35. Yaşımı Ne Yaptım? (İkinci Bölüm)

2019’a, yıl bitmeden başka ülkelere taşınması muhtemel, çok sevdiğim üç insan ve daimî bakıcısı olduğum hastamla; İran yemekleri, Lars von Trier, Lemony Snicket, Rober Hatemo, İbrahim Tatlıses ve beni bir yılbaşı ağacına dönüştüren kimonom eşliğinde girdim.


Yılın bitirdiğim ilk kitabı, co-writer’ımın beni hayrete düşüren güzellikteki ikinci romanı oldu. Sonraki günler beğenmediğim hediyeleri değiştirmekle, bit pazarından bozma evlere gitmekle, Balat’ta üç beş tur atmakla ve zekasız bulduğum insanlara bile içimdeki sıkıntıyı atabilmek ihtimali uğruna tahammül etmekle geçti. Ocak ayında kendimi çok yordum. Her davete icabet ettim, sürekli yeni kan aradım ve her gün annemi İstanbul’a geldiği ilk günmüş de yarın dönecekmiş aceleciliğiyle ağırladım. Bir daha dönmeyeceğini kabullenmem ve bu mecburiyetten kendimi sıyırmam yedi ay sürdü.

Doğum günü hediyemi beş ay gecikmeli kullandım, hayatımda ilk defa botoks yaptırdım. Fena olmadı diye üç ay sonra ikinci kez gittim ama su enjekte etmiş kadar etkisiz oldu. Yemek yapmaya başladığım yetmezmiş gibi kek yapmaya da başladım. Tam bir sıkışmışlık sendromuna tutulmuş olmalıyım ki ev hanımına bağladım. Sonra, ölüme biraz daha yaklaştığımı hissettiren bir olay yaşadım, ağzımdan bir diş daha eksildi. Sinema, tiyatro, kitap, dizi, şarap tadımı, size gele-bize gele davetler derken şubat ayı bitti, şimdi, şu andan bakınca, 14 Şubat günü sanırım biz de bitmişiz.

Mart fena başlamamıştı zaten ama 9 Mart günü iki yıldır satmaya uğraştığım evimden kurtuldum, yani harika devam etti. İlk günden beri hayallerimi yüz üstü bırakan, içinde mutlu olmak için çabaladıkça beni kapının önüne koyan, huzurla eşdeğer tutmaya çalışırken sonsuza dek içten ve dıştan istila edildiğini kabullendiğim evimi; aldığı ceketi, etiketini sökmeden giyen bir Libyalıya sattım. Elli aydır süren “kredi borçlu” statüsünden “ufacık parasını ne yapacak” statüsüne atladım. Ev seçimimin de insan seçimim gibi “ilk gördüğümde aklım kalır, o olmazsa başkası da olmaz” şeklinde olduğunu bile bile ısrarla ev aradım ama yine ilk gördüğüme taşındım. Türkiye’nin en yüksek binasının 55.katında, sığınak inşa etmekle kulaklarıma şiş sokma arasında gidip geldiğim tüm o gürültülerden uzak, insandan çok gökyüzüne yakın bir hayata başladım. Elbette taşınalı beş ay olmasına rağmen beş yüz sorunun sadece yüzde beşi çözüldü evle ilgili fakat eskisinden o kadar iyi ki; şikâyet etmeye hakkım yokmuş gibi hissediyorum.

Evlendiği için mi bilmiyorum parantezinde, iki yıldır görmediğim, eskiden çok sık görüştüğüm ve (hala) çok sevdiğim bir dostumu gördüm. Bana, evliliğin onu ne kadar değiştirdiğini anlattı. Bazı şakalar çok gerçek.

İstanbul FF bol filmli ve yeni evimden dolayı ulaşımı zor geçti. Film arası rahatlamalar da iyi sayılmazdı. 15 Nisan “anneni işe getir” animasyonunun başladığı tarih oldu. Sırtımda, zihnimde ve kollarımda taşıdıklarım yetmezmiş gibi, İstanbul’un sineması olmayan 4 ilçesinden birine her gidişimde annemin de elini tutmaya başladım.

Bazı akılda kalanları gerçekleştirip yeni “aşağı mahalleyi” tanıma dönemi geldi sonra.

Yeni evime her hafta birini davet etmeliyim cumartesileri, içinden pislik akan birinin zehrini daha fazla içinde tutamadığı güne kadar sürdü. Arkadaşıyla aramızın bozulduğu gün benimle iletişimi kesen “topluluk içinde çok yüksek sesle Almanca konuşan kadın”, insanlarla ilgili son iki yılda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu. Kendisi bir saniyede yok olduğu gibi, asistanını/kocasını da kısıtladı. Böyle insanlar keşke ölse.

101 İstanbul Lezzeti geçen yılki kadar olmasa da güzel geçti. Sugardaddy’lerin ne kadar işe yarar oldukları bir kez daha ispatlandı. Sonra bir kez daha ispatlandı. Hayatımda ilk defa Londra’ya gittim. Tate Modern, Hyde Park, Royal Albert Hall, National Gallery derken üç günü sanatla ve doğada yedim. Sonraki günleriyse Soho’daki otelimde, Soho’daki barlarda, Soho’daki hype restoranlarda geçirdim. Çok mu havalı, eh, biraz öyleydi. Teşekkürler kredi kartları dünyasının büyük oyuncusu.

Londra ne kadar güzel olursa olsun, 11 ay sonra ilk defa annemin olmadığı bir evin kapısını açmak daha güzeldi. Üç hafta boyunca yemek yapmadım, bulaşık çamaşır yıkamadım, istediğim saatte yatıp kalktım, kendimi tutamayıp şarkılar bağırdım, dans ettim, özgürlüğün tadını hatırladım. Sıvı mamayla beslendim, sağlımı uzun vadede tehlikeye atabilecek hareketlerde bulundum, düşünmeden para harcadım. Komşularımla tanışmaya başladım, yeni taşınanlara kahve/kahvaltı götürdüm, olasılıkları değerlendirdim, camdan dışarı, gökyüzüne ve İstanbul’un çirkinliğine baktım bol bol… Hayatımın en şiddetli orgazmlarından birini yaşadım, etkisi üç saat daha sürdü, birini arayıp tarif etmemi gerektirecek kadar güçlüydü. Aklımı yitirdim. Yıllardır aynı ortamlarda bulunmamıza rağmen suratıma bakmayan birinin çok tatlı, pek içten ilgisine mazhar oldum, ne yalan söyleyeyim, sayesinde kendimi biraz daha iyi hissettim.

20 Mayıs’ta çok önemli bir bağım koptu. Murakami’nin Kumandanı Öldürmek kitabını bitirdiğim gün, biri de içinde beni öldürdü, bir nevi kumandanı olduğum biri. Aynı gün Game of Thrones da tamamen bitti. İktidar kaleleri yerle yeksan edildi, mine included. Six Feet Under büyük finalinde söylendiği gibi: Everything. Everyone. Everywhere. Ends.

(Devam edecek...)

Yorumlar

Popüler Yayınlar