20 Temmuz 2012 Cuma

2012 TEMMUZ TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 3. HAFTA

Temmuz ayının üçüncü cuması dokuz yeni film gösterime giriyor. Haftanın filmlerine toplu bakış attığım yazıyı Filmlerim.com üzerinden okumak için buraya tıklayın.


ALBERT NOBBS – rodrigo garcia 20.07
EN KONGELIG AFFÆRE – nikolaj arcel 20.07
205 – ZIMMER DER ANGST – rainer matsutani 20.07
MIENTRAS DUERMES – jaume balagueró 20.07
LES HOMMES LIBRES – ismaël ferroukhi 20.07
LOCKOUT – james mather, stephen st. leger 20.07
BARBARA – christian petzold 20.07
THE DECORY BRIDE – sheree folkson 27.07
MISS BALA – gerardo naranjo 20.07

19 Temmuz 2012 Perşembe

NELER NELER

 
“Aşk hata değil, utanılmaz aşklardan, gün gelir hata yapmayı da özlersin, doğrular sarar tatsızca dört yanını bir anda.”

Peki ya hissedemeseydim.

10.29” başlıklı yazımı defalarca okudum. Köylü Çirkini’ne veda anlarımı anlatmışım. Öyle güzel ki. Gurur duydum. Ya öyle hissetmeseydim. O kadar âşık olmasaydım. Onu ve orayı öylece terk edip gidebilmiş olsaydım, ne işe yarardı hayat.

Hala içimin kıpır kıpır olabilmesi, hala alıp verdiğim nefesin kolumu çizecek kadar güçlü seyretmesi lütuf.

Kötü şeyler oldu, oluyor, olmasa iyiydi belki ama olsun.

Aldığım ölüm tehdidi. Tanıştığım ve inandığım “con man”. İnsanları yaraladığım maddi hasarlı trafik kazası. Bir türlü tamamlanamayan yarım-dost’ların verdiği bunaltı. İstanbul’da arzuladığım yeni başlangıcın gecikebilecek olmasının stresi. İçine düştüğüm ve kirleten dedikodu kazanı. İttirmelerim. Öfkem. Nefretim. Öldürmekle tehdit eden adama giden mahkeme celbinde evimin adresinin yazıyor oluşu-özür dilemek ya da belki başladığı işi bitirmek için kapıma gelişi-annemle tanışması-artık evimde bile huzursuz hissetmem. Vazgeçmeden kanırtmam. Kıskançlıklarım. Sahte olduğunu bile bile vakit geçirdiğim insanlar. Susmamam. Mutfakta tüp patlayacak-yolda kafama bir şey düşecek-merdivende deprem olacak sanışım. Huzursuzluk. İçime kapanmak istedikçe saçılmam.

Hiç mi iyi bir şey olmadı dersen Ömercik. Olmaz olur mu. Yine benim çabalarım, didinmem ve içimdeki güçle oldu. Hayır, o bahşetmedi.

Şimdiye kadarkiler hariç üç farklı mecrada daha sinema yazılarım kabul gördü. Yarın sabah benim için önemli bir sabah. Gurur sabahı.

En azından eskisi gibi odamda, kapımı kapatınca, kendimle kalınca huzur istiyorum.

Tüm yazdıklarımı ezberleyip kullananlara selam olsun. Atalarımızın hayatta kalmasını sağlayan korunma içgüdüsü ne mutlu ki eciş bücüş olsak da bizim kuşakta da var. Yüzde beş, sadece yüzde beştir.

Özlemi yendim. Sıra öfkede. Bana şeytanlık değil, 8 Yıllık-Isparta-Mój Angel-Köylü Çirkini-9harfli gibilerin ardından yaktığım aşk dolu ağıtlar yakışıyor.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

THE DEEP BLUE SEA (2011) by TERENCE DAVIES *-

Terence Rattigan’ın ilk kez 1952 senesinde Londra’da sahnelenen oyunu “The Deep Blue Sea” ertesi yıl Broadway’e taşınmıştı. 1955’te yazarı tarafından sinemaya uyarlanan eseri Anatole Litvak yönetmiş; Vivien Leigh, Kenneth More ve Eric Portman karakterlere beyazperdede hayat vermişti. Olumlu eleştiriler alan yapım Venedik’te Altın Aslan için yarışmış ve BAFTA’ya aday gösterilmişti.

1988 tarihli ikinci filmi “Distant Voices, Still Lives/Uzak Sesler, Durgun Yaşamlar” ile Cannes’da FIPRESCI alan yönetmen Terence Davies bu sayede ismini dünya çapında duyurmuştu. Otuz yılda sadece altı uzun metraj kurmaca çeken Davies İngiltere sinemasının saygı duyulan isimlerinden biri olmayı hep sürdürdü. “”The House of Mirth/Keyif Evi”nden bu yana geçen on bir yılda yalnız Liverpool’un dönüşümü üzerine bir belgesel çeken yönetmenin yeni işi merakla bekleniyordu. Ve 66 yaşındaki Davies, çocukluk yıllarına denk düşen öyküsüne gönülden bağlandığı “The Deep Blue Sea”ye yeni bir uyarlama yaptı.

31. İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapan “The Deep Blue Sea/Aşkın Karanlık Yüzü” vasıtasıyla ülkemize gelen ve Sinema Onur Ödülü verilen Davies’in filminin aynı ay içerisinde vizyona girmesi bekleniyordu ancak süresiz olarak ertelendi. Rachel Weisz, Tom Hiddleston ve Simon Russell Beale yeni kadroyu oluşturan isimler. Yüksek mahkeme yargıcı Sir William Collyer’in karısı Hester’ın savaştan dönmüş Kraliyet Hava Kuvvetleri eski pilotu Freddie Page’e âşık olmasıyla değişen yaşamları anlatan film özellikle kadın karakterinin hislerine odaklanıyor. Film boyunca Hester’ın yaşadıklarını ona anlayış gösteren bir anlatımla izliyoruz.

“Aşkın Karanlık Yüzü” yeniden yorumlanmış olsa da elli yıllık bir hikâye olduğunu gizleyemiyor. Zengin, iyi niyetli, anne kuzusu yaşlı adamla evlenmiş genç ve güzel kadının; savaştan kahraman gibi dönmüş ancak günlük hayatta işlevsiz kaldığı için bunalan genç erkeğin peşinden sürüklenmesi günümüzden bakınca ilginç gelmiyor. Yargıç Sir William Collyer eşine koşulsuz bağlılığı dışında hakkında bilgi sahibi olamadığımız tek boyutlu bir karakter olarak kalıyor. Talepkâr annesi karşısında da en az Hester karşısında olduğu kadar ezik duran William’ın tek istediği sevdiği insanları mutlu etmekmiş gibi duruyor. Hakkında tek öğrenebildiğimiz bu. Zıt kutba yerleştirilen erkek karakter Freddie’nin ise travma sonrası stres bozukluğu yaşadığı belirtilerek sığlığı açıklanmaya çalışılıyor. Genç yaşında savaşa gitmiş ve kahraman gibi dönmüş adamın alkışlar dinince işsiz kaldığı gerçeğiyle yüzleşmesi sık kullanılmış bir malzeme. Terence Davies bu aşinalığı alıp ifadelerini güçlendirmek yerine, olduğu gibi bırakıp sırtını yaslamayı tercih etmiş. Bu da Freddie’yi William gibi kartonlaştırmış.



Davies kadın karaktere odaklı bir film yapmak istediğinden, hani yine de affettiremezdi kendini ama Hester karakterini dört başı mamur yazmayı başarmış ve unutulmaz bir portre çizmiş olabilseydi iyimser bakılabilirdi “Aşkın Karanlık Yüzü”ne. Oysa Hester da en az filmin erkekleri kadar yüzeysel. Sevgi dolu, başarılı kocadan sıkılmış heyecan peşindeki özgür kadın olarak çıktığı yolda aşk için gururunu hiçe sayan bir kaybedene dönüşüyor. Freddie’nin her dediğine evet diyen, aciz, elinde aşktan başka şey kalmayan birine dönüşüyor. Sevgilisi tarafından aşağılandıkça, silikleşiyor. Belki kocasına dönmeyerek sürüklendiği güç yaşam koşullarına tek başına göğüs germeyi kabullenmesi takdir edilebilir ancak yine de baştan sona feminist bakış açısına zıt tercihler yapıyor.

“Aşkın Karanlık Yüzü” senaryosunun sığlığı bir yana, sinemasal anlamda da güçlü bir film değil. Davies’in karakterlerin vücut diline odaklanmamız için uzun tuttuğu planlar anlamı güçlendirmiyor. Film, en azından bir düzine iyi çekilmiş örneğe sahip türün sularında titreşim yaratmaktan bile aciz.

13 Temmuz 2012 Cuma

2012 TEMMUZ TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 2. HAFTA

Vizyonda film bolluğu yaza rağmen devam ediyor. Üçü gerilim, yedi yeni yapımın gösterime girdiği haftanın filmlerini Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.


THIS MUST BE THE PLACE – paolo sorrentino 13.07
LA GUERRE EST DECLAREE – valérie donzelli 13.07
ATM – david brooks 13.07
LES LYONNAIS – olivier marchal 13.07
THE INCIDENT – alexandre courtés 13.07
SECRETSTONE – sean stone 13.07
SAVAGES – oliver stone 13.07

8 Temmuz 2012 Pazar

(500) DAYS OF SUMMER by MARC WEBB **



2009 yılında Michael H. Weber ve Scott Neustadter’in yazdığı ilk senaryoyu Marc Webb ilk uzun metrajı için kullandı ve ardı arkası kesilmez övgülere mazhar oldu. Filmin aldığı WGA, Toronto, NBR gibi adaylıklar Altın Küre’ye kadar uzandı; törenden En İyi Müzikal veya Komedi ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında adaylık kapıldı. Gerçek aşk diye bir şeyin olmadığına inanan bir kadınla ona âşık olan bir erkeğin yaşadığı 500 günü anlatan yapımı hakkında duyduğunuz olumlu eleştirilerin ardından izlerseniz filmin değerinin altında görünmesi doğal. Bu kadar övgü ve ödül adaylığının ardından bir de Marc Webb’e henüz ikinci filminde “The Amazing Spider-Man/İnanılmaz Örümcek Adam” projesinin emanet edilmesi heyecanı artırıyor. Tüm bunları unutup yedi buçuk milyon dolar bütçeli küçük bir ilişki filmi olarak bakarsanız, keyif alma ihtimaliniz daha yüksek.

Film çok güzel bir notla açılıyor. “Şimdi izleyecekleriniz hayal ürünüdür. Ölü ya da diri, gerçek kişilerle benzerlikler rastlantıdır. Özellikle seninle Jenny Beckman. Kaltak.” 488. Günden başlıyoruz. Birinci güne dönüyoruz. Sonra tekrar ileriye. Beş yüz günlük süreç içinde serbestçe dolanıyoruz. Ama zannetmeyin bu dört başı mamur bir gezinti, ya da en azından işlevsel. Hayır. Senaristlerin kendi işlerini kolaylaştırmak için buldukları bir anlatım numarası. Giriş gelişme sonuç şeklinde ilerleseler inandırıcılık sorunu yaşamaları muhtemel. Kızla erkeği tanıştır, kimyayı yarat, iyi diyaloglar yaz, kırılma noktaları tasarla… Kim uğraşacak? Bir ileri bir geri gidilmesinin tek sebebi anlatacaklarının kısıtlı oluşu.

Filmin ana fikri şu: O kadar da üzülmeyin. Biri biterse yenisi başlar. Biri aşka inanmıyorsa, henüz âşık olmamıştır. Biri bağlamak istemiyorum diyorsa, size bağlanmak istemiyordur. Özgür kız diye bir şey yoktur, evleneceği erkekle tanışmamış kız vardır. Hepsi bu. Ötesi yok. Temada zekâ yok, senaryoda yenilik yok, anlatımda hoşluklar yok. O zaman neden “(500) Days of Summer/Aşkın (500) Günü” bu kadar büyük bir hit oldu? Çünkü türdeşleri çok kötü. Hollywood’dan yıllardır iyi romantik komedi çıkmadı. Hollywood yıllardır güldürme işini Judd Apatow tarzı erkek komedilerine yüklüyor. İzleyicinin kalbine dokunurken kahkaha attıracak öyküler sunamıyor. Ortalama bu kadar düşünce de klişelere boğulmamak meziyet sayılıyor. “En azından fabrikasyon değil” hissi yersiz övgüleri peşinden getiriyor.


Hiç mi iyi yanı yok derseniz, elbette var. Film klişeler üzerine inşa edilmemiş ve gerçekten fabrikasyon değil. Joseph Gordon-Levitt role çok yakışmış. Zooey Deschanel ile kimyaları tutmuş. Marc Webb yönetmen olarak temiz bir iş çıkarmış. Hikâyeyi sabote etmemiş. Başka? Başka bir şey yok. “Aşkın (500) Günü” romantizm açlığınızı doyuramasa da 95 dakikanızı fark ettirmeden çalabilecek vasat bir iş.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

2012 TEMMUZ TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 1. HAFTA

Temmuz ayının ilk cuması tam altı yeni film daha ülkemizde gösterime giriyor. "İnanılmaz Örümcek Adam"ın baskınlığı hissedilecek olsa da bu hafta tüm filmlerin kalburüstü olduğunu belirtmekte fayda var. Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.



THE AMAZING SPIDER-MAN – marc webb 06.07
L’ART D’AIMER – emmanuel mouret 06.07
TAKE THIS WALTZ – sarah polley 07.06
DI RENJIE - hark tsui 06.07
ET MAINTENANT, ON VA OU? – nadine labaki 06.07
DOOMSDAY BOOK – kim jee-woon 06.07

1 Temmuz 2012 Pazar

BİR İÇİM, BİR DENİZ ÇEKİLİYOR


Gözümü açtığımda sallanıyorduk. Önceki gece yaşlar içinde kapattığım kapakları korkuyla açtım. Arkadan pek de alışık olmadığım çocuk gülüşmeleri ve tezahüratlar geliyordu. Galiba uçakla birlikte yere çakılma ihtimali gençleri eğlendiriyordu. İlk kez gördüğüm piste tekerler değince rahat bir nefes aldım. Hem ölüm korkusu azaldığından, hem kendimi uzaklara attığımdan. Ayarlanmış gibi. Saatler önce soğuk basamaklara oturmuş, bir yabancının yardım talebini kibar çekincelerle geri çeviriyorken şimdi denizleri aşmış da öte tarafa düşmüştüm. Aramızda artık Akdeniz vardı.

WEEKEND (2011) by ANDREW HAIGH **-



Russell anne ve babasını tanımadan, koruyucu ailelerle büyümüş bir genç erişkin olarak hayatını travmalarının gölgesinde yaşıyor. İçine kapanık, sakin ve büyük bir değişimin peşinde değil. Glen aksine hep daha fazlasını istiyor. Çoğu kişinin imreneceği, yanlarında istediği gibi hareket edebildiği arkadaşları var ama ona yetmiyor. Çalıştığı sanat galerisi ve ufak projeleri ona yetmiyor. İngiltere ona yetmiyor. Amerika’ya taşınmak, sanat üzerine çalışmak ve sürekli büyümek istiyor. Russell aşka inansa da karşısına çıkacağını düşünmüyor. Glen aşk tam karşısında dursa elinin tersiyle itiyor, inanmadığını söylüyor.

Russell kardeşi gibi sevdiği evli-mutlu-çocuklu bir ailenin evinde geçen diğer konuklar için eğlenceli, kendisi için işkence gibi bir akşamın ardından Glen ile tanışıp seks yapmak için evine götürüyor. Sabah beklemedikleri hislerle uyanıyorlar. Konuştukça daha da bağlanıyorlar. Cuma gecesi seksi cumartesiye, birbirlerini ilginç bulmaları sonucu pazara bağlanıyor. Ama bir sorun var. Glen hafta sonunun bitişiyle Amerika’ya gidecek. Kalıcı olarak.

Ridley Scott’ın kurgucusu olarak çalışmış Andrew Haigh’ın ikinci uzun metrajı “Weekend” gösterime girdiği yıl İngiliz Bağımsız Film Ödülleri, Londra Film Festivali ve Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nin de içinde olduğu çeşitli festivallerden övgü ve ödüller kazanmış, dünya çapında bilinirliğe ulaşmıştı. 120000 sterline mal olmuş bağımsız yapım iki kişinin aşka ve hayata bakışları üzerine yaptıkları sohbet üzerine kurulu. 

Glen iki gün içinde çok uzaklara gitmeyecek olsa yine de Russell’a bu kadar bağlanır mıydı sorusu benim en çok merak ettiğim nokta. Mutsuzluğunu ve kimseye bağlanamamasını eski sevgilisinin ihanetine bağlayan Glen’in bir gecede Russell’dan hoşlanmasını ilk görüşte aşk ile de açıklayabiliriz elbette ama bence asıl sebep Glen’in Amerika’ya gitmekten ve/ya orada başarısız olmaktan korkması. Böylece son anda “bana gitme de” diyebileceği birini bulup ona sarılıyor. Russell gitme dese, ilişkilerinin Glen’i tatmin edemediği nokta geldiğinde tüm suçlu o olacak. Bu öyle büyük bir suç olacak ki, Glen onu hayatının fırsatını kaçırtmakla ve geleceğini mahvetmekle suçlayacak. Neyse ki ayakları yere basan Russell, Glen’i durdurmuyor hatta gitmesi için cesaretlendiriyor. İçten içe kalmasını istese de önceki gece başlayan ani romantizmin rüzgâr gibi geçebileceğini bildiğinden mantıklı tercihler yapıyor. Böylece Glen gidişini şova dönüştürüp “Amerika’dan Paris’e uçmak üzere olan hayalperest genç kız” rüyasını kendi gidişinde yaşama şansı buluyor. Muhtemelen Amerika’ya ayak basar basmaz ilk bulduğuyla yatacak ve her mutsuz olduğu anda bunu Russell’ı geride bırakmış olmasına bağlayacak.

Haigh’ın filmi Richard Linklater’ın “Before Sunrise”ı misali akılda kalıcı bir tanışma ve vedalaşma öyküsü. Aldığı olumlu eleştiriler sonrası “Before Sunset”i gelir mi bilmem fakat şimdilik karşımızda olanın unutulmaz anlara sahip olmasa da görmeye değer bir bütüne ulaştığını söyleyebiliriz.

2012 HAZİRAN TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 5. HAFTA

29 Haziran 2012 Cuma günü ülkemizde gösterime giren beş yeni filmi Filmlerim.com için değerlendirdim. Okumak için buraya tıklayın.


ICE AGE: CONTINENTAL DRIFT – steve martino, mike thurmeier 29.06
CHERNOBYL DIARIES – bradley parker 29.06
UNE VIE MEILLEURE – cedric kahn 29.06
FAUST – aleksandr sokurov 29.06
LO CONTRARIO AL AMOR – vincente villanueva 29.06

24 Haziran 2012 Pazar

2012 HAZİRAN TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 4. HAFTA


22 Haziran 2012 Cuma günü ülkemizde sekiz yeni film gösterime girdi. Filmlerim.com için yazdım. Okumak için buraya tıklayın.



LA FEE – dominique abel, fiona gordon, bruno romy 22.06
DARLING COMPANION – lawrence kasdan 22.06
KIRIK MİDYELER – seyfettin tokmak 22.06
PIRANHA 3DD - john gulager 22.06
CAFE DE FLORE – jean-marc vallée 22.06
THE INNKEEPERS – ti west 22.06
THE INBETWEENERS MOVIE – ben palmer 22.06
DES VENTS CONTRAIRES - jalil lespert 22.06


16 Haziran 2012 Cumartesi

2012 HAZİRAN TÜRKİYE VİZYON FİLMLERİ – 3. HAFTA

15 Haziran 2012 Cuma günü ülkemizde gösterime giren filmler:





DARK SHADOWS – tim burton 15.06
Karanlık Gölgeler

1966-1971 yılları arasında yayınlanan yaklaşık 1200 bölümlük televizyon dizisi “Dark Shadows/Karanlık Gölgeler”in üçüncü sinema uyarlaması oyuncu Johnny Depp ve yönetmen Tim Burton’un sekizinci işbirliğinin ürünü. Bir cadı tarafından vampire dönüştürülüp 200 yıl hapsedilen Barnabas Collins isimli adamın birkaç kuşak sonraki garip aile fertleriyle tanışmasını anlatan “Karanlık Gölgeler”in oyuncu kadrosundaki diğer isimler Michelle Pfeiffer, Eva Green, John Lee Miller, Gulliver McGrath, Chloe Grace Moretz ve elbette Burton filmlerinin vazgeçilmezi Helena Bonham Carter. Beklendiği kadar iyi eleştiriler almasa da Depp ve Burton hayranları için cezbedici olan film komik, fantastik, gotik ve retro olarak tanımlanabilir. 113 dk.




LA FEMME DU VEME – pawel pawlikowski 15.06
Gizemli Kadın

Douglas Kennedy’nin romanından Pawel Pawlikowski tarafından sinemaya uyarlanan “La femme du Véme/Gizemli Kadın” yönetmenin yedi yıllık aradan sonra çektiği ilk film. 2004 tarihli My Summer of Love/Aşk Yazım” ile BAFTA kazanan Polonyalı Pawlikowski yeni filminde Paris’te geçen gizem dolu bir öykü anlatıyor. İşini kaybettikten sonra Paris’e gelen ve birçok cinayetle bağlantılı görünen dul bir kadınla tanışan Tom Ricks karakterine Ethan Hawke hayat veriyor. Kadrodaki diğer isimler Kristin Scott Thomas ve Joanna Kulig. 85 dk.




WILL – ellen perry 15.06
Babam İçin

İstanbul’da gerçekleşen Liverpool-Milan 2005 Şampiyonlar Ligi final maçını konu eden bir baba oğul hikâyesi “Will/Babam İçin”. 11 yaşında bir yatılı okul öğrencisi olan Will’in babası söz konusu maç için bilet almıştır fakat büyük gün gelmeden vefat eder. Babasının anısını yaşatmak için Will’in yapması gereken; okul müdürünün odasında kilitli biletleri almak ve maça gitmek için yollara düşmektir. Damian Lewis, Bob Hoskins ve Rebekah Staton’un başrollerde olduğu yapımın yönetmeni daha önce üç belgeselle karşımıza çıkmış Ellen Perry. Çekimlerinin bir kısmı Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda yapılan filmde Galata Film’in ortak yapımcı olduğunu belirtelim. 102 dk.




POULET AUX PRUNES – vincent paronnaud, marjane satrapi 15.06
Azrail’i Beklerken

Birlikte yazıp yönettikleri “Persepolis” ile En İyi Animasyon dalında Oscar için yarışan Vincent Paronnaud ve Marjane Satrapi; ikinci filmlerini gerçek oyuncularla çekti. 1950’li yıllarda İran’da geçen öyküde bir keman virtüözü anlatılıyor. Nasser-Ali yıllarca kullandığı keman parçalanınca bunalıma giriyor ve sekiz gün boyunca aç kalıp ölümü bekliyor. Mathieu Amalric, Edouard Baer ve Maria de Medeiros başrollerde. Film Venedik’te Altın Aslan için yarıştıktan sonra 31. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilmişti. 93 dk.


Yazıyı Filmlerim.com üzerinden okumak için tıklayın.

Sen!

İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun.   Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...