17 Mart 2011 Perşembe

11 AY ÖNCE, BUGÜN.

“Ben senden hep mahrum bu dünya telaşlarında, bir ömrü soldurdum sevdanın zindanlarında” diyen bir şarkı dinliyorum ama nerede! Farklı açılardan farklı şekillerde yorumlanabilir bir savaş ortamındayım. Hiç bu kadar yakın olmamıştım başkası olmaya. Bütün gücümle korumaya çalışıyorum ruhumu ama zor. Geç saatlerde birilerine takılıp ballı elmalar yiyorum bildiğim yolları arşınlamak yerine. Paralel bir evrendeyim. İnanmazsınız.

BEN BU SATIRLARI YAZARKEN DE, SİZ BU SATIRLARI OKURKEN DE…

Bazı tanıdıklarım şu anda…

Herkesin birbirine eziyet ettiği bir yerdeler.

Hak hukuk olmayan sistemdeler.

Problemli erkeklerin bütün duvarlara attırıp durduğu mastürbasyon cennetindeler.

El bebek gül bebek büyütülüp mecburen gönderildikleri, sürekli küfür ve dayak yedikleri cehennemdeler.

Voltajı ayarsız elektriği gidip gelen, sürekli kesilen pis suyuna tahlil yapılması yasaklanmış ishal kentindeler.

İletişim kurulamayan ufak beyinlerin yönetimindeki krallıktalar.

7 gün 24 saat çalışmak zorunda oldukları işçi kampındalar.

Tüm giderlerini ödedikleri ama kardan pay alamadıkları işyerindeler.

Barınmak gibi çok temel ihtiyaçlara dahi cevap veremeyen acizliğin içindeler.

Hepsi aynı yerdeler. Kalbim onlarla.

2011 MART TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 3.HAFTA

Mart ayının üçüncü haftasında üçü yerli yedi yeni film gösterime giriyor ülkemizde. Sayıca bolluk içinde yüzen ay için kalite anlamında aynı şeyi söylemek mümkün değil ne yazık ki. Farrelly kardeşlerin yeni komedisi Hall Pass bu hafta da duyurulmasına rağmen vizyona çıkamıyor mesela.

Paul Giamatti’nin oyunculuğundan güç alan ve ona Altın Küre ödülü getiren, makyaj dalında Oscar adaylığı kapan “Benim Hikâyem” bir ay gecikmeli olarak bu hafta izleyici karşısında. 30 milyon dolar bütçeli yapımın dünya genelindeki hasılatı 3,5 milyon dolarda kalmıştı.

Siyah Kuğu’nun ardından ilk kez izleyeceğimiz Natalie Portman’lı “Bağlanmak Yok” gerçekte bir Ashton Kutcher komedisi. Hala doymayanlar varsa.

“Çınar Ağacı”; “Büyük Adam Küçük Aşk”’ın yönetmeni Handan İpekçi’nin yeni filmi. BKM filmin desteği, sosyal medyada yürütülen yoğun kampanya ve reklam bombardımanı sayesinde belli bir izleyiciye ulaşması sürpriz olmayacaksa da filmin bayat ekmek kadar iştah açıcı olduğunu düşünüyorum.

“Yürügari İbram” isimli Bodrum filmi, yalnızca Bodrum’da tek kopyayla gösterime girecek.

“Press” haftanın en ilgi çekici yapımı. Ele aldığı konu, çekim sürecinin sancıları ve iddiası nedeniyle görülmeyi hak ediyor.

100 milyon dolar bütçeli “Dünya İstilası: Los Angeles” ise yüksek ses severler dışında kimseyi tatmin etmeyeceği aşikâr bir başka uzaylı istilası filmi. Bu kez çoğu denizde geçiyor, o kadar.

Neil Burger’in son filmi “Limit Yok” ise yönetmenin iki önceki filmi “Sihirbaz”’ı sevenleri ve Robert De Niro hayranlarını çekecektir.

BARNEY’S VERSION by richard j.lewis
NO STRINGS ATTACHED by ivan reitman 18.03
ÇINAR AĞACI by handan ipekçi 18.03
YÜRÜGARİ İBRAM by harun özakıncı 18.03
PRESS by sedat yılmaz 18.03
BATTLE: LOS ANGELES by jonathan liebesman 18.03
LIMITLESS by neil burger 18.03

PREDATORS (2010) by NIMROD ANTAL –


Predators filmi; büyük işler başarabileceğini düşündüren Avrupalı bir yönetmenin, Hollywood’un attığı yemin peşinde sürüklenip tükenişinin göstergesi olması açısından önemli.

Macar yönetmen Nimród Antal ilk filmi Kontroll(2003) ile büyük ümit vadetmişti. Anadilinde ve ülkesinde çektiği bu filmin ardından seri üretim Hollywood korku filmlerinden birinin başına getirilen Antal, ilk yarım saatinde bocalasa da dönemin alışkanlıklarını kısmen kırmayı başarmış ve Vacancy(2007) ile kötü denemeyecek bir sonuca ulaşmıştı.

Ardından ne olduğu belirsiz bir projeye imza attı. Matt Dillon, Jean Reno, Laurence Fishburne gibi isimlerin yanına dönemin popüler dizileri Prison Break ve Heroes’tan birkaç yüz yerleştiren yönetmen ancak video piyasasında ilgi çekebilecek Armored(2009) isimli filmi çekti. 20 milyon dolarlık bütçesini yaklaşık 2000 salonda gösterime girmesine rağmen çıkaramayan yapım film çöplüğündeki yerini aldı.

2010 yılında Nimród Antal, Robert Rodriguez ile iki işbirliği yaptı. Antal, Rodriguez’in Machete(2010) filminde ufak bir rol aldı. Rodriguez ise Antal’ın son ve en kötü filmi Predators’a yapımcı olarak destek verdi.

Azımsanmayacak bir hayran kitlesi olan serinin bu en yeni filmi, açılış haftasında kayda değer hasılat elde etse de kötü eleştiriler nedeniyle beklenenin epey altında tamamladı box office yolculuğunu. Film için söylenebilecek en kestirme cümle çok kötü olduğu.

Laurence Fishburne’nin sinemada iş bulamadığı için önüne gelen her projede oynamasını anlıyorum ancak Oscar’lı aktör Adrien Brody arka arkaya yanlış tercihler yaparak kariyerini mahvediyor. Predators onun da oynadığı en kötü film. Michelle Rodriguez için yazılmış duran rol de sanırım o bulunamayınca benzeyen başka bir aktrise gitmiş. Zaten Fishburne dâhil herkes çok kötü oynuyor.

Predators, ünlü televizyon dizisi Lost gibi başlıyor. Bu, yakın dönem hafızasında diziye bolca yer ayırmış birinin özlemli sözleri değil. Neredeyse bire bir kopyalanmış dizi. Uçakla birlikte değil de paraşütle düşen başkahramanın ormanda gözlerini açışı, ağaçların gösterildiği planlar, çekim ölçekleri, ormanda yürüyüş mizansenleri, yürüdükçe ortaya çıkan ilginç detaylar bire bir çalıntı. Hatta kahramanların bir tepede yan yana dizildikleri cepheden uzaktan çekim, Lost’un ünlü afişinin yeniden yaratılmışı.

Sinir bozucu bu durumu korkunç mizah anlayışıyla tadından yenmez hale sokan senaryo ilk saati bitirip Predator filmi olmaya karar verdiğinde ise ilk perdeye rahmet okutacak kadar –daha da fazla- kötüleşiyor. Adrien Brody’nin boşluğa bakıp attığı tiratlar müsamere seviyesinin de altında.

Filmdeki Yakuzanın kılıç dövüşü sahnesi, sinema tarihinin en kötü kılıçla dövüş sahnesi olmaya aday. Oyuncunun yüz ifadesi, vücut dili, koreografi, nerede duracağına bir türlü karar veremeyen kamera… Bu sahnenin filmde yer almasına izin verenler kör olmalı.

Kapalı alanda gaza maruz kalıp hayatlarını kurtarmaya çalışan ekibe bu sahnede “siz panik yapıp etrafta koşturun, biz kurguda bunu güzel gösteririz” dendiği fakat ham görüntülerin filme konduğundan şüphelenmekteyim. Projenin bütünü gibi bu sahne de bir şaka olmalı.

Kapanış jeneriğindeki müzik filmin tonuna o kadar uymuyor ki; Titanic batarken Lady Gaga sahneye fırlamış gibi hissediyorsunuz.

Son olarak filmin Türkiye’de satılan orijinal DVD’sindeki çeviri hatalarının affedilmeyecek seviyede olduğunu da söylemeliyim.

16 Mart 2011 Çarşamba

SPARTACUS: GODS OF THE ARENA (2011) **


Starz televizyonu; açık kapı bıraksa da başrol oyuncusunun sağlık problemleri nedeniyle devamını getiremediği ancak popüler olmayı başaran ilk orijinal dizisi olduğundan peşini de bırakmak istemediği Spartacus: Blood and Sand(2010) dizisine ‘prequel’ çekti.

Popüler internet siteleri IMDb ve TV.com’a göre Spartacus ismini taşısa da Spartacus karakterini içermeyen ve alt başlığı farklı olan bu dizi, ilkinden bağımsız bir yapım. Fakat “Blood and Sand”’in bittiği yerden başlayıp geriye dönüşle anlatılan hikâye, mini dizinin son bölümünde yine aynı yere bağlanıyor ve ana karakterlerin hepsi aynı rollerle yerli yerinde. Bu yüzden farklı bir dizi olarak değerlendirmektense ikinci sezon gelene dek seyirciyi oyalayacak bir sıfırıncı sezon ya da İngilizce terimiyle ‘prequel’ demek daha doğru olacaktır.

“Gods of the Arena” işe ilk sezonda nefret ettirdiği Batiatus ve eşini mağdur gösterip sevdirmeye çalışarak başlıyor. 13 bölüm boyunca ilk sezonun sevilen karakterlerine eziyet eden ve son kertede hak ettiklerini bulan çiftimizin daha mağdur zamanları bunlar. Bu sefer kötü adamlar Batiatus’un babası ve birkaç Romalı soylu.

“Gods of the Arena” elbette Spartacus karakterinden kalan boşluğa dokunuyor ve Gannicus’u ortaya koyup sevilecek bir kahramanı daha sıfırdan yaratmayı başarıyor. İlk sezonda olup şimdi olmayan bir diğer karakter ise Viva Bianca’nın oynadığı Ilithyia. Onun yerine Batiatus’un eşi Lucretia’nın (Lucy Lawless) konaktaki yoldaşı olarak planlanan isim ise Jaime Murray’ın hayat verdiği Gaia.

Söylemek istediğim, dizi ilk sezondaki şablonu bire bir uyguluyor. Olayların gelişimi, hikâyenin dallanıp budaklanması, tıkanması ve karakterlerin suyun yüzeyine çıkmak için buldukları-uyguladıkları çözümler bire bir aynı. Şaşırtacak, heyecanlandıracak hiçbir hamle yok.

6 bölümlük sıfırıncı sezonu izlemenin eğlenceli yanı ise birinci sezonda bahsedilen olayların gerçekleştiğini görmek.

Crixus’un Batiatus hanesine nasıl geldiği, Lucretia ile ilişkilerinin nasıl başladığı, nasıl yükselip Capua şampiyonu olduğu gibi olaylara şahit oluyor, Ashur’un bacağını neden yaraladığını öğreniyoruz. Barca’nın kuşlarını neden çok sevdiğini anlamlandırıyor, içine özgürlük tohumlarının nasıl ekildiğini izliyoruz. Oenomaus’un Doctore sıfatını kazanışını, karısının ölümünü görüyor ve şaraba tövbe etmesinin sebebini anlıyoruz. Lucretia’nın Naevia’nın bekâretine neden bu kadar önem verdiğini anlıyor ve ilk sezondaki ihanete verdiği tepkinin büyüklüğünün temellerini kazıyoruz. Genç Batiatus’un Solonius ile dost oldukları zamanlara denk geliyor ve aralarındaki husumetin büyümesini izliyoruz.

Kısacası Starz’ın daha önce defalarca kullanılsa da dizinin afişine yazmaktan gocunmadığı “Every Legend Has A Beginning” cümlesinin altını doldurmaya çalışıp, kendi efsanesini yaratma sürecine tanıklık ediyoruz.

“Gods of the Arena”, “Blood and Sand”’i izlemiş olanların; bazılarını saydığım onlarca detay sayesinde sıkılmadan izleyecekleri bir dizi. Tek başına ne kadar değerli olduğu tartışılabileceği gibi, iki sezonun toplamda ne ifade edebildiği de başka bir mevzu. Sadece, izleyecek başka şey bırakmamış yabancı dizi fanatiklerine tavsiye edebilirim.

SPARTACUS: BLOOD AND SAND (2010) eleştirisi için tıklayın.

11 Mart 2011 Cuma

2011 MART TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 2.HAFTA

Mart ayının ikinci haftasında dördü yerli altı yeni film vizyona giriyor. Daha önce duyurulmasına rağmen programda yer bulamayan filmlerden biri “Monsters” oldu. İngiliz görsel efekt dehası Gareth Edwards’ın ilk uzun metrajını nisan ayında vizyonda görebiliriz. Simon Wells’in “Mars Needs Moms” isimli 3D animasyonu ise süresiz olarak ertelendi.

“Bir Avuç Deniz”; haftanın burjuvalar arasında geçen aşk filmi kontenjanını dolduruyor. “Aşk Tesadüfleri Sever” ve “Ya Sonra”’nın ardından şansı iyice azalan yapım, reklamcı Leyla Yılmaz’ın çok para harcayıp çok özenerek hazırladığı ilk uzun metrajı. Umursanmayacaktır.

Derviş Zaim’in üçlemesini tamamladığı “Gölgeler ve Suretler” Kıbrıs sorununa değinen, haftanın en ilgi çekici filmi.

“Kolpaçino Bomba” ise Şafak Sezer’in yönetmenlik koltuğuna da oturduğu, en kötü anlamıyla proje bir yapım. Tam sayfa film ilanı görmeyeli uzun zaman olmuştu gazetelerde.

Ahmet Haluk Ünal’ın “Saklı Hayatlar” filmi Alevilere yönelik Çorum katliamı üzerine sözleri olan bir yapım. Yönetmenin ilk sinema filmi.

Bir hafta erken gösterime giren “Konferenz Der Tiere” Almanya’dan gelen, hayvanların dünyadaki su sorununa dikkat çekmeye çalıştıkları bir animasyon.

Türk dağıtımcıların seçtiği isim yüzünden haftalardır protesto edilen Lisa Cholodenko imzalı “The Kids Are All Right” bu hafta geniş gösterime çıkıyor. Hala görmediyseniz ve üzerinde “İki Kadın, Bir Erkek” yazan bir bilet almakla ilgili sıkıntılarınız yoksa 4 dalda Oscar adayı bu filmi perdede görebilirsiniz.

BİR AVUÇ DENİZ by leyla yılmaz 11.04
GÖLGELER VE SURETLER by derviş zaim 11.04
KOLPAÇİNO BOMBA by şafak sezer 11.04
SAKLI HAYATLAR by ahmet haluk ünal 11.04
KONFERENZ DER TIERE – ANIMALS UNITED by reinhard klooss, holger tappe
THE KIDS ARE ALL RIGHT by lisa cholodenko 11.04

9 Mart 2011 Çarşamba

THE WALKING DEAD – 1.SEZON (2010)


Frank Darabont ilk sinema filmi Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli(1994) ile kimselere nasip olmayan bir başarıya ulaşmıştı. 7 dalda Oscar adayı olan film ödül alamasa da dünyanın en büyük sinema sitesi IMDb’nin kullanıcı oylarıyla oluşturulan “En İyi 250” listesinde en uzun süre 1 numarada kalmayı başaran film oldu.

İkinci uzun metrajı The Green Mile - Yeşil Yol(1999) ile benzer bir başarıya yaklaştıysa da bu film son 15 yılın en iyi filmlerini izlediğimiz 1999 yılında gösterime girdiğinden, önceki filmine nazaran sesini daha az duyurabildi.
Takip eden iki filmi The Majestic(2001) ve The Mist(2007) ise yönetmenin hayranlarını üzmüştü.

Üç yıldır kamera arkasına geçmeyen Darabont; her detayıyla ilgilendiği iddialı bir televizyon dizisi ile döndü. Söz konusu diziye iddialı dememizin sebebi, artık haklarında her şeyi bildiğimiz ve her türlü halleri defalarca sinemada karşımıza çıkmış zombilerle ilgili bir proje olması.

Yaşayan ölülerle ilgili yeni bir şey yapmaya çalışmak, söylenmemiş söz bulmak ve projenin ölü doğmasını engellemek için ciddi bir çaba sarf edilmesi gereği herkesin malumudur. En ince detaylarına kadar inilmiş, bütün kodları ameliyat edilmiş bu türe Frank Darabont’un nasıl yaklaştığı merak uyandırıcı en önemli unsur.

Mad Men ve Breaking Bad dizileriyle son dönemde yükselişe geçen “AMC” kanalında gösterilen The Walking Dead; Robert Kirkman, Tony Moore ve Charlie Adlard’ın aynı adlı grafik romanından uyarlandı. İlk iki bölümün senaryosu Frank Darabont imzası taşıyor. Senarist-yönetmenin her şeyini ortaya koyduğu, muhteşem repliklerle dolu incelikli bir başlangıç yapıyor böylece dizi.

Darabont’un Hollywood sistemi içinde ne kadar özel bir yeri olduğunu ve yeteneklerini yeniden hatırlatan bu iki bölümün ardından ortak yazarla çalıştığı üçüncü bölümde seviye düşüyor, dördüncü ve beşinci bölümü emanet ettiği senaristler ne yazık ki büyük kan kaybına neden oluyor ve finale yaptığı katkılar sayesinde dizi kötü hatırlanmaktan bir nebze olsun kurtuluyor.

Darabont’un bizzat yazdığı kısımlarla ilgili tek problemi ilk bölüme afili bir açılış yapma isteğiyle zamanda ileri geri gidiş yöntemine başvurmuş olması. Heyecanı artırma işlevi görse de yanlış tercih olduğunu düşündüğüm bu hamle dışında neredeyse kusursuz bir metne imza atmış. Keşke ekibin geri kalanı da onun kadar yetenekli olsaydı, belki de Lost’tan bu yana True Blood ile birlikte izlediğimiz en iyi yeni dizi olacaktı The Walking Dead.

Oyuncu kadrosunda ilk göze çarpan isim Prison Break’in çok sevdiğimiz Sara’sı Sarah Wayne Callies olsa da aktrisin ne kadar kötü bir oyuncu olduğunu, Sara karakteri dışında seyirciye vereceği hiçbir mimiği ya da jesti olmadığını üzülerek anlıyoruz. Başroldeki Andrew Lincoln elinden geleni yapsa da dizinin asıl yıldızı Jon Bernthal. 33 yaşındaki aktör göründüğü her sahnede parlıyor.

31 Ekim 2010’da dünya prömiyerini yapan altı bölümlük ilk sezonuna zombi külliyatı ile post-apokaliptik filmleri harmanlayarak başlayan, Lost’a benzer bir atmosferde devam edip 2001: A Space Odyssey(1968) dahil birçok filme gönderme yaparak nokta koyan dizinin devamının ne zaman geleceği henüz belli değil ancak o zamana kadar çeşitli kanallardan daha fazla kişinin keşfedip ikinci sezonda reytingleri artıracağına kesin gözüyle bakılıyor.

Dizinin ikinci sezonu ile ilgili yazdığım yazıya ulaşmak için tıklayın.

AMERICAN SPLENDOR


Bir iki espri etrafında dönen arkadaşlıklar var. Bu insanlar birbirlerini seviyorlar aslında, ikisi de iyi dost olunacak kişiler ama belki kişisel yoğunluklarından belki de hayatlarının hıncahınç insan dolu oluşundan kaynaklanan sebeplerle ilişkilerini derinleştiremiyorlar. Her karşılaştıklarında aynı birkaç espriyi birbirlerine yapıp deliler gibi kahkahalar atıyor, eğleniyorlar.

Karşılaşmadıkları zamanlar buluşma çabaları olmadığından ya da birlikteyken sadece ortak tanıdıklarıyla ilgili sıkıntıları yine esprili bir dille paylaştıklarından, yüzeysellik yerini koruyor.

Onlara en sık işyerlerinde rastlarsınız. Ortak iş yükünü sırtlanmadığınız çalışma arkadaşlarınızdandırlar.

Bu insanlar eğlencelidir. Bu insanlara güvenilir. Ama onlarla bir adım ileri gitmeye, özelleşmeye çalışmak elinizdekinden de olmanıza sebebiyet verebilir.

6 Mart 2011 Pazar

HER ŞEY YOLUNDA (aka THE KIDS ARE ALL RIGHT)

Ben koydum her şeyi –çok zorlandım- yoluna
Unutmak için seni düştüm kirli kuyuma
Ellerinden kurtuldum, bir de baktım yeni bir yol
O yol benim olsun
Yolum açık olsun


Feridun Düzağaç’ın FD7 albümünü 500’den fazla kez dinlediğime eminim. Şarkıların hepsini ezbere bildiğime de. Ama bugün birinin sözleri kafamda ilk kez yerini buldu. Kartonetine baktım, ismi “Devrik”. Bugüne kadar Feridun Düzağaç’ın “Devrik” isimli bir şarkısı var mı diye sorsalar ne derdim bilmiyorum gerçekten. Tüm albümlerini hatmetmiştim ama o şarkı işte sanki bugün gelip girdi elimdeki CD’ye. Bugün ilk kez dinledim sanki.

Eninde sonunda, dersin elbet bir gün ‘HER ŞEY YOLUNDA’

5 Mart 2011 Cumartesi

SPARTACUS: BLOOD AND SAND (2010) **


Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının orijinal yapımı. HBO, abc, Fox ve Showtime gibi örneklerinden alışık olduğumuz şekilde ücretli kanal olmanın verdiği rahatlığı sınırları kaldırmak için kullanan kanal, dünya çapında duyurmayı başardığı ilk projesi Spartacus dışında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda dizisi olan ve çoğunlukla film gösteren bir yayın organı.

Dizinin yaratıcısı Steven S. DeKnight’ın ismini Angel, Smallville ve Dollhouse dizilerinde görmüştük. Oyuncu kadrosu ise genelde kasları ya da memeleri sayesinde oradalar. John Hannah dışında kadroda kayda değer isme rastlamıyoruz.

Üçer bölüm yöneten Rick Jacobson, Jesse Warn ve oyuncu Michael Hurst ile birer bölüm yöneten Grady Hall, Rowan Woods, Chris Martin-Jones ve Glenn Standring gibi isimlerin hiçbiri kariyerlerinde kayda değer başarıya ulaşmış isimler değil.

İki sezon 22 bölümlük HBO dizisi Rome(2005-2007) ve Zack Snyder imzalı sinema filmi 300(2006) kırması olarak tanımlanabilecek dizi; ikisinin de cüret etmediği yerlere dalıyor. Antik Roma’da kölelerin, halkın, sınıf atlamak isteyenlerin ve soyluların alışkanlıkları ile ahlak anlayışlarını arenaların etrafında gezinerek anlatan yapım; kolaylıkla porno olarak sınıflandırılabilir.

Her bölümü 50-60 dakika süren 13 bölümlük dizinin ilk bölümlerinin tamamına yakını mavi ekran teknolojisi ve bilgisayarda yaratılmış fonların önünde geçiyor.

Başvurulan abartılı kan efektleri ve animeler ile 300(2006) filmine öykünen estetiğinin altını dolduramayan senaryo; dizinin parlak bir başlangıç yapmasına izin vermiyor. Bir seks, bir şiddet sahnesi mantığıyla örülen kurgu; çoğu insan için ilk bölümün bile sonuna kadar beklememe sebebi olacak türden.

Seks ya da şiddet sahnesi görmekle problemi olmayan dizinin asıl hedef kitlesini dahi memnun etmesi zor görünen bu ilk bölümün zaafları oldukça fazla. Arka planın amaçlananın da ötesinde abartılı, bazen de ucuz duruşu, Gladiator(2000) filminin konusunu bire bir kopyalayacak hissi vermesi, romantizm yaratmak adına durmadan uçuşan sanal yapraklar, The Lord of the Rings(2001-2003) serisinden kopyalanmış kalabalık savaş sahneleri, iyice eskiyen görüntüyü yavaşlatıp hızlandırma numaralarının bol kullanımı… İlk filmini çeken yönetmenlerin hevesle filmlerine her şeyi koymaya çalışmaları ile ilk bölümden bütün kozlarını ortaya seren Türk dizileri tadında acemi tercihler bunlar.

Neyse ki; ilk bölümden sağlam çıkar ve yine de devamına şans verecek kadar alçakgönüllü davranırsanız yaratıcı ekip de size daha iyi davranmaya başlıyor. Dizi aşırılık ile saçmalamak arasındaki ibreyi aşırılığa yaklaştırmayı daha iyi beceriyor ve sonraki bölümlerde izlenebilir görüntüler çıkmaya başlıyor.

Ana öyküyü oluşturan intikam sürecinin sezonun sonunu getirmeye yetmeyeceğini fark eden senaristler sekizinci bölümden itibaren yan karakterlere ağırlık vermeye başlıyor. Dizi birden arenalardaki kan ve kumdan uzaklaşıp Spartacus karakterini daha sık kadraj dışı bırakarak kölelerin ve soyluların kendi aralarındaki entrikalara odaklanıyor. Bu saatten sonra saray dizisine dönen yapım bu tercihiyle bir grup izleyiciyi sıkarken başka bir grup için devamı daha merak edilesi bir şov oluyor.

13 bölüm boyunca izlediğimiz şiddet sahnelerinde heyecanlanmamızın, bakmaktan zevk almamızın, ağzından tükürükler saçarak “öldür” diye bağıran arenadaki cahil halktan farkımız olmamasının nedense altı hiç çizilmiyor.

Kopan kafa ve kol parçaları için tezahürat yapan o dönemin görgüsüz addedilmiş insanları ile şimdinin modern insanı arasında neredeyse hiç fark olmadığı gibi bariz alt metinlere yüz vermiyor senaristler. Tek yaptıkları bir sonraki “maçı” ayarlamak için bahane üretmek. Oysa artık araba kovalamacası içermeyen filmlerden sıkılan, kötü adamın öldüğünü görmeden rahat edemeyen 21.yüzyıl izleyicisi ile antik Roma insanı arasında fark yok. Daha fazla kan, daha fazla şiddet, daha fazla seks ve aşırılık istiyor izleyici. O zamanlar evlerinden çıkıp bir yere gidiyorlardı da, şimdi aynı şeyi ekran başında yaptıkları için daha mı iyiler yani?

Sezon finalinde muhtemelen en son Dogville(2003) filminin finalinde Lars von Trier’in yaşattığı cinsten bir katharsisi Aristoteles’in Poetika’sındaki anlamıyla yaşatıyor dizi bizlere.

Başrol oyuncusu Andy Whitfield’in sağlık problemleri nedeniyle devamına açık kapı bırakan finalini hiçe sayıp olayların öncesini anlatan “Spartacus: Gods of the Arena” isimli 6 bölümlük bir mini diziye imza attı Starz ancak 2012 yılında “Blood and Sand”’in kaldığı yerden devam etmesi bekleniyor.

SPARTACUS: GODS OF THE ARENA (2011) eleştirisi için tıklayın.

2011 MART TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1.HAFTA

Ülkemizde mart ayında gösterime girmesi planlanan 28 film var. Bunlardan 10 tanesi yerli. Dört cuma içeren bir ay için oldukça yüksek rakamlar bunlar. Yine de ülkemizde faaliyet gösteren şirketlerin tutarsızlığı nedeniyle rakamlar değişecektir.

İlk hafta yedi film gösterime giriyor. Bunlardan ilki iddialı bir animasyon. Pirates of the Caribbean serisinin yönetmeni Gore Verbinski; Star Wars’ın yaratıcısı George Lucas’ın başarılı görsel efekt şirketi Industrial Light & Magic imzalı ilk animasyonun yönetmenliğini üstlenmiş. Post-modern western olarak tanıtılan “Rango” yaratıcı ekibi nedeniyle ilgiye değer.

Murat Saraçoğlu yönetmenliğindeki 72.Koğuş Orhan Kemal’in ünlü eserinin yeni sinema uyarlaması. Ortalama bir ilgi göreceğinden dahi şüpheliyim.

“Quirij-Kir” Yusuf Çetin’in yazıp yönetip oynadığı, ülkemizdeki koruculuk sistemi üzerine sözleri olan yerli bir yapım.

Step Up 3D; serinin üçüncü filmi. Danstan başka hiçbir şey içermeyen dans filmi izlemek isteyenlere.

“The Adjustment Bureau - Kader Ajanları” yeni bir Philip K. Dick uyarlaması.

“The Silent Army – Vahşetin Çocukları” 2008 Hollanda yapımı, gösterildiği hiçbir yerde ses getirmemiş, ülkemizde de yalnız İstanbul’da üç kopyayla gösterime sokulan bir film. Vizyona çıkmayı aylarca bekleyen önemli yapımlara hakaret gibi bir karar.

“Winter’s Bone – Gerçeğin Parçaları” ise törenden önce vizyonda izleyemediğimiz, dört dalda Oscar adayı olup hiçbirini alamamış bir yapım.

RANGO by gore verbinski 04.03
72.KOĞUŞ by murat saraçoğlu 04.03
QİRİJ by yusuf çetin 04.13
STEP UP 3D by jon chu 04.03
THE ADJUSTMENT BUREAU by george nolfi 04.03
THE SILENT ARMY by jean van de velde 04.03
WINTER’S BONE by debra granik 04.03

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...