35. Yaşımı Ne Yaptım? (Üçüncü ve Son Bölüm)


Mayıs ayı birilerinin hayatının kararışını izleyip, kendi hayatıma yeni ışıklar ararken bitti. Bakış açımı genişletip, arama kriterlerimi esnettim. “Konyalı/köylüler” familyasına afinitemin hala olduğunu görmek ürkütse de arkamı dönüp gidecek kadar güçlendiğimi görmek memnun etti. Genci, yaşlısı, Adanalısı, Arnavutu, “Ada Vapuru” derken; simitçi kahveci gazozcu eksik kaldı bir tek.

Haziranın ilk haftası, tanıdığım en iyi doğum günü planlamacısının hala ben olduğumu bir daha ispatla başladı ve binlerce kilometre süren Akdeniz bölgesi turuyla devam etti. Özellikle Maraş’ta çok acayip bir soruyla karşılaştım ve 89 gün sonra, bu satırları yazarken cüret sandığım şeyin şaka olduğunu yeni anladım. 11 haziranda annemin ilaçlarını değiştirdik ve ayın geri kalanında birkaç insana odaklandım. Biriyle ruhumu doyururken, diğerlerini düzene bindirmeye çabaladım. Hayatımda ikinci defa oyum işe yaradı. 29 haziranda ilk yarı profesyonel tam çıplak fotoğraf çekimimi tamamladım.



Temmuz ayının ilk günleri Kıbrıs’taydım. Deniz, kum, güneş, vejetaryen bireyin açık büfe bunalımları, onlarca kokteyl, bitmeyen sarhoşluk, annemin mızmızlanmaları, kumar, hiç tanımadığım bir kadından (Bilen’den) 50TL şans parası ve nasıl bir nemfomanyak olduğumla yüzleşmenin türlü halleri derken dört gün su gibi geçti.

Binanın altındaki telefon çekmeyen kapalı otoparkta akümün bittiği gün yetişip yardım eden güzel adam, yıl boyu bir yabancıdan gördüğüm tek iyiliğin sahibi oldu.

İyi seks için yüzlerce kilometre gidilebileceğini ve bunun aşkla karıştırılabileceğini ve seksin kötü olduğu ilk seferde yolun büyüyüp kişinin küçüleceğini öğrendim.

On altı temmuz akşamı doksan dakika Skype yaptım. Rüyamda görsem inanmayacağım kişilerle Fate yedim. On sekiz temmuz akşamı yüz yirmi dakika. Estetik takıntısı, diş batması ve yeni video yayında. Yirmi temmuzda kırk iki dakika. Beyaz yakalı mızmız Ağaoğlu hanımları. Otuz temmuzda yüz sekiz dakika. Bazı gym crashleri. Otuz bir temmuzda seksen bir dakika. Beats Studio 3 Wireless Skyline Edition gibi olağanüstü bir hediye. Yirmi dört temmuzda Punto’da ilk vegan pizza ve ilk kısa temas. İki gün ip üstünde yürüdüm. Bir ağustosta otuz iki dakika. Levent Yüksel’i ilk kez canlı dinledim. İki ağustosta elli iki dakika. Telefonumun ekranı değişti. Üç ağustosta otuz dokuz dakika. Annem yüzünden çok mutsuz ve sinirli günler geçirdim. Dört ağustosta seksen dokuz dakika. Kendimi tüm sevdiklerim tarafından terk edilmiş gibi hissettim. Sekiz ağustosta kırk dört dakika. Bu zor görevde yalnız bırakıldım. Malezya’ya dikiş makinelerimizi tanıttım. Sonra daha çok, daha uzun, daha gerçek, daha içten dakikalar ve saatler… (Serkan Ç. Bir Ankara Melankolisi.) Yedi ağustos günü acıktım, benim gibi acıkan birini bulup Atakule’nin American Diner Pizza Hut hatıralarında limitsizsiniz pizza yedim. (Barış Bıçakçı’dan Tarihi Kırıntılar) İlk beşini izlemediğim filmlerin altıncısına, ilk kırk ikisini beğenmediğim insanların kırk üçüncüsüne gittim. (Sophie’nin Seçimi) Dennamora’dan kaçamadım. Çok yumuşak tenlerdense Drax. Masama bir tabak daha koydum, kenardan bir sandalye daha çektim. Manzarama iki göz daha ekledim, rehberime detaylı bir profil. İkinci bir sağ el, bir tane daha istenmeyen çocuk. Bir kat daha sorumluluk, kaçmak isterken tutulduğum dolu. Ben boş, o dolu. O yeni, ben eski, ben kaçak, o bekçi, o hayal, ben gerçekçi, ben sahtekâr, o cezacı, o şeker, ben çok acı, ben matematik, o edebiyat, o ruh, ben acımazsız gerçek hayat. Ankara’nın şiiri bana da mı bulaştı? Ankara birden haritadaki eski yerini aldı. Çocukluğumun yazlarında umudum hiç geri dönmemek, hep orada yaşamaktı. Anneannemin ölümüyle kaybettiğim Ankara, annemin ölümüyle mi canlanacaktı. Bu satırları kendim için mi yazıyorum, peçeteyle istek geldiği için mi; emin olamıyorum. Daha önce hiç başkalarını düşünerek bu bölgede klavye tıklatmadığımı biliyorum sadece. Ama artık hiçbir şeyden emin olamıyorum. Evdeki demans zekamı sömürmeye devam ediyor.

Bayramı İstanbul’da geçirdim ve eskinin “herkesleri” İstanbul’dan giderken, yeniler bura(ya)da geldi/kaldı. Bir günde beş kişiye takdim, Bebek sahillerinden Kireçburnu gerçeğine yürüyüş, iki şişe Rose üstüne EspressoLab’in verdiği cesaretle girilen su basmış oda, vapurdan şehre bir de Bozkır ile bakma, birine zarar verme güdüsüyle saldırabileceğimi görme, gündüz Mardin akşam İran yemekleri, altından Zerdüşt’le ödüllendirsen de beni; içimdeki sahtekarın ölmeyişi, sportuvalethavuzsaunahamamX3, A Rainy Day in İstanbul, Pürtelaş sokakta bir telaş, Mikla’da erken (ama artık çok geç) kutlama, “bu ekiple son kez Punto”, The Populist’te “kendini popüler hisset” çabası, kapının önünde bulduğum yavru kediyi eve almam ve her yılkinden farklı bir gece yarısına yolculuk…
 
35.yaşımı ne yaptım? 2084 sözcükle anlattım. Gururumdan kayıp giden hafızama güvenmediğim, kendime âşık olduğum ve unutmayı sevmediğim için mi? Biliyorum. İnsanlar beklediği, biri daha çok beklediği, hala yapabildiğim için mi? Onu da. Hayallerim olduğunu düşündüğüm hiçbir şeyi başaramadığım, yapması kolay geldiğinden üstüne gittiğim önemli/önemsiz vakit harcamalarla dolu bir yaş daha söndü. Yolun yarısı, F.D. abimizin kendine şarkı yazdığı, erkekliğin gücünün azalması gerektiği, kıvırcık saçların ellerime sürtündüğü bir sene öldü. Faydaların faydasız, insanların insansız, hataların cezasız kaldığı. Türkiye’den kurtulup Avrupa’ya taşınmam için verilen iki açık çeki elimin tersiyle ittiğim bir geri zekalılık çağı. Ölüme yaklaşırken anın tadını çıkarmaktan başka bir şey yapmadığım. Hala zamanım var diye düşünüp bahaneler bulup ertelediğim. Amansız bir hastalığa tutulmuşun güneşimi kapatmasına izin verdiğim. Vicdanımın ruhumu çürüttüğü. Dışımın her zamankinden daha seksi olduğu, içimin yumuşadığı, öfkemin törpülendiği, medeni insan olmam gerektiğinin öğütlendiği, hiç uyuyamadığım gecelerden uyuyakaldıklarıma varan zaman geçti. Bitti.
-->

Yorumlar

Popüler Yayınlar