikleri kırılıncaya kadar dövülüşlerini izleyemeden filmin bitmiş olmasına çok içerledim. Dogville (2003) tarzı bir final görmeyi çok isterdim. Tamam, belki öğrencilere şiddet uygulanmaması gerekli, ceza kadar takdir de önemli ancak öğretmenine ağız burun eğebilen, karşısında ayaklarını uzatan, dediğini yapmayan, sınıfı terk eden, sürekli gülüp dalga geçen öğrencilerle başa çıkabilmek için bir yerde en azından psikolojik sertlik gerektiğine inanıyorum. Filmi izlerken dünyanın en zor mesleği o okulda öğretmenlik yapmakmış gibi geliyor insana.
22 Ağustos 2009 Cumartesi
19 MAYIS (22.08.2009)

Yaklaşık 45 dakika önce yatağımda nedenini korku ile merak ettiğim çeşitli istemsiz kasılmalar eşliğinde uyumaya çalışıp iftarı beklerken telefonum çaldı. Sabahtan beri mesajlarıma cevap vermeyince dayanamayıp aradığım ve bana işi bitince döneceğini söyleyen sevgili insan, tıbbi destek için arıyordu. Aslında ona “sadece işin düşünce arıyorsun” diye kızmayı bırakalı iki ay falan olmuştu ama işte bazı gerçekler değişmiyordu. Ya bana bir şey danışacağı zaman ya da bir talebi olduğunda arıyordu. Belki niyeti kötü değildi ama gerçek buydu. Telefonu kapattığımız saniyede geçmişten bir hayalet mesaj gönderdi. Bir yıl önce bugün gördüğüm, üç yıldan eski kısa süreli bir ilişkim özlem dolu bir mesaj atmıştı. Mesafeli cevabıma rağmen üç dakika içinde bütün kontrolünü kaybetti ve birlikte bir hayat kurma şansımızı nasıl kaçırdığımızdan, zamanında beni kocası olarak gördüğünden, benim için ailesini ülkesini terk edebileceğinden, ilk ve tek olduğumdan bahsedip durmaya başladı. Ne ilk ne de tek olmadığıma eminim, diğerleri için günahını almayayım. Sonra git gide sıkıcı, boğucu, neden olmadı-keşke olsaydı-hala olabilir(mi) mesajları yağdı durdu. Ben hala beni umursamayan sevgilinin aramasını beklerken hayaletim dürtüklemeye devam etti. Elbette sırf beni seviyor diye sevmediğim biriyle birlikte olmayacaktım ama ya siz evliler, siz neden bunu yapıyorsunuz? Cevap vermeyin, biliyorum bütün nedenlerinizi hem insan olduğunuz için hem de arkadaşım olduğunuz için genel ve özel. Asıl soru benim ne zaman elimdekine razı olacağım ya da elimde razı olunacak bir şey kalmadan aklımın başıma gelip gelmeyeceği.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Biraz IMDb bilgisi vererek başlayalım. Terminator Genisys serinin beşinci filmi ve dördüncünün üzerinden altı yıl geçti. Sonra hemen...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...