Mart ayının ikinci haftasında dördü yerli altı yeni film vizyona giriyor. Daha önce duyurulmasına rağmen programda yer bulamayan filmlerden biri “Monsters” oldu. İngiliz görsel efekt dehası Gareth Edwards’ın ilk uzun metrajını nisan ayında vizyonda görebiliriz. Simon Wells’in “Mars Needs Moms” isimli 3D animasyonu ise süresiz olarak ertelendi.
“Bir Avuç Deniz”; haftanın burjuvalar arasında geçen aşk filmi kontenjanını dolduruyor. “Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Ya Sonra”’nın ardından şansı iyice azalan yapım, reklamcı Leyla Yılmaz’ın çok para harcayıp çok özenerek hazırladığı ilk uzun metrajı. Umursanmayacaktır.
Derviş Zaim’in üçlemesini tamamladığı “Gölgeler ve Suretler” Kıbrıs sorununa değinen, haftanın en ilgi çekici filmi.
“Kolpaçino Bomba” ise Şafak Sezer’in yönetmenlik koltuğuna da oturduğu, en kötü anlamıyla proje bir yapım. Tam sayfa film ilanı görmeyeli uzun zaman olmuştu gazetelerde.
Ahmet Haluk Ünal’ın “Saklı Hayatlar” filmi Alevilere yönelik Çorum katliamı üzerine sözleri olan bir yapım. Yönetmenin ilk sinema filmi.
Bir hafta erken gösterime giren “Konferenz Der Tiere” Almanya’dan gelen, hayvanların dünyadaki su sorununa dikkat çekmeye çalıştıkları bir animasyon.
Türk dağıtımcıların seçtiği isim yüzünden haftalardır protesto edilen Lisa Cholodenko imzalı “The Kids Are All Right” bu hafta geniş gösterime çıkıyor. Hala görmediyseniz ve üzerinde “İki Kadın, Bir Erkek” yazan bir bilet almakla ilgili sıkıntılarınız yoksa 4 dalda Oscar adayı bu filmi perdede görebilirsiniz.
BİR AVUÇ DENİZ by leyla yılmaz 11.04
GÖLGELER VE SURETLER by derviş zaim 11.04
KOLPAÇİNO BOMBA by şafak sezer 11.04
SAKLI HAYATLAR by ahmet haluk ünal 11.04
KONFERENZ DER TIERE – ANIMALS UNITED by reinhard klooss, holger tappe
THE KIDS ARE ALL RIGHT by lisa cholodenko 11.04
11 Mart 2011 Cuma
9 Mart 2011 Çarşamba
THE WALKING DEAD – 1.SEZON (2010)

Frank Darabont ilk sinema filmi Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli(1994) ile kimselere nasip olmayan bir başarıya ulaşmıştı. 7 dalda Oscar adayı olan film ödül alamasa da dünyanın en büyük sinema sitesi IMDb’nin kullanıcı oylarıyla oluşturulan “En İyi 250” listesinde en uzun süre 1 numarada kalmayı başaran film oldu.
İkinci uzun metrajı The Green Mile - Yeşil Yol(1999) ile benzer bir başarıya yaklaştıysa da bu film son 15 yılın en iyi filmlerini izlediğimiz 1999 yılında gösterime girdiğinden, önceki filmine nazaran sesini daha az duyurabildi.
Takip eden iki filmi The Majestic(2001) ve The Mist(2007) ise yönetmenin hayranlarını üzmüştü.
Üç yıldır kamera arkasına geçmeyen Darabont; her detayıyla ilgilendiği iddialı bir televizyon dizisi ile döndü. Söz konusu diziye iddialı dememizin sebebi, artık haklarında her şeyi bildiğimiz ve her türlü halleri defalarca sinemada karşımıza çıkmış zombilerle ilgili bir proje olması.
Yaşayan ölülerle ilgili yeni bir şey yapmaya çalışmak, söylenmemiş söz bulmak ve projenin ölü doğmasını engellemek için ciddi bir çaba sarf edilmesi gereği herkesin malumudur. En ince detaylarına kadar inilmiş, bütün kodları ameliyat edilmiş bu türe Frank Darabont’un nasıl yaklaştığı merak uyandırıcı en önemli unsur.

Mad Men ve Breaking Bad dizileriyle son dönemde yükselişe geçen “AMC” kanalında gösterilen The Walking Dead; Robert Kirkman, Tony Moore ve Charlie Adlard’ın aynı adlı grafik romanından uyarlandı. İlk iki bölümün senaryosu Frank Darabont imzası taşıyor. Senarist-yönetmenin her şeyini ortaya koyduğu, muhteşem repliklerle dolu incelikli bir başlangıç yapıyor böylece dizi.
Darabont’un Hollywood sistemi içinde ne kadar özel bir yeri olduğunu ve yeteneklerini yeniden hatırlatan bu iki bölümün ardından ortak yazarla çalıştığı üçüncü bölümde seviye düşüyor, dördüncü ve beşinci bölümü emanet ettiği senaristler ne yazık ki büyük kan kaybına neden oluyor ve finale yaptığı katkılar sayesinde dizi kötü hatırlanmaktan bir nebze olsun kurtuluyor.

Darabont’un bizzat yazdığı kısımlarla ilgili tek problemi ilk bölüme afili bir açılış yapma isteğiyle zamanda ileri geri gidiş yöntemine başvurmuş olması. Heyecanı artırma işlevi görse de yanlış tercih olduğunu düşündüğüm bu hamle dışında neredeyse kusursuz bir metne imza atmış. Keşke ekibin geri kalanı da onun kadar yetenekli olsaydı, belki de Lost’tan bu yana True Blood ile birlikte izlediğimiz en iyi yeni dizi olacaktı The Walking Dead.
Oyuncu kadrosunda ilk göze çarpan isim Prison Break’in çok sevdiğimiz Sara’sı Sarah Wayne Callies olsa da aktrisin ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu, Sara karakteri dışında seyirciye vereceği hiçbir mimiği ya da jesti olmadığını üzülerek anlıyoruz. Başroldeki Andrew Lincoln elinden geleni yapsa da dizinin asıl yıldızı Jon Bernthal. 33 yaşındaki aktör göründüğü her sahnede parlıyor.

31 Ekim 2010’da dünya prömiyerini yapan altı bölümlük ilk sezonuna zombi külliyatı ile post-apokaliptik filmleri harmanlayarak başlayan, Lost’a benzer bir atmosferde devam edip 2001: A Space Odyssey(1968) dahil birçok filme gönderme yaparak nokta koyan dizinin devamının ne zaman geleceği henüz belli değil ancak o zamana kadar çeşitli kanallardan daha fazla kişinin keşfedip ikinci sezonda reytingleri artıracağına kesin gözüyle bakılıyor.
Dizinin ikinci sezonu ile ilgili yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın.
Etiketler:
amc,
breaking bad,
dizi,
eleştiri,
FLASHland,
frank darabont,
IMDb,
lost,
mehmet serkan çellik,
prison break,
stanley kubrick,
the walking dead,
true blood
AMERICAN SPLENDOR

Bir iki espri etrafında dönen arkadaşlıklar var. Bu insanlar birbirlerini seviyorlar aslında, ikisi de iyi dost olunacak kişiler ama belki kişisel yoğunluklarından belki de hayatlarının hıncahınç insan dolu oluşundan kaynaklanan sebeplerle ilişkilerini derinleştiremiyorlar. Her karşılaştıklarında aynı birkaç espriyi birbirlerine yapıp deliler gibi kahkahalar atıyor, eğleniyorlar.
Karşılaşmadıkları zamanlar buluşma çabaları olmadığından ya da birlikteyken sadece ortak tanıdıklarıyla ilgili sıkıntıları yine esprili bir dille paylaştıklarından, yüzeysellik yerini koruyor.
Onlara en sık işyerlerinde rastlarsınız. Ortak iş yükünü sırtlanmadığınız çalışma arkadaşlarınızdandırlar.
Bu insanlar eğlencelidir. Bu insanlara güvenilir. Ama onlarla bir adım ileri gitmeye, özelleşmeye çalışmak elinizdekinden de olmanıza sebebiyet verebilir.
6 Mart 2011 Pazar
HER ŞEY YOLUNDA (aka THE KIDS ARE ALL RIGHT)
Ben koydum her şeyi –çok zorlandım- yoluna
Unutmak için seni düştüm kirli kuyuma
Ellerinden kurtuldum, bir de baktım yeni bir yol
O yol benim olsun
Yolum açık olsun
Feridun Düzağaç’ın FD7 albümünü 500’den fazla kez dinlediğime eminim. Şarkıların hepsini ezbere bildiğime de. Ama bugün birinin sözleri kafamda ilk kez yerini buldu. Kartonetine baktım, ismi “Devrik”. Bugüne kadar Feridun Düzağaç’ın “Devrik” isimli bir şarkısı var mı diye sorsalar ne derdim bilmiyorum gerçekten. Tüm albümlerini hatmetmiştim ama o şarkı işte sanki bugün gelip girdi elimdeki CD’ye. Bugün ilk kez dinledim sanki.
Eninde sonunda, dersin elbet bir gün ‘HER ŞEY YOLUNDA’
Unutmak için seni düştüm kirli kuyuma
Ellerinden kurtuldum, bir de baktım yeni bir yol
O yol benim olsun
Yolum açık olsun
Feridun Düzağaç’ın FD7 albümünü 500’den fazla kez dinlediğime eminim. Şarkıların hepsini ezbere bildiğime de. Ama bugün birinin sözleri kafamda ilk kez yerini buldu. Kartonetine baktım, ismi “Devrik”. Bugüne kadar Feridun Düzağaç’ın “Devrik” isimli bir şarkısı var mı diye sorsalar ne derdim bilmiyorum gerçekten. Tüm albümlerini hatmetmiştim ama o şarkı işte sanki bugün gelip girdi elimdeki CD’ye. Bugün ilk kez dinledim sanki.
Eninde sonunda, dersin elbet bir gün ‘HER ŞEY YOLUNDA’
5 Mart 2011 Cumartesi
SPARTACUS: BLOOD AND SAND (2010) **

Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının orijinal yapımı. HBO, abc, Fox ve Showtime gibi örneklerinden alışık olduğumuz şekilde ücretli kanal olmanın verdiği rahatlığı sınırları kaldırmak için kullanan kanal, dünya çapında duyurmayı başardığı ilk projesi Spartacus dışında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda dizisi olan ve çoğunlukla film gösteren bir yayın organı.
Dizinin yaratıcısı Steven S. DeKnight’ın ismini Angel, Smallville ve Dollhouse dizilerinde görmüştük. Oyuncu kadrosu ise genelde kasları ya da memeleri sayesinde oradalar. John Hannah dışında kadroda kayda değer isme rastlamıyoruz.
Üçer bölüm yöneten Rick Jacobson, Jesse Warn ve oyuncu Michael Hurst ile birer bölüm yöneten Grady Hall, Rowan Woods, Chris Martin-Jones ve Glenn Standring gibi isimlerin hiçbiri kariyerlerinde kayda değer başarıya ulaşmış isimler değil.
İki sezon 22 bölümlük HBO dizisi Rome(2005-2007) ve Zack Snyder imzalı sinema filmi 300(2006) kırması olarak tanımlanabilecek dizi; ikisinin de cüret etmediği yerlere dalıyor. Antik Roma’da kölelerin, halkın, sınıf atlamak isteyenlerin ve soyluların alışkanlıkları ile ahlak anlayışlarını arenaların etrafında gezinerek anlatan yapım; kolaylıkla porno olarak sınıflandırılabilir.

Her bölümü 50-60 dakika süren 13 bölümlük dizinin ilk bölümlerinin tamamına yakını mavi ekran teknolojisi ve bilgisayarda yaratılmış fonların önünde geçiyor.
Başvurulan abartılı kan efektleri ve animeler ile 300(2006) filmine öykünen estetiğinin altını dolduramayan senaryo; dizinin parlak bir başlangıç yapmasına izin vermiyor. Bir seks, bir şiddet sahnesi mantığıyla örülen kurgu; çoğu insan için ilk bölümün bile sonuna kadar beklememe sebebi olacak türden.
Seks ya da şiddet sahnesi görmekle problemi olmayan dizinin asıl hedef kitlesini dahi memnun etmesi zor görünen bu ilk bölümün zaafları oldukça fazla. Arka planın amaçlananın da ötesinde abartılı, bazen de ucuz duruşu, Gladiator(2000) filminin konusunu bire bir kopyalayacak hissi vermesi, romantizm yaratmak adına durmadan uçuşan sanal yapraklar, The Lord of the Rings(2001-2003) serisinden kopyalanmış kalabalık savaş sahneleri, iyice eskiyen görüntüyü yavaşlatıp hızlandırma numaralarının bol kullanımı… İlk filmini çeken yönetmenlerin hevesle filmlerine her şeyi koymaya çalışmaları ile ilk bölümden bütün kozlarını ortaya seren Türk dizileri tadında acemi tercihler bunlar.

Neyse ki; ilk bölümden sağlam çıkar ve yine de devamına şans verecek kadar alçakgönüllü davranırsanız yaratıcı ekip de size daha iyi davranmaya başlıyor. Dizi aşırılık ile saçmalamak arasındaki ibreyi aşırılığa yaklaştırmayı daha iyi beceriyor ve sonraki bölümlerde izlenebilir görüntüler çıkmaya başlıyor.
Ana öyküyü oluşturan intikam sürecinin sezonun sonunu getirmeye yetmeyeceğini fark eden senaristler sekizinci bölümden itibaren yan karakterlere ağırlık vermeye başlıyor. Dizi birden arenalardaki kan ve kumdan uzaklaşıp Spartacus karakterini daha sık kadraj dışı bırakarak kölelerin ve soyluların kendi aralarındaki entrikalara odaklanıyor. Bu saatten sonra saray dizisine dönen yapım bu tercihiyle bir grup izleyiciyi sıkarken başka bir grup için devamı daha merak edilesi bir şov oluyor.

13 bölüm boyunca izlediğimiz şiddet sahnelerinde heyecanlanmamızın, bakmaktan zevk almamızın, ağzından tükürükler saçarak “öldür” diye bağıran arenadaki cahil halktan farkımız olmamasının nedense altı hiç çizilmiyor.
Kopan kafa ve kol parçaları için tezahürat yapan o dönemin görgüsüz addedilmiş insanları ile şimdinin modern insanı arasında neredeyse hiç fark olmadığı gibi bariz alt metinlere yüz vermiyor senaristler. Tek yaptıkları bir sonraki “maçı” ayarlamak için bahane üretmek. Oysa artık araba kovalamacası içermeyen filmlerden sıkılan, kötü adamın öldüğünü görmeden rahat edemeyen 21.yüzyıl izleyicisi ile antik Roma insanı arasında fark yok. Daha fazla kan, daha fazla şiddet, daha fazla seks ve aşırılık istiyor izleyici. O zamanlar evlerinden çıkıp bir yere gidiyorlardı da, şimdi aynı şeyi ekran başında yaptıkları için daha mı iyiler yani?

Sezon finalinde muhtemelen en son Dogville(2003) filminin finalinde Lars von Trier’in yaşattığı cinsten bir katharsisi Aristoteles’in Poetika’sındaki anlamıyla yaşatıyor dizi bizlere.
Başrol oyuncusu Andy Whitfield’in sağlık problemleri nedeniyle devamına açık kapı bırakan finalini hiçe sayıp olayların öncesini anlatan “Spartacus: Gods of the Arena” isimli 6 bölümlük bir mini diziye imza attı Starz ancak 2012 yılında “Blood and Sand”’in kaldığı yerden devam etmesi bekleniyor.
SPARTACUS: GODS OF THE ARENA (2011) eleştirisi için tıklayın.
2011 MART TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1.HAFTA
Ülkemizde mart ayında gösterime girmesi planlanan 28 film var. Bunlardan 10 tanesi yerli. Dört cuma içeren bir ay için oldukça yüksek rakamlar bunlar. Yine de ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin tutarsızlığı nedeniyle rakamlar değişecektir.
İlk hafta yedi film gösterime giriyor. Bunlardan ilki iddialı bir animasyon. Pirates of the Caribbean serisinin yönetmeni Gore Verbinski; Star Wars’ın yaratıcısı George Lucas’ın başarılı görsel efekt şirketi Industrial Light & Magic imzalı ilk animasyonun yönetmenliğini üstlenmiş. Post-modern western olarak tanıtılan “Rango” yaratıcı ekibi nedeniyle ilgiye değer.
Murat Saraçoğlu yönetmenliğindeki 72.Koğuş Orhan Kemal’in ünlü eserinin yeni sinema uyarlaması. Ortalama bir ilgi göreceğinden dahi şüpheliyim.
“Quirij-Kir” Yusuf Çetin’in yazıp yönetip oynadığı, ülkemizdeki koruculuk sistemi üzerine sözleri olan yerli bir yapım.
Step Up 3D; serinin üçüncü filmi. Danstan başka hiçbir şey içermeyen dans filmi izlemek isteyenlere.
“The Adjustment Bureau - Kader Ajanları” yeni bir Philip K. Dick uyarlaması.
“The Silent Army – Vahşetin Çocukları” 2008 Hollanda yapımı, gösterildiği hiçbir yerde ses getirmemiş, ülkemizde de yalnız İstanbul’da üç kopyayla gösterime sokulan bir film. Vizyona çıkmayı aylarca bekleyen önemli yapımlara hakaret gibi bir karar.
“Winter’s Bone – Gerçeğin Parçaları” ise törenden önce vizyonda izleyemediğimiz, dört dalda Oscar adayı olup hiçbirini alamamış bir yapım.
RANGO by gore verbinski 04.03
72.KOĞUŞ by murat saraçoğlu 04.03
QİRİJ by yusuf çetin 04.13
STEP UP 3D by jon chu 04.03
THE ADJUSTMENT BUREAU by george nolfi 04.03
THE SILENT ARMY by jean van de velde 04.03
WINTER’S BONE by debra granik 04.03
İlk hafta yedi film gösterime giriyor. Bunlardan ilki iddialı bir animasyon. Pirates of the Caribbean serisinin yönetmeni Gore Verbinski; Star Wars’ın yaratıcısı George Lucas’ın başarılı görsel efekt şirketi Industrial Light & Magic imzalı ilk animasyonun yönetmenliğini üstlenmiş. Post-modern western olarak tanıtılan “Rango” yaratıcı ekibi nedeniyle ilgiye değer.
Murat Saraçoğlu yönetmenliğindeki 72.Koğuş Orhan Kemal’in ünlü eserinin yeni sinema uyarlaması. Ortalama bir ilgi göreceğinden dahi şüpheliyim.
“Quirij-Kir” Yusuf Çetin’in yazıp yönetip oynadığı, ülkemizdeki koruculuk sistemi üzerine sözleri olan yerli bir yapım.
Step Up 3D; serinin üçüncü filmi. Danstan başka hiçbir şey içermeyen dans filmi izlemek isteyenlere.
“The Adjustment Bureau - Kader Ajanları” yeni bir Philip K. Dick uyarlaması.
“The Silent Army – Vahşetin Çocukları” 2008 Hollanda yapımı, gösterildiği hiçbir yerde ses getirmemiş, ülkemizde de yalnız İstanbul’da üç kopyayla gösterime sokulan bir film. Vizyona çıkmayı aylarca bekleyen önemli yapımlara hakaret gibi bir karar.
“Winter’s Bone – Gerçeğin Parçaları” ise törenden önce vizyonda izleyemediğimiz, dört dalda Oscar adayı olup hiçbirini alamamış bir yapım.
RANGO by gore verbinski 04.03
72.KOĞUŞ by murat saraçoğlu 04.03
QİRİJ by yusuf çetin 04.13
STEP UP 3D by jon chu 04.03
THE ADJUSTMENT BUREAU by george nolfi 04.03
THE SILENT ARMY by jean van de velde 04.03
WINTER’S BONE by debra granik 04.03
28 Şubat 2011 Pazartesi
83.OSCAR ÖDÜLLERİ ÜZERİNE NOTLAR
- “The King’s Speech – Zoraki Kral” isimli film aday olduğu 12 daldan dördünde ödüle uzandı.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.
- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.
- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.
- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.
- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”
- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood
- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.
-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.
- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.
AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.
- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.
- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.
- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.
- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.
- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.
- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.
- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.
- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.
- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!
- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.
Yılın en iyi filmi - The King’s Speech
En iyi yönetmen – Tom Hooper
En iyi orijinal senaryo – David Seidler
En iyi erkek oyuncu – Colin Firth
Oysa hak ettiği tek ödül en iyi erkek oyuncu dalındaydı.
- “Inception – Başlangıç” filmi aday olduğu 8 daldan dördünde başarılı oldu.
En iyi görüntü yönetimi – Wally Pfister
En iyi ses miksi – Lora Hirschberg, Gary Rizzo ve Ed Novick
En iyi ses kurgusu – Richard King
En iyi görsel efekt – Chris Corbould, Andrew Lockley, Pete Bebb ve Paul J.Franklin
Film The Matrix(1999)’e benzer şekilde dört teknik ödülü de aldı. Zaten efektleri The Matrix’ten bu yana gördüğümüz en yaratıcı işlerden biriydi.
- “The Social Network – Sosyal Ağ” isimli film aday olduğu 8 daldan üçünde başarılı oldu.
En iyi uyarlama senaryo – Aaron Sorkin
En iyi kurgu – Kirk Baxter ve Angus Wall
En iyi orijinal film müziği – Trent Reznor ve Atticus Ross
Aldığı her ödülü sonuna kadar hak etti. Birçok dalda hakkı yendi.
- “The Fighter – Dövüşçü” filmi 7 adaylığından ikisini heykele çevirdi.
En iyi yardımcı erkek oyuncu – Christian Bale
En iyi yardımcı kadın oyuncu – Melissa Leo
İki oyuncu da muhteşem performanslarının karşılığını aldılar.
- “Toy Story 3 – Oyuncak Hikâyesi 3” isimli animasyon 5 adaylığının ikisini ödüle çevirdi.
En iyi animasyon film – Toy Story 3
En iyi orijinal film şarkısı – Randy Newman “We Belong Together”
- “Alice In Wonderland – Alis Harikalar Diyarında” 3 adaylık ve iki ödül aldı.
En iyi sanat yönetimi – Robert Stromberg ve Karen O’Hara
En iyi kostüm tasarımı – Colleen Atwood
- “Black Swan – Siyah Kuğu” 5 dalda adaydı ve bir tanesini kazandı.
En iyi kadın oyuncu – Natalie Portman
Özellikle yönetmeni Darren Aronofsky’nin hakkı yendi.
-Hævnen - In A Better World – Civilization” filmi yabancı dilde en iyi film ödülünü aldı.
- “The Wolfman” en iyi makyaj ödülünü aldı.
AYRICA…
- True Grit 10 dalda, 127 Hours 6 dalda, The Kids Are All Right 4 dalda, Winter’s Bone 4 dalda aday gösterilip hiç ödül alamayan en iyi film adayları olarak göze çarptı.
- Biutiful, Rabbit Hole, Blue Valentine, The Town – Hırsızlar Şehri, Animal Kingdom, Another Year, Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1, I am Love, The Tempest, Salt, Tron: Legacy – Tron Efsanesi, Unstoppable - Durdurulamaz, Hereafter, Iron Man 2 – Demir Adam 2, Barney’s Version, The Way Back, Country Strong, Tangled - Karmakarışık, The Illusionist, How to Train Your Dragon – Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Dogtooth, Incendies ve Outside The Law filmleri listede adı geçip ödül alamayan diğer uzun metraj kurmaca filmler oldular.
- Mark Wahlberg aday olamadığı için çıldırmış görünüyordu.
- Sunucular çok sönük, espirileri kötüydü. Billy Crystal lafı tam gediğine koydu.
- Dekor ve sahne yine muhteşemdi.
- Fırat Yücel'in Twitter'dan gece boyunca yazdığı yorumlar şizofrenikti.
- Randy Newman 20 kez aday olup sadece 3 kez aldığı için mızmızlandı. Teşekkür etmek de tarzı değilmiş. Huysuz ihtiyar.
- Ölünce fotoğrafımın nerede yayınlanması gerektiğine karar verdim.
- Ali Hakan'ın eksikliği hissedildi.
- Mehmet Açar yine çok isabetli tahminlerde bulundu. Jean-Pierre Jeunet çakması Tom Hooper'ı bile bildi. Benim filmimi de The Weinstein Company dağıtsın!
- Zarfı kolayca açabilen tek kişi Sandra Bullock oldu.
Etiketler:
2010,
christian bale,
danny boyle,
darren aronofsky,
david fincher,
david o. russell,
david yates,
facebook,
FLASHland,
harry potter,
hollywood,
iron man,
istatistik,
james franco,
mehmet serkan çellik,
oscar,
sinema
27 Şubat 2011 Pazar
THE NEXT THREE DAYS (2010) by PAUL HAGGIS ***-

1993 tarihli Red Hot’un ardından gelen ilk uzun metrajlı filmi Crash(2004) ile iki Oscar birden kazanan ve bu yüzden bazı eleştirmenlerce lanetlenen Paul Haggis; üç yıl sonra Tommy Lee Jones’a Oscar adaylığı getiren ve karışık tepkiler alan 9/11 draması In The Valley Of Elah(2007)’ı yönetmişti.
Daha çok yaptığı senaryo çalışmalarıyla hatırlanan Haggis; son iki Bond filmi Casino Royale(2006) ve Quantum of Solace(2008)’nin yazar kadrosunda yer almıştı.
Yine son 10 yılda Clint Eastwood’a Million Dollar Baby(2004), Flags Of Our Fathers(2006) ve Letters From Iwo Jıma(2006) gibi filmler kazandırdı.
Saydıklarım dışında kariyerinde onlarca televizyon dizisi yer alan yazar-yönetmen Haggis bugün; aldığı beş adaylık ile Akademi’nin sevdiği, aynı zamanda popüler işler de yapan bir adam.
Paul Haggis’in son filmi Türkçe adıyla “Kaçış Planı”; 2008 Fransız yapımı “Pour Elle - Anything For Her” isimli Fred Cavayé filminin yeniden çevrimi. Orijinal filmde Vincent Lindon’un oynadığı karakteri Russell Crowe, Diane Kruger’ın rolünü ise Elizabeth Banks canlandırıyor.
Filmin aralarında 10 dakika bulunan iki farklı versiyonu bulunuyor. Ben 132 dakikalık uzun olanını izledim. Süresini fazlasıyla hissettiren ancak sıkıntı vermeyen bir yapım var karşımızda.
Orijinal filmi görmediğim için karşılaştırma yapamayacağım ancak “The Next Three Days”’in oldukça özenli yazılmış bir senaryosu olduğunu, keyifle izlenen hoş ayrıntılar içerdiğini ve yılın kayda değer yapımlarından biri olduğunu baştan belirtmeliyim.

“The Next Three Days” iyi yazılmış bir açılış sahnesiyle karşılıyor bizi. Yemek yiyen iki çiftin hanımlarının nükteli başlayıp kavgaya dönüşen ağız dalaşları gerçekten eğlenceli.
Birbirini delice seven John(Russell Crowe) ve Lara(Elizabeth Banks) ile tanışıyoruz böylece. Luke isminde bir çocukları olan çiftin sabah kahvaltıları da en az akşamki yemek kadar hoş ve zekice yazılmış replikler içeriyor. Çok geçmeden polis kapıyı çalıyor ve Lara’yı cinayetle suçlayıp apar topar tutukluyor. Bu kısım da yine ölçüsüyle, filmin takdirimi kazanan onlarca sahnesinden biri.
Deliller hep aynı şeyi işaret ediyor, dava sonuçlanıyor, Lara cinayetten hüküm giyiyor. Âşık eş, oğlu Luke ile yalnız kalıyor. Hukuk sistemine güvenerek eşine kavuşamayacağını anlayan John sıfırdan başlayıp bir kaçış planı yapmaya koyuluyor ve bunun için üç yılını harcıyor. Film, sonraki 60 dakikasını bu planın hazırlıklarını inandırıcı kılmaya adıyor. Karşımızda ne Prison Break(2005-2009)’in Michael Scofield’i gibi zeki ve cesur bir adam var, ne de onlarca Hollywood filmindeki gibi bir yenilmez kahraman. Russell Crowe’un beyazperdedeki personasına tamamen zıt, orta yaşlı bir öğretmen John. Ve eşinin söylediği gibi; onun için her şey güzel, sanki bu dünyada yaşamıyor.
Plan kurulurken oldukça inandırıcı noktalar sunuluyor. John önce kütüphanelerde geziyor. Defalarca hapisten kaçmış ve bunları kitap olarak yayınlamış eski bir mahkûmla görüşüyor. Helikopterli şehir turlarına katılıp gözlem yapıyor, uydu fotoğraflarından, sarı sayfalardan, son kullanıcı için hazırlanış bilgisayar programlarından, internetteki “nasıl yapılır” videolarından faydalanıyor. Filmin senaryosunun en beğendiğim kısmı da bu. Filmdeki hiç kimse kahraman değil, kimse insanüstü yeteneklerle donatılmamış. Her ayrıntı inandırıcı. John zaman tutmak için kronometreli İsveç saatini, fotoğraf çekmek için ultra-mini kamerasını değil; sıradan insanlar gibi hepsi için cebindeki telefonu kullanıyor.

Keyifle izlenen uzun hazırlık sürecinin ardından bizi heyecanla ödüllendiren Haggis, kaçış kısmına 50 dakika ayırarak standart seyirciye de oynuyor. Hibrid arabasıyla her şeyden çok sevdiği karısını hapisten kaçırmaya çalışan John’u izlerken tanıyıp sevdiğimiz bu adamın başarılı olması için dua ediyor ve koltuğumuzda rahat oturamıyoruz. Haggis’in seri üretim Hollywood aksiyonlarına fark attığı yanı da bu oluyor. Perdedeki herkesi önemsiyoruz.
Ayrıca aksiyon severlerin Lara’nın kendini arabadan attığı başarıyla kurgulanmış sahneyi unutamayacaklarına eminim.
Russell Crowe sevgi dolu eş rolünde oldukça başarılı ve bütün filmi tek başına sırtlanıyor. Elizabeth Banks, duru güzelliği ve tavrıyla John’un aşkına sempati duymamızı sağlayan bir araçtan öteye gidemiyor. Ufak rollerde Liam Neeson ve “House” adlı dizinin 13’ü Olivia Wilde’yi izliyoruz. Yönetmen olarak Haggis, özel bir varlık gösteremiyor ancak senaryo tek başına bütün eksikleri hoş göstermeye yetiyor.
“The Next Three Days”’i aşk filmi olarak da izlemek mümkün. Hatta sadece aşk filmi olarak değerlendirmek belki de puanını yükseltecek adaletli bir bakış.

Filmin üzerindeki lanet, yalnız iki yıl önce çekilmiş ve oldukça beğenilmiş bir yapımın yeniden çevrimi olması. Herkesin kolayca ulaşabileceği orijinali varken, bunun ne gereği vardı şeklinde yükselen sesler. Orijinal filmi görmediyseniz basında çıkan bütün kötü eleştirileri yok sayıp, verilen yıldızlara ikişer tane de siz ekleyip “Kaçış Planı”’nı izlemelisiniz.
24 Şubat 2011 Perşembe
İÇ. KAHRAMANMARAŞ – GÜN
(Telefon çalar)
-Efendim?
-Serkan, annemin telefonu niye kapalı?
-Biz seni arayacaktık. Şimdi biraz işimiz…
-Dur şimdi!
-Bir şey mi oldu?
-Bir şey oldu.
-Ne oldu?
-xxxxx amcam ölmüş.
-Ben şimdi Arzu’yu dinliyorum. Annem de dünkü “Unutma Beni”’yi izliyor. Bitince ararız.
-Efendim?
-Serkan, annemin telefonu niye kapalı?
-Biz seni arayacaktık. Şimdi biraz işimiz…
-Dur şimdi!
-Bir şey mi oldu?
-Bir şey oldu.
-Ne oldu?
-xxxxx amcam ölmüş.
-Ben şimdi Arzu’yu dinliyorum. Annem de dünkü “Unutma Beni”’yi izliyor. Bitince ararız.
23 Şubat 2011 Çarşamba
DÜŞÜYORSUN, KUŞATILMIŞ ŞEHİR GİBİ

Kibarlık yapmadığınız arkadaşınız var mı? Tamamen içinizden geldiği gibi davranabildiğiniz…
Çevrenizde insan kalabalıkları var ve sosyal hayatın gerektirdiği kadar kibarsınız, tamam. Uzun yıllardır tanıdığınız, sevdiğiniz insanlara karşı daha da fazla belki.
Uzatıp bilinen şeyleri tekrar etmek değil niyetim.
Kibarlığınızı sorgulamanızı istiyorum vaktiniz olursa. Kibarlığınızın gerçekçiliğinize ne derece zarar verdiğini. Boynunuzu biraz yana eğip, ağzınızı açıp, öğrenilmiş gülümsemenizle söylediğiniz renkli yalanları ve ilişkinizin getirmediği kadar büyük sevgi gösterilerini neden sergilediğinizi.
İlişkilerinizin getirmediği kadar büyük sevgileri neden gösterdiğinizi merak ediyorum.
20 Şubat 2011 Pazar
THE FIGHTER (2010) by DAVID O. RUSSELL ***

83.Akademi Ödülleri’nin 10 haneli en iyiler listesine girmeyi başaran filmlerden biri de “Dövüşçü”. Olumlu eleştiriler aldığı Three Kings(1999) ve yıldız bir kadro oluşturduğu I Heart Huckabees(2004) filmlerinden hatırladığımız Amerikalı yönetmen David O. Russell’ın elinden çıkan yapım; Hollywood’un ve Oscar’ın çok sevdiği boks filmlerinden biri olmaya soyunuyor. Bunu yaparken boks filmlerinin kemikleşmiş şablonuna teslim olsa da, klişelerine yüz vermemeye çalışıyor.
Gerçek bir hikâyeden uyarlanan yapım, Mark Wahlberg’in rüya projesi olarak lanse edildi. Aktörün 18 yaşından beri şahsen tanıdığı Micky Ward isimli boksörün yaşam öyküsünü filme almak için beş yıl uğraştığı biliniyor. Bu süreçte yönetmenlik koltuğu için Martin Scorsese ve Darren Aronofsky’nin ismi geçmişti. Aronofsky sonunda Black Swan(2010)’ı tercih etti ve bu filmin yapımcı kadrosunda yer aldı.
İrlanda asıllı Micky Ward(Mark Wahlberg) yeteneği tartışılmayan ancak annesi Alice(Melissa Leo) ve üvey abisi Dicky Eklund(Christian Bale)’un yaptığı yanlış tercihler nedeniyle kariyeri bir türlü ilerlemeyen genç bir boksördür. Denkleri bütün yıl maaş alarak idman yaparken o hayatını finanse etmek için ek işler yapmak zorunda kalır ve yeterince hazırlanamadığı maçlarda genelde yenilir.

Ünlü boksör Sugar Ray Leonard’ı (filmde kendini canlandırıyor) yenip, yaşadığı Lowell kentinin kahramanı olan Dicky; formdan düşmüş ve uyuşturucu bağımlısı olmuştur. Üvey kardeşini sevse de antrenmanları aksatır ve annesiyle birlikte hiç kimseye faydası olmayan kararlar alır. Bir gün işler hepten kötüye gider ve Micky’nin eli kırılır, Dicky hapse girer.
Üniversiteyi yarım bıraktıktan sonra barda çalışmaya başlamış Charlene’nin(Amy Adams) hayatına girmesi ve babasının annesinin karşısında durma cesareti göstermesi ile Micky için işlerin rengi değişmeye başlar.
The Fighter; ailenin ve boks dünyasının medya ilişkilerine çokça yer veriyor. Açılış ve kapanış sahnelerinin röportaj formatında olmasının yanı sıra filmin ilk yarısı Amerikan HBO kanalının ailenin hayatını filme almasının etrafında şekilleniyor. Dicky; ringlere geri dönüşü ile ilgili bir belgesel yapıldığını düşünse de, HBO gerçekte uyuşturucu müptelalarının düştükleri durumları anlatan bir program hazırlamaktadır. Bu durumun ortaya çıktığı dakikalar, filmin de yükselişe geçtiği en başarılı anlara denk geliyor.
Oscar listesinin en dinamik filmlerinden biri olan The Fighter, ringde fazla vakit geçirmemekle birlikte dövüş sahnelerini detaylı göstermeyi de sevmiyor. Wahlberg’in yıllarca çalışıp dublör kullanmadan oynadığı sahnelerin çoğunu maçı anlatanların cümleleriyle algılıyoruz. Bu, yönetmenin bir tercihi olmanın yanı sıra yine yönetmenin dövüş sahnelerinde heyecan yaratamamasının kurtarıcısı olmuş gibi duruyor.

Mark Wahlberg ne kadar uğraşmış olursa olsun Micky Ward karakterinde öne çıkamıyor. Kötü bir oyuncu olmasa da detaylandıramadığı mimikleri bu durgun adamın yüz ifadesini veremiyor. Ailesini çok seven, bunun için söz hakkından bile feragat etmiş Micky’nin çekingen, içine kapanık, yalnız ringde ortaya çıkan karakterini izleyiciye inandırıcı kılamıyor.
Christian Bale ise yine şaşırtıyor. Son iki Batman filminin başrol oyuncusu, The Machinist(2004)’dekine benzer fiziksel bir değişim gösterdiği bu rolüyle Altın Küre dâhil çok sayıda ödül topladı yurt dışında. İlk kareden itibaren önceki rollerini unutturup Dicky Eklund olarak karşımıza dikiliyor.
Filmin belki de Bale’den bile üstün performans sergileyen sanatçısı ise Melissa Leo. O da şimdilik Altın Küre ile taçlandırıldığı anne rolüyle son üç yılda ikinci Oscar adaylığını aldı ve bu kez karşısında durabilecek bir rakibi yok. Aynı kategoride yarıştığı filmin diğer oyuncusu Amy Adams da hiç fena değil ancak heykel için biraz daha beklemesi gerekiyor.

Yönetmen David O. Russell, farklı tercihleri ile Akademi’nin yüz vermesi zor görünen bir yapı kurmuş. Yer yer başarılı olsa da bütün film için işlediğini söylemek zor. Bazı sahneler o kadar sarkıyor ki, başından sonuna birkaç ton değişimi yaşanıyor ve başarılı oyuncular bile bu sarkmaların altında eziliyor. Böyle anların müsamere gibi görünmemesini sağlayan kurgucu Pamela Martin de bu zaferi nedeniyle Oscar adaylığı kapmış olmalı.
Filmin bir diğer takdir ettiğim yanı ise hapishane sahnelerinde de klişelere yüz verilmemiş olması. Bu kısımlar yalnızca gerçek öyküde olduklarından filmde kendisine yer buluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Biraz IMDb bilgisi vererek başlayalım. Terminator Genisys serinin beşinci filmi ve dördüncünün üzerinden altı yıl geçti. Sonra hemen...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...