Burun kıvrılan, filmleri yarım bırakılan, kimi zaman küçümsenen, belli bir kesimden fazlasına hitap edemeyen, olaylı yönetmen Gaspar Noe
yıllar içinde deli-dahi’ye, yeni filmi merakla beklenen adama,
filmlerine özel gösterimlerde bilet bulunamayan yıldız yönetmenliğe
terfi etti. Sadece izleyenlerin bildiği “Monica Belluci’li
tecavüz sahnesinin yönetmeni” iken, şimdi herkesin iyi kötü fikir
sahibi olduğu ya da olmak istediği biri o. Kimsenin beklemediği bir anda
Climax’i yaptı ve gediklisi olduğu Cannes Film Festivali’nden (uzun metrajlı bir film için) ilk ödülünü kucakladı.
Climax derin anlamlar yüklemek için özel çaba sarf etmeyi
gerektirdiğinden (ama bütün olaylar Fransa bayrağı önünde cereyan
ediyor/ama Fransa’da geçen filmde sanki kimse Fransız değil/ama yabancı
korkusu/ama şu/ama bu diyecekleri Noe’ye havale
ediyorum) ilk bakışta içerikten çok deneyim filmi. Karşımızda dört
filmlik de olsa kusursuz filmografiye sahip auteur bir yönetmen var ve
beşinci filmiyle kariyerinin biçimsel özetini sunuyor. Climax’in tanıtımının önceki dört film üzerinden yapılmasının sebebi de bu bana kalırsa. “I Stand Alone’u beğenmediniz, Irreversible’den nefret ettiniz, Enter the Void‘dan tiksindiniz, Love’a küfrettiniz, bir de Climax’i deneyin” diyen afiş; yönetmenin tüm kodlarını tek potada eriten bir iş olduğunu zaten muştuluyormuş, tabii izleyince anladık.
Filmde bir derinlik aramadığım için (oysa buldum) hakkındaki yazım da yüzeysel olacak (diyelim) ve “Noe’nin en boş filmi, senaryosu yok” gibi suçlamalara yüz vermeyeceğim. Çünkü bence Climax, ismine de atıfta bulunacak olursak; Noe
sineması alametifarikalarının zirvesi ve toplamı. Önce filmin son
dakikalarını görüyoruz, zamansal düzlemi hiçe saydığını hatırlatarak
başlıyor işe. Kapanış jeneriğini filmine başlamadan sonuna kadar
izleterek jenerik kurallarını umursamadığının bir kez daha altını
çiziyor. Kırmızı renkler, ülkesine alaycı bir selam (“bu bir Fransız
filmidir” yazısı), dehşete düşüren tek plan dans sahnesi derken göz
kırpma tadı veren sahne bağlama şekli de eklenince bunun bir Noe filmi olduğu kesinlik kazanıyor. “Başkası da yapardı” diyenlere “başkası taklit edebilirdi elbette” diyorum.
Enter the Void’un ilk yarım saati uyuşturucu kullanan
başkarakterinin zihninde geçiyordu. Climax’te de toplu bir uyuşturucu
kullanımı var ama bu kez insanların birbirlerine bakışları üzerinden
olayları takip ediyoruz. O yüzden Climax’in Noe’den beklenen “uyuşturucu kafası filmi” olmadığını iddia ediyor hatta Enter the Void
tekrarına düşmemek adına bundan özellikle kaçındığını düşünüyorum. Bu
bir toplu histeri filmi. Fransa bayrağı önünde toplanmış bir grup
Fransız ya da değil insanın (Fransa’da yaşayan insanlar diyelim) bir
araya gelip yaşadığı histerinin filmi.
İlk bakışta karakterlerin içkisine uyuşturucu katıldığını ve hepsinin
tribe girdiğini düşünüyoruz (ama gerçekte bundan asla emin olamıyoruz
ve suçlu bulunamıyor), ancak yine bana kalırsa hiç de öyle değil.
Başlarda birbirlerinden uyuşturucu istiyorlar, kimsede yok ya da vermek
istemiyor ama sonra uyuşturucuya maruz kaldık diye birbirlerini
suçlamaya başlıyorlar, bu ne perhiz diyelim. Üstelik bunu birer birer
kendilerinde fark etmiyorlar, biri çıkıp “bize bu yapıldı” diyor ve
herkes inanıp tribe girmeye başlıyor. Düşman olduklarını odadan atma
(sınır dışı etme?), seks yapmak istediklerine gidip zorla yanaşma
(tecavüz?), kıskandıklarını cezalandırma (recm ya da linç?), bakmak
istemedikleri çocuklarının sorumluluğundan kurtulma (modern ebeveyn
kâbusu?), itiraflarda bulunma ya da toplumun asla kabul etmeyeceği
arzularını açık etme gibi bastırdıkları hemen her şeyi ortaya
döküyorlar. “Suçlu ben değilim, kanımda gezen uyuşturucu.” Peki o
kanlarında gezen gerçekten sangria ile içtikleri mi yoksa özgürlük ve
başarı arzusunun dansla gelen adrenalin sayesinde yarattığı “rush” mı?
Biri “Amerika’ya gitmek istiyorlar (Amerika olmak istiyorlar)” mı dedi?
Başlığa gelecek olursak; Climax bence Unofficial Suspiria Remake, Suspiria (1977)’nın
başına gelebilecek en iyi yeniden çevrim hatta sinema tarihinde bir
filmi yeniden çekmek için bulunmuş en iyi yol. 41 sene sonra dans
okulundaki bir grup öğrencinin birer birer zarar görüşünü göstermenin
daha iyi yolu olabilir mi? 41 senede izlediğimiz yüzlerce korku gerilim
filminin ardından, bu türler kendi evrimlerini geçirmiş ve takdir gören
meziyetleri güncellenmişken, yapılacaksa böyle bir güncelleme
yapılmalıydı zaten. Biraz düşünün bağlantıları, hak vereceksiniz.
8 Kasım 2018 Perşembe
Aydede (2018) – Abdurrahman Öner
Buhar adlı başarılı kısa filmiyle tanıdığımız Abdurrahman Öner’in ilk uzun metrajı Aydede (Road to the Moon),
90’lı yıllarda, dedesinin ölümünün ardından annesiyle yalnız kalan
ilköğretim çağında bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Antalya’nın
Elmalı ilçesinde çekilen yapımın başrolündeki çocuk oyuncuya Ezgi Mola ve Mehmet Özgür eşlik ediyor.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Domestik (2018) – Adam Sedlák
Çek Cumhuriyeti’nden gelen bir “ilk film” olan Domestik (2018);
sağlıklı yaşam, spor, beslenme, supplementler ve ilaç kullanımıyla
kafayı bozmuş modern bir çiftin yaşadıklarını anlatıyor. Günümüz
yaşamına denk düşen böyle bir anlatıya gerçekten ihtiyacımız vardı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Di Navberê De / Arada (2018) – Ali Kemal Çınar
Diyarbakır’da yaşayan Ali Kemal Çınar (AKÇ)
hikayelerini paylaşabilmek için uzun yıllar beklemek zorunda kaldı,
bedeller ödedi ama vazgeçmedi. Sonra, onun da zamanı geldi ve 2013
Antalya Film Festivali’nde yarışmaya seçilen “Kurte Film/Kısa Film” adlı
ilk uzun metrajı ile sesini duyurmayı başardı. Tamamen kendi imkanları
ve eş dost yardımıyla kotardığı, ailesini oynattığı filmlerin sayısıysa
şu an dörde ulaşmış durumda. Artık iyi-kötü ismi bilinen, özellikle
festival izleyicisinin tanımaya başladığı ve her ne kadar bence !f İstanbul ödüllü “Veşarti’nin yönetmeni” olarak anılması gerekse de Ankara Film Festivali ödüllü “Genco’nun yönetmeni” dendiğinde kim olduğu netleşen bir isme dönüştü. 25. Uluslararası Adana Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümüne seçilen yeni filmi “Di navbere de/Arada” vesilesiyle bir araya geldik.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
#AdanaFF Güvercin (2018) – Banu Sıvacı
Banu Sıvacı’nın yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı film olan Güvercin,
yakında “Yeni Adana Gerçekçiliği” başlığı altında toplayabileceğimiz
kadar çoğalan işlerden biri. Şehrin kenar mahallelerinde yoksullukla
boğuşan insanların öykülerini anlatan bu filmler Adana’ya özgü
çekicilikleri ve doğallıklarıyla öne çıkıyor fakat Güvercin bu
bağlamda, şehri filme dahil etme konusunda yetersiz kalıyor. Taşköprü’yü
gösterip Pozantı’nın adını anmak yetmiyor ne yazık ki. Belki bütçe,
belki prodüksiyon ekibi yetersizliği, belki de yönetmen tercihidir
bilemiyorum ama Güvercin’in Adana’sında karakterlerimiz dışında
pek kimsecikler yaşamıyor gibi. Düğün, mezat sahneleri kalabalık olsa
da filmin geneline, ruhuna bakıldığında ne şehrin sesleri ne Yusuf’un
ömrünü harcadığı sokaklar canlı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Her Şey Yolunda (2018) – Metehan Şereflioğlu
Metehan Şereflioğlu 6. kısa metrajlı filmi Her Şey Yolunda’yı bir pazar akşamı, bir grup sinemasevere BKM Mutfak’ta “Artık uzun metraj çekmek istiyorum” diyerek gösterdi ve önceki başarıları Mucize Aynalar ile 7 Santimetre’nin de ötesine geçmeyi başararak, uzun metraj bütçesi teslim edilmeyi hak eden bir sinemacı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Her İlk Özel Midir? İlk Arınma Gecesi / The First Purge (2018)
Temelinde yatan fikir sayesinde Slasher bataklığında bir gül gibi açan ve kitlelerin dikkatini çekerek beş yılda dört filme ulaşan “The Purge/Arınma Gecesi” serisi her yeni filmle cepten yemeye devam ediyor. Olayların başlangıcını anlatmaya soyunan İlk Arınma Gecesi (The First Purge, 2018) yönetmen değişikliğiyle bugün vizyonda.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
Ev Sineması: Çarpık Evdeki Cesetler (2017)
Agatha Christie’nin aynı adlı romanından Gillian Flynn uyarlaması Karanlık Yerler (Dark Places, 2015) ile tanıdığımız Gilles Paquet-Brenner tarafından beyazperdeye uyarlanan Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House, 2017) yönetmenin önceki filmine göre çok daha iyi eleştiriler aldı ve Christie hayranlarını çoğunlukla memnun etmeyi başardı. Vizyonda kaçıranlar için şimdi DVD’de.
Okumak için tıklayın.
Okumak için tıklayın.
27 Ağustos 2018 Pazartesi
34. YAŞIMI NE YAPTIM (Üçüncü ve Son Bölüm)
Nisan ayının sonlarına
doğru çok değer verdiğim birinin evrim basamaklarını tırmanamadığını fark edip
şok yaşadım.
BOB Gym denen yere
3000TL harcadım. PT ile antrenman yapmak olarak tanımlanabilecek sistemi böyle
değil de mucize satıyorlarmış gibi pazarladıklarından, bittikten sonra çok
sinir oldum. Çalıştığım insan hayatımdan hiç çıkmasın diyeceğim kadar iyi
biriydi ancak sistem ve özellikle arkasındaki beyinler beni çok rahatsız etti.
Kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Yeni bir çalışma düzenine geçtim. Gelirimi bir birim, çalıştığım zamanı üç birim azaltan bir
anlaşma. Cahil halka nasıl daha sağlıklı olup, katma değer üreten kesimin
vergileriyle aldıkları ilaçları nasıl daha az kullanabileceklerini, hap
yutmadan nasıl yaşayabileceklerini anlatmaya çalıştığım korkunç mesleğimi
haftada 1,5 günle sınırladım. Boş kalan süreyi elbette başlarda iyi
kullanamadım, sonra senaryolarım üzerinde çalışmaya başlayarak istediğimi
yapmaya başladım ama sonrası annem işte.
Yaşımın en “güzel”
sarhoş olduğum akşamı Tomtom Sokak açılışındaki ödüllü barmenin yaptığı Tanqueray’larla
oldu. Keyfi hala dimağımda. O iki hafta genel olarak en keyifli haftalarımdı.
Mayısın ikinci ve üçüncü haftası. Başıma geleceklerden önce ufak bir
teselliymiş meğer.
Bu cümleyi daha önce
de kurdum biliyorum ama her seferinde kendimi aşıyorum: Biri için düzenliğim en
iyi doğum gününü gerçekleştirdim. Neredeyse kusursuzdu.
Ramazan Bayramından
itibaren hayatım çekilmez bir hal aldı.
Çok zor günlerim
oldu. Daha da zorları kapıda. Ama beni seven insanlar var. Ailem ve seçtiğim
ailem. Kendime yetecek param ve aklım var. İzin verdikleri ölçüde destek
olduğum ve gerektiğinde destek olacaklarına inandığım insanlar. Biraz daha yaşlandım
ama yatakta hala porno yıldızı gibiyim. Ülke karanlık bir çağa girdi ama batarsak suyun
üstünde kalabileceğimi biliyorum.
Yüzüm kırıştıysa
botoks var. Tükendiysem kahvem var. Köşeye sıkıştıysam yalanlarım, boğazıma
çöküldüyse kavgacılığım, sevilmiyorsam işin içinde kendi isteğim var. En güzeli
de kimseye eyvallahım yok. Hele ki 365 günün bir gününde yarım saatini bana
ayıramayan insanlara.
Yeni yaşımdan
beklentim annemin hastalığının daha fazla ilerlememesi ya da bir an önce acı
çekmeden ölmesi. Yeni yaşımdan beklentim izleyiciden çok üretici olmak,
çekemesem de senaryolar yazmak, yaratıcı olup Word dosyası olarak da olsa bir
şey bırakmak. Yeni yaşımdan beklentim sadık olabilmek, kimseyi aldatmamak. Yeni
yaşımdan beklentim biyolojik ve seçtiğim ailemin her ferdinin mutlu olması,
maddi manevi sıkıntı çekmemesi ve hayallerine kavuşması. Birinin çocuğunu
okutacak para bulması, diğerinin ülkeden kaçacak imkân bulması, annemin oğlunun
adını unutmaması, onun tezini bitirmesi ve terfi etmesi, bunun dermansız
hastalıklarına tedavi gelmesi, şunun tez zamanda konuşabilmesi… Diğerleriyse ölse
umurumda değil artık.
(Bitti.)
Ek paragraf: Yeni
yaşımın ilk günü uyumadan önce, gelecek yıl yayınlamak üzere 425 kelime yazdım.
35. Yaşımı Ne Yaptım (Bölüm Bir)
zehir zemberek olacak ve şu cümleyle bitecek: “O yüzden sevgili bu satırları
okuyan kişi; sana son bir yılda soğuk davrandıysam, senin için önemli şeyleri
umursamadıysam, mesajlarına cevap vermediysem ya da hayatımdan tamamen kesip
attıysam; sebebi budur. Ne sen kaybettin ne ben. Birbirimize lazım değilmişiz
demek ki.”
31.
YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
25 Ağustos 2018 Cumartesi
34. YAŞIMI NE YAPTIM (İkinci Bölüm)
2018’in ilk ayı,
geleceği görmüşçesine, yalnız kalmaya çalışarak geçti. Her fırsatta satmaya
çalıştığım evimin kapılarını kilitleyip tek başıma kalmaya çabaladım.
Obsesyonum tavan yaptı, içeri kimseyi sokmamaya başladım. Dış dünyada kontrol
edemediğim her şeyin inadına evimin yüzde yüz kontrolünü elime aldım, delilik.
Vejetaryen olunca
aldığım kiloları vermek için kendi uydurduğum bir diyete başladım. Her gün bin
kalori açığı yapacak şekilde beslenip, bir buçuk ay boyunca günde ortalama
yirmi yumurta yedim. Her gören “nasıl kilo verdin” dedi, tipik.
!f İstanbul,
Nişantaşı’nda kaldığım için çok kolay olacak sanıyordum ama ne kar yağdı, ne
hava bozdu, ne de Ahmet yüzünden City’s’deki filmlerin çoğuna girdim. Bir de “sosyal
medyada basın paylaşımları” kavgası ettim ki; artık hiçbir şey kolay olmayacak
sanırım.
Şubat sonuna doğru
miras işi yine alevlendi, zengin oluyorum sandım ama elbette yine olmadı,
enerjimi çalıp gittiler.
İlk kez CrossFit,
Yoga ve Sıcak Yoga yaptım. Üçüne de bayılmadım.
En iyi kadın
dostumla daha çok zaman geçirmeye başladım ama bu üniversite yılları demosu
orta yaş gerçeklerine fazla dayanamadı.
EatProDiet denedim,
berbattı.
Mart ortasında ilk
kez Atina’yı ziyaret ettim. Antalya Kaleiçi’ne benzettim, sevdim, iyi vakit
geçirdim.
İstanbul Film
Festivali sönük geçti. Fransız Kültür Mahzeni’nde üst üste film izleyip durdum.
Bir dönem sabah
erkenden kalkıp Maçka Parkı’nda koştuktan sonra Nişantaşı bebesi gibi yaşayarak
geçti. PT ile spor, her bardak kahve ayrı kafede, eve Vale ile kahve getirtmeler,
vegan restoran keşifleri… Fazla sürmedi, çünkü:
Haziran ortasında
özgürlüğüm sona erdi. Türü tespit edilemeyen bir Demans hastalığına yakalanan
annemin 7/24 bakıcısı oldum. Yaşamsal ihtiyaçları, kaprisleri, sinir krizleriyle
dolu; ikimizden biri ölene kadar sürecek, çok zor bir işim oldu. Her gün ya sinir
ya stres ya da gözyaşı doldu ve hiç kimse yardımcı ol(a)madı.
Otuzlarımın en az
seks yaptığım, en çok üzüldüğüm, en hızlı yaşlandığım, en az çalıştığım, en
mutsuz yaşı oldu sanırım.
24 Ağustos 2018 Cuma
34. YAŞIMI NE YAPTIM (Birinci Bölüm)
34. yaş günüm
gerçekten güzeldi. Organizasyonu üstlenen kişi varını yoğunu ortaya koymuş,
davetliler de onu kırmamıştı. O gün yaptığım huysuzluğu düşünürsek, hak
ettiğimden fazlasıydı bile diyebilirim. Sabah çekirdek kadroyla mükellef bir
kahvaltı, bugüne dek benim için yapılmış en kalabalık sürpriz doğum günü
buluşması, aşırı pahalı bir restoranda önceden hazırlanmış menü ve birbirinden
güzel hediyeler…
Yeni yaşımın ilk
filmi, Türkiye’de bir sinemada altyazısız izlediğim Despicable Me 3 oldu.
Manidar çünkü hayatıma bir sürü ana dili İngilizce olmamasına rağmen günlük
hayatta anlaşabilmek için İngilizce konuşan insan girdi: Türkler, İranlılar,
Almanlar, Fransızlar, Suriyeliler… Ve daha çocuksu davrandığım, daha çok çocuğa
maruz kaldığım bir yaş oldu.
Yeni yaşım için ilk
kararım vejetaryen olmaktı. En büyük değişikliklerden birini beslenmemde yaptım
yani. Kırmızı et, tavuk, balık bir anda hayatımdan çıktı ve bir yılın ardından
gururla söyleyebilirim ki bir daha da girmedi, girmeyecek. Üç öğün tükettiğim
gıdalar (demeye dilim varmıyor) şimdi kokularıyla midemi bulandırıyor. Daha
dinç, daha sağlıklı hale geldim (bkz. Lipid profilim).
34. yaşıma
girdiğimin ertesi günü iki litreye yakın filtre kahve tükettim ve yıl boyunca
da kahve tüketimim hep çok fazla oldu. Kahvenin zararları ortaya çıkacaksa, bir
an önce çıksın çünkü maruziyetim büyük.
Nişantaşı’na kademeli
taşınma sürecim “aynı şeye daha fazla ödemeye alışamamam” nedeniyle kötü
başladı. Aynı kalibrede spor salonuna neden 250TL fazla veriyorum, aynı kahveye
neden yüzde 30 fazla ödüyorum, arabamı koyacak yerim vardı benim neden otopark
ücreti ödüyorum diye diye sinir sahibi oldum. Yeni çevre her “e hadi Socrates’e
geçelim” dediğinde boyalı sıvılar içerek 100TL fakirleşmek de alışamadığım
şeylerden oldu. Nişantaşı balonunun ne olduğunu kötüsüyle kötüsüyle öğrendim ve
o bölgede hizmet sektöründe olup Beyaz Türkleri kullanan avam tabakadan
iğrendim.
The Golden Girls,
Vicious, Please Like Me gibi diziler izlemeye başladım (zorla), hayatımda ilk
kez yüzük taktım, hayatımda ilk kez yüzük aldım, evimi satmaya çalıştım-çok
çalıştım-başaramadım.
Kendi evime uğramaz
oldum, belki haftada bir, o da çamaşır yıkamak için. Her gün her saniye bir
program, oradan oraya koşturmaca, bir saniye popo üstüne oturmamaca derken ben,
ben değildim artık. Kahvaltıya onu çağır, kahveye buna git, sinema için
şunlarla buluş… Kendi evimde kalmadığım için uykusuzluk günün en önemli konusu
haline geldi; bugün bir saat uyudum, bugün üç saat -oo, çok iyi-, amma ses
yaptı üst kat, sokaktan ne gürültü geldi be, martı sesi mi o hiç durmuyor
derken kronik uykusuzluktan çöktüm. Nişantaşı’ndan nefret ettim.
Yazmam için teklif
gönderen iki dergiden ikisi de asla çıkamadı, yazılarım boşa gitti.
Galeriler,
açılışlar, basın toplantıları dönemi yine oldu ama kısa sürdü. Bu sene pek
cemiyet insanı olmadım çünkü gerçek cemiyet insanlarıyla tanışıp soğudum.
Adana Film
Festivali’ne vejetaryen olarak katıldım. Hey gidi Eyvan hey! Filmler çok iyiydi,
ilk defa otel de öyle. Son gün üniversite günlerimin simülasyonunu yaşadım,
güzeldi.
Ekim başında İtalya’dan
bir yıllık vize alıp Roma’ya gittim. İki kişi, havalimanına Uber ile ulaşım
dahil 219,42TL ödedim Roma’ya gitmek için. Bunu özellikle yazıyorum çünkü şu an
bu fiyata ancak Sabiha Gökçen’e taksiyle gidiliyor. 11 ayda geldiğimiz nokta
bu. Roma’yı ikinci gidişimde daha iyi öğrendim, daha az sevdim, bir daha asla
gitmesem aklıma gelmez.
Film izlemeden film
festivali geçirmenin nasıl bir şey olduğunu gördüm: Istırap! Antalya yanlış
programlama ve film sayısının azlığıyla, Malatya salon ve seyirci
kalitesizliğiyle bunalttı. Ne gereği vardı bilmiyorum ama Christopher Walken,
Juliette Lewis, Michel Hazanavicius, Danis Tanovic falan görüp gelmiş oldum.
Malatya’dan da kayısıyla dönmüş oldum, hepsi kurtlu çıktı, geri gönderdim,
yerine yolladıkları da kurtlu çıktı. Bir tek uçak düşmedi yani.
Hayatımda ilk defa
masaj yaptırdım, bir daha yaptırmam.
Son beş yılın en
düşük seks rakamlarını gördüm. Tek kişi, hiç kişiymiş.
Zorlu PSM’de ve Küçükçiftlik
Park’ta iki kez Nazan Öncel dinledim. Yeni albümün iyi oluşu sayesinde
barıştık.
Gidiş dönüş 254TL
maliyetle Budapeşte gördüm (bkz. Roma ve yükselen döviz kuru paragrafı).
Hayatımda ilk kez operaya gittim. Şehir vasat. Yedik, içtik, yürüdük. Bir daha
gitmesem aklıma gelmez.
Yılbaşı çekilişinde
hayatım boyunca kazandığım en büyük ödülü kazandım ama AtlasGlobal denen saçma
şirket iflasa gittiği için vermedi.
İkinci kez Paris’e
gittim. İlkinden daha çok sevdim. Özellikle çocukluğumdan beri istediğim
Disneyland gezisi ve Burgonya’da 150 ve 300 yıllık iki çiftlik evinde
geçirdiğim Noel çok güzeldi. Ocakta Tajin, ellerde şarap, projeksiyondan duvara
yansıyan Some Like It Hot, muhteşem bir ev, en yakın yerleşim birimi iki saat
uzakta, mutlak sessizlik, çok kaliteli insanlar… Mutluluğun mekanla çok ilgisi
var.
Le MoMA à Paris sergisini
Fondation Louis Vuitton’da görmek için yağmur altında iki saat bilet kuyruğunda
beklemem, sanat uğruna yıl boyu harcadığım en büyük çaba oldu.
Yılbaşı gecesini
sevdiklerimle, üç farklı evde ama sönük geçirdim. 2017’deki 365 günü 102,5 gün
işe giderek, 207 gün spor yaparak (365km. koşarak hedefimi tutturdum bu kez),
100 gününde alkol alarak, 18 farklı insanla buluşmayı 107 kez sekse çevirerek,
235 film ve 52 farklı diziden 691 bölüm izleyerek tamamladım.
(Devam edecek…)
33. Yaşımı Ne Yaptım (Birinci Bölüm)
33. Yaşımı Ne Yaptım (İkinci ve Son Bölüm)
32. Yaşımı Ne Yaptım? (Tek Bölüm)
33. Yaşımı Ne Yaptım (Birinci Bölüm)
33. Yaşımı Ne Yaptım (İkinci ve Son Bölüm)
32. Yaşımı Ne Yaptım? (Tek Bölüm)
31.
YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
31. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Birinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (İkinci Bölüm)
30. YAŞIMI NE YAPTIM? (Üçüncü ve Son Bölüm)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Biraz IMDb bilgisi vererek başlayalım. Terminator Genisys serinin beşinci filmi ve dördüncünün üzerinden altı yıl geçti. Sonra hemen...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...

















