Harry Potter’ın Hogwarts’da okuduğu kitaplardan biri olan ve seriye
destek olarak dilimize de çevrilmiş incecik bir kitapçık olan Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar?; Harry Potterkitaplarının ve dolayısıyla filmlerinin tamamlanmasının ardından The Wizarding World’ü devam ettirebilmek adına yeni bir seriye ilham kaynağı olmuştu iki sene önce.
Yeni filmin eleştirisini okumadan önce tıklayın.
15 Kasım 2018 Perşembe
8 Kasım 2018 Perşembe
Sinema Tarihinin En İyi Yeniden Çevrimi: Climax (2018)
Burun kıvrılan, filmleri yarım bırakılan, kimi zaman küçümsenen, belli bir kesimden fazlasına hitap edemeyen, olaylı yönetmen Gaspar Noe
yıllar içinde deli-dahi’ye, yeni filmi merakla beklenen adama,
filmlerine özel gösterimlerde bilet bulunamayan yıldız yönetmenliğe
terfi etti. Sadece izleyenlerin bildiği “Monica Belluci’li
tecavüz sahnesinin yönetmeni” iken, şimdi herkesin iyi kötü fikir
sahibi olduğu ya da olmak istediği biri o. Kimsenin beklemediği bir anda
Climax’i yaptı ve gediklisi olduğu Cannes Film Festivali’nden (uzun metrajlı bir film için) ilk ödülünü kucakladı.
Climax derin anlamlar yüklemek için özel çaba sarf etmeyi gerektirdiğinden (ama bütün olaylar Fransa bayrağı önünde cereyan ediyor/ama Fransa’da geçen filmde sanki kimse Fransız değil/ama yabancı korkusu/ama şu/ama bu diyecekleri Noe’ye havale ediyorum) ilk bakışta içerikten çok deneyim filmi. Karşımızda dört filmlik de olsa kusursuz filmografiye sahip auteur bir yönetmen var ve beşinci filmiyle kariyerinin biçimsel özetini sunuyor. Climax’in tanıtımının önceki dört film üzerinden yapılmasının sebebi de bu bana kalırsa. “I Stand Alone’u beğenmediniz, Irreversible’den nefret ettiniz, Enter the Void‘dan tiksindiniz, Love’a küfrettiniz, bir de Climax’i deneyin” diyen afiş; yönetmenin tüm kodlarını tek potada eriten bir iş olduğunu zaten muştuluyormuş, tabii izleyince anladık.
Filmde bir derinlik aramadığım için (oysa buldum) hakkındaki yazım da yüzeysel olacak (diyelim) ve “Noe’nin en boş filmi, senaryosu yok” gibi suçlamalara yüz vermeyeceğim. Çünkü bence Climax, ismine de atıfta bulunacak olursak; Noe sineması alametifarikalarının zirvesi ve toplamı. Önce filmin son dakikalarını görüyoruz, zamansal düzlemi hiçe saydığını hatırlatarak başlıyor işe. Kapanış jeneriğini filmine başlamadan sonuna kadar izleterek jenerik kurallarını umursamadığının bir kez daha altını çiziyor. Kırmızı renkler, ülkesine alaycı bir selam (“bu bir Fransız filmidir” yazısı), dehşete düşüren tek plan dans sahnesi derken göz kırpma tadı veren sahne bağlama şekli de eklenince bunun bir Noe filmi olduğu kesinlik kazanıyor. “Başkası da yapardı” diyenlere “başkası taklit edebilirdi elbette” diyorum.
Enter the Void’un ilk yarım saati uyuşturucu kullanan başkarakterinin zihninde geçiyordu. Climax’te de toplu bir uyuşturucu kullanımı var ama bu kez insanların birbirlerine bakışları üzerinden olayları takip ediyoruz. O yüzden Climax’in Noe’den beklenen “uyuşturucu kafası filmi” olmadığını iddia ediyor hatta Enter the Void tekrarına düşmemek adına bundan özellikle kaçındığını düşünüyorum. Bu bir toplu histeri filmi. Fransa bayrağı önünde toplanmış bir grup Fransız ya da değil insanın (Fransa’da yaşayan insanlar diyelim) bir araya gelip yaşadığı histerinin filmi.
İlk bakışta karakterlerin içkisine uyuşturucu katıldığını ve hepsinin tribe girdiğini düşünüyoruz (ama gerçekte bundan asla emin olamıyoruz ve suçlu bulunamıyor), ancak yine bana kalırsa hiç de öyle değil. Başlarda birbirlerinden uyuşturucu istiyorlar, kimsede yok ya da vermek istemiyor ama sonra uyuşturucuya maruz kaldık diye birbirlerini suçlamaya başlıyorlar, bu ne perhiz diyelim. Üstelik bunu birer birer kendilerinde fark etmiyorlar, biri çıkıp “bize bu yapıldı” diyor ve herkes inanıp tribe girmeye başlıyor. Düşman olduklarını odadan atma (sınır dışı etme?), seks yapmak istediklerine gidip zorla yanaşma (tecavüz?), kıskandıklarını cezalandırma (recm ya da linç?), bakmak istemedikleri çocuklarının sorumluluğundan kurtulma (modern ebeveyn kâbusu?), itiraflarda bulunma ya da toplumun asla kabul etmeyeceği arzularını açık etme gibi bastırdıkları hemen her şeyi ortaya döküyorlar. “Suçlu ben değilim, kanımda gezen uyuşturucu.” Peki o kanlarında gezen gerçekten sangria ile içtikleri mi yoksa özgürlük ve başarı arzusunun dansla gelen adrenalin sayesinde yarattığı “rush” mı? Biri “Amerika’ya gitmek istiyorlar (Amerika olmak istiyorlar)” mı dedi?
Başlığa gelecek olursak; Climax bence Unofficial Suspiria Remake, Suspiria (1977)’nın başına gelebilecek en iyi yeniden çevrim hatta sinema tarihinde bir filmi yeniden çekmek için bulunmuş en iyi yol. 41 sene sonra dans okulundaki bir grup öğrencinin birer birer zarar görüşünü göstermenin daha iyi yolu olabilir mi? 41 senede izlediğimiz yüzlerce korku gerilim filminin ardından, bu türler kendi evrimlerini geçirmiş ve takdir gören meziyetleri güncellenmişken, yapılacaksa böyle bir güncelleme yapılmalıydı zaten. Biraz düşünün bağlantıları, hak vereceksiniz.
Climax derin anlamlar yüklemek için özel çaba sarf etmeyi gerektirdiğinden (ama bütün olaylar Fransa bayrağı önünde cereyan ediyor/ama Fransa’da geçen filmde sanki kimse Fransız değil/ama yabancı korkusu/ama şu/ama bu diyecekleri Noe’ye havale ediyorum) ilk bakışta içerikten çok deneyim filmi. Karşımızda dört filmlik de olsa kusursuz filmografiye sahip auteur bir yönetmen var ve beşinci filmiyle kariyerinin biçimsel özetini sunuyor. Climax’in tanıtımının önceki dört film üzerinden yapılmasının sebebi de bu bana kalırsa. “I Stand Alone’u beğenmediniz, Irreversible’den nefret ettiniz, Enter the Void‘dan tiksindiniz, Love’a küfrettiniz, bir de Climax’i deneyin” diyen afiş; yönetmenin tüm kodlarını tek potada eriten bir iş olduğunu zaten muştuluyormuş, tabii izleyince anladık.
Filmde bir derinlik aramadığım için (oysa buldum) hakkındaki yazım da yüzeysel olacak (diyelim) ve “Noe’nin en boş filmi, senaryosu yok” gibi suçlamalara yüz vermeyeceğim. Çünkü bence Climax, ismine de atıfta bulunacak olursak; Noe sineması alametifarikalarının zirvesi ve toplamı. Önce filmin son dakikalarını görüyoruz, zamansal düzlemi hiçe saydığını hatırlatarak başlıyor işe. Kapanış jeneriğini filmine başlamadan sonuna kadar izleterek jenerik kurallarını umursamadığının bir kez daha altını çiziyor. Kırmızı renkler, ülkesine alaycı bir selam (“bu bir Fransız filmidir” yazısı), dehşete düşüren tek plan dans sahnesi derken göz kırpma tadı veren sahne bağlama şekli de eklenince bunun bir Noe filmi olduğu kesinlik kazanıyor. “Başkası da yapardı” diyenlere “başkası taklit edebilirdi elbette” diyorum.
Enter the Void’un ilk yarım saati uyuşturucu kullanan başkarakterinin zihninde geçiyordu. Climax’te de toplu bir uyuşturucu kullanımı var ama bu kez insanların birbirlerine bakışları üzerinden olayları takip ediyoruz. O yüzden Climax’in Noe’den beklenen “uyuşturucu kafası filmi” olmadığını iddia ediyor hatta Enter the Void tekrarına düşmemek adına bundan özellikle kaçındığını düşünüyorum. Bu bir toplu histeri filmi. Fransa bayrağı önünde toplanmış bir grup Fransız ya da değil insanın (Fransa’da yaşayan insanlar diyelim) bir araya gelip yaşadığı histerinin filmi.
İlk bakışta karakterlerin içkisine uyuşturucu katıldığını ve hepsinin tribe girdiğini düşünüyoruz (ama gerçekte bundan asla emin olamıyoruz ve suçlu bulunamıyor), ancak yine bana kalırsa hiç de öyle değil. Başlarda birbirlerinden uyuşturucu istiyorlar, kimsede yok ya da vermek istemiyor ama sonra uyuşturucuya maruz kaldık diye birbirlerini suçlamaya başlıyorlar, bu ne perhiz diyelim. Üstelik bunu birer birer kendilerinde fark etmiyorlar, biri çıkıp “bize bu yapıldı” diyor ve herkes inanıp tribe girmeye başlıyor. Düşman olduklarını odadan atma (sınır dışı etme?), seks yapmak istediklerine gidip zorla yanaşma (tecavüz?), kıskandıklarını cezalandırma (recm ya da linç?), bakmak istemedikleri çocuklarının sorumluluğundan kurtulma (modern ebeveyn kâbusu?), itiraflarda bulunma ya da toplumun asla kabul etmeyeceği arzularını açık etme gibi bastırdıkları hemen her şeyi ortaya döküyorlar. “Suçlu ben değilim, kanımda gezen uyuşturucu.” Peki o kanlarında gezen gerçekten sangria ile içtikleri mi yoksa özgürlük ve başarı arzusunun dansla gelen adrenalin sayesinde yarattığı “rush” mı? Biri “Amerika’ya gitmek istiyorlar (Amerika olmak istiyorlar)” mı dedi?
Başlığa gelecek olursak; Climax bence Unofficial Suspiria Remake, Suspiria (1977)’nın başına gelebilecek en iyi yeniden çevrim hatta sinema tarihinde bir filmi yeniden çekmek için bulunmuş en iyi yol. 41 sene sonra dans okulundaki bir grup öğrencinin birer birer zarar görüşünü göstermenin daha iyi yolu olabilir mi? 41 senede izlediğimiz yüzlerce korku gerilim filminin ardından, bu türler kendi evrimlerini geçirmiş ve takdir gören meziyetleri güncellenmişken, yapılacaksa böyle bir güncelleme yapılmalıydı zaten. Biraz düşünün bağlantıları, hak vereceksiniz.
Aydede (2018) – Abdurrahman Öner
Buhar adlı başarılı kısa filmiyle tanıdığımız Abdurrahman Öner’in ilk uzun metrajı Aydede (Road to the Moon),
90’lı yıllarda, dedesinin ölümünün ardından annesiyle yalnız kalan
ilköğretim çağında bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Antalya’nın
Elmalı ilçesinde çekilen yapımın başrolündeki çocuk oyuncuya Ezgi Mola ve Mehmet Özgür eşlik ediyor.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Domestik (2018) – Adam Sedlák
Çek Cumhuriyeti’nden gelen bir “ilk film” olan Domestik (2018);
sağlıklı yaşam, spor, beslenme, supplementler ve ilaç kullanımıyla
kafayı bozmuş modern bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Günümüz
yaşamına denk düşen böyle bir anlatıya gerçekten ihtiyacımız vardı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Di Navberê De / Arada (2018) – Ali Kemal Çınar
Diyarbakır’da yaşayan Ali Kemal Çınar (AKÇ)
hikayelerini paylaşabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kaldı,
bedeller ödedi ama vazgeçmedi. Sonra, onun da zamanı geldi ve 2013
Antalya Film Festivali’nde yarışmaya seçilen “Kurte Film/Kısa Film” adlı
ilk uzun metrajı ile sesini duyurmayı başardı. Tamamen kendi imkanları
ve eş dost yardımıyla kotardığı, ailesini oynattığı filmlerin sayısıysa
şu an dörde ulaşmış durumda. Artık iyi-kötü ismi bilinen, özellikle
festival izleyicisinin tanımaya başladığı ve her ne kadar bence !f İstanbul ödüllü “Veşarti’nin yönetmeni” olarak anılması gerekse de Ankara Film Festivali ödüllü “Genco’nun yönetmeni” dendiğinde kim olduğu netleşen bir isme dönüştü. 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümüne seçilen yeni filmi “Di navbere de/Arada” vesilesiyle bir araya geldik.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
#AdanaFF Güvercin (2018) – Banu Sıvacı
Banu Sıvacı’nın yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı film olan Güvercin,
yakında “Yeni Adana Gerçekçiliği” başlığı altında toplayabileceğimiz
kadar çoğalan işlerden biri. Şehrin kenar mahallelerinde yoksullukla
boğuşan insanların öykülerini anlatan bu filmler Adana’ya özgü
çekicilikleri ve doğallıklarıyla öne çıkıyor fakat Güvercin bu
bağlamda, şehri filme dahil etme konusunda yetersiz kalıyor. Taşköprü’yü
gösterip Pozantı’nın adını anmak yetmiyor ne yazık ki. Belki bütçe,
belki prodüksiyon ekibi yetersizliği, belki de yönetmen tercihidir
bilemiyorum ama Güvercin’in Adana’sında karakterlerimiz dışında
pek kimsecikler yaşamıyor gibi. Düğün, mezat sahneleri kalabalık olsa
da filmin geneline, ruhuna bakıldığında ne şehrin sesleri ne Yusuf’un
ömrünü harcadığı sokaklar canlı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Her Şey Yolunda (2018) – Metehan Şereflioğlu
Metehan Şereflioğlu 6. kısa metrajlı filmi Her Şey Yolunda’yı bir pazar akşamı, bir grup sinemasevere BKM Mutfak’ta “Artık uzun metraj çekmek istiyorum” diyerek gösterdi ve önceki başarıları Mucize Aynalar ile 7 Santimetre’nin de ötesine geçmeyi başararak, uzun metraj bütçesi teslim edilmeyi hak eden bir sinemacı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Her İlk Özel Midir? İlk Arınma Gecesi / The First Purge (2018)
Temelinde yatan fikir sayesinde Slasher bataklığında bir gül gibi açan ve kitlelerin dikkatini çekerek beş yılda dört filme ulaşan “The Purge/Arınma Gecesi” serisi her yeni filmle cepten yemeye devam ediyor. Olayların başlangıcını anlatmaya soyunan İlk Arınma Gecesi (The First Purge, 2018) yönetmen değişikliğiyle bugün vizyonda.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Ev Sineması: Çarpık Evdeki Cesetler (2017)
Agatha Christie’nin aynı adlı romanından Gillian Flynn uyarlaması Karanlık Yerler (Dark Places, 2015) ile tanıdığımız Gilles Paquet-Brenner tarafından beyazperdeye uyarlanan Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House, 2017) yönetmenin önceki filmine göre çok daha iyi eleştiriler aldı ve Christie hayranlarını çoğunlukla memnun etmeyi başardı. Vizyonda kaçıranlar için şimdi DVD’de.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
27 Ağustos 2018 Pazartesi
34. YAŞIMI NE YAPTIM (Üçüncü ve Son Bölüm)
Nisan ayının sonlarına
doğru çok değer verdiğim birinin evrim basamaklarını tırmanamadığını fark edip
şok yaşadım.
BOB Gym denen yere
3000TL harcadım. PT ile antrenman yapmak olarak tanımlanabilecek sistemi böyle
değil de mucize satıyorlarmış gibi pazarladıklarından, bittikten sonra çok
sinir oldum. Çalıştığım insan hayatımdan hiç çıkmasın diyeceğim kadar iyi
biriydi ancak sistem ve özellikle arkasındaki beyinler beni çok rahatsız etti.
Kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Yeni bir çalışma düzenine geçtim. Gelirimi bir birim, çalıştığım zamanı üç birim azaltan bir
anlaşma. Cahil halka nasıl daha sağlıklı olup, katma değer üreten kesimin
vergileriyle aldıkları ilaçları nasıl daha az kullanabileceklerini, hap
yutmadan nasıl yaşayabileceklerini anlatmaya çalıştığım korkunç mesleğimi
haftada 1,5 günle sınırladım. Boş kalan süreyi elbette başlarda iyi
kullanamadım, sonra senaryolarım üzerinde çalışmaya başlayarak istediğimi
yapmaya başladım ama sonrası annem işte.
Yaşımın en “güzel”
sarhoş olduğum akşamı Tomtom Sokak açılışındaki ödüllü barmenin yaptığı Tanqueray’larla
oldu. Keyfi hala dimağımda. O iki hafta genel olarak en keyifli haftalarımdı.
Mayısın ikinci ve üçüncü haftası. Başıma geleceklerden önce ufak bir
teselliymiş meğer.
Bu cümleyi daha önce
de kurdum biliyorum ama her seferinde kendimi aşıyorum: Biri için düzenliğim en
iyi doğum gününü gerçekleştirdim. Neredeyse kusursuzdu.
Ramazan Bayramından
itibaren hayatım çekilmez bir hal aldı.
Çok zor günlerim
oldu. Daha da zorları kapıda. Ama beni seven insanlar var. Ailem ve seçtiğim
ailem. Kendime yetecek param ve aklım var. İzin verdikleri ölçüde destek
olduğum ve gerektiğinde destek olacaklarına inandığım insanlar. Biraz daha yaşlandım
ama yatakta hala porno yıldızı gibiyim. Ülke karanlık bir çağa girdi ama batarsak suyun
üstünde kalabileceğimi biliyorum.
Yüzüm kırıştıysa
botoks var. Tükendiysem kahvem var. Köşeye sıkıştıysam yalanlarım, boğazıma
çöküldüyse kavgacılığım, sevilmiyorsam işin içinde kendi isteğim var. En güzeli
de kimseye eyvallahım yok. Hele ki 365 günün bir gününde yarım saatini bana
ayıramayan insanlara.
Yeni yaşımdan
beklentim annemin hastalığının daha fazla ilerlememesi ya da bir an önce acı
çekmeden ölmesi. Yeni yaşımdan beklentim izleyiciden çok üretici olmak,
çekemesem de senaryolar yazmak, yaratıcı olup Word dosyası olarak da olsa bir
şey bırakmak. Yeni yaşımdan beklentim sadık olabilmek, kimseyi aldatmamak. Yeni
yaşımdan beklentim biyolojik ve seçtiğim ailemin her ferdinin mutlu olması,
maddi manevi sıkıntı çekmemesi ve hayallerine kavuşması. Birinin çocuğunu
okutacak para bulması, diğerinin ülkeden kaçacak imkân bulması, annemin oğlunun
adını unutmaması, onun tezini bitirmesi ve terfi etmesi, bunun dermansız
hastalıklarına tedavi gelmesi, şunun tez zamanda konuşabilmesi… Diğerleriyse ölse
umurumda değil artık.
(Bitti.)
Ek paragraf: Yeni
yaşımın ilk günü uyumadan önce, gelecek yıl yayınlamak üzere 425 kelime yazdım.
35. Yaşımı Ne Yaptım (Bölüm Bir)
zehir zemberek olacak ve şu cümleyle bitecek: “O yüzden sevgili bu satırları
okuyan kişi; sana son bir yılda soğuk davrandıysam, senin için önemli şeyleri
umursamadıysam, mesajlarına cevap vermediysem ya da hayatımdan tamamen kesip
attıysam; sebebi budur. Ne sen kaybettin ne ben. Birbirimize lazım değilmişiz
demek ki.”
31.
YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
25 Ağustos 2018 Cumartesi
34. YAŞIMI NE YAPTIM (İkinci Bölüm)
2018’in ilk ayı,
geleceği görmüşçesine, yalnız kalmaya çalışarak geçti. Her fırsatta satmaya
çalıştığım evimin kapılarını kilitleyip tek başıma kalmaya çabaladım.
Obsesyonum tavan yaptı, içeri kimseyi sokmamaya başladım. Dış dünyada kontrol
edemediğim her şeyin inadına evimin yüzde yüz kontrolünü elime aldım, delilik.
Vejetaryen olunca
aldığım kiloları vermek için kendi uydurduğum bir diyete başladım. Her gün bin
kalori açığı yapacak şekilde beslenip, bir buçuk ay boyunca günde ortalama
yirmi yumurta yedim. Her gören “nasıl kilo verdin” dedi, tipik.
!f İstanbul,
Nişantaşı’nda kaldığım için çok kolay olacak sanıyordum ama ne kar yağdı, ne
hava bozdu, ne de Ahmet yüzünden City’s’deki filmlerin çoğuna girdim. Bir de “sosyal
medyada basın paylaşımları” kavgası ettim ki; artık hiçbir şey kolay olmayacak
sanırım.
Şubat sonuna doğru
miras işi yine alevlendi, zengin oluyorum sandım ama elbette yine olmadı,
enerjimi çalıp gittiler.
İlk kez CrossFit,
Yoga ve Sıcak Yoga yaptım. Üçüne de bayılmadım.
En iyi kadın
dostumla daha çok zaman geçirmeye başladım ama bu üniversite yılları demosu
orta yaş gerçeklerine fazla dayanamadı.
EatProDiet denedim,
berbattı.
Mart ortasında ilk
kez Atina’yı ziyaret ettim. Antalya Kaleiçi’ne benzettim, sevdim, iyi vakit
geçirdim.
İstanbul Film
Festivali sönük geçti. Fransız Kültür Mahzeni’nde üst üste film izleyip durdum.
Bir dönem sabah
erkenden kalkıp Maçka Parkı’nda koştuktan sonra Nişantaşı bebesi gibi yaşayarak
geçti. PT ile spor, her bardak kahve ayrı kafede, eve Vale ile kahve getirtmeler,
vegan restoran keşifleri… Fazla sürmedi, çünkü:
Haziran ortasında
özgürlüğüm sona erdi. Türü tespit edilemeyen bir Demans hastalığına yakalanan
annemin 7/24 bakıcısı oldum. Yaşamsal ihtiyaçları, kaprisleri, sinir krizleriyle
dolu; ikimizden biri ölene kadar sürecek, çok zor bir işim oldu. Her gün ya sinir
ya stres ya da gözyaşı doldu ve hiç kimse yardımcı ol(a)madı.
Otuzlarımın en az
seks yaptığım, en çok üzüldüğüm, en hızlı yaşlandığım, en az çalıştığım, en
mutsuz yaşı oldu sanırım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Biraz IMDb bilgisi vererek başlayalım. Terminator Genisys serinin beşinci filmi ve dördüncünün üzerinden altı yıl geçti. Sonra hemen...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...













