Hıncal Uluç “benim vaktim altın, benim vaktim pırlanta ne işim var internette” tadında bir yazı yazmış. İnternetin ne kadar büyüleyici bir şey olduğundan habersiz bir dinozor için edilebilir bir laf ancak bana başka şeyler çağrıştırdığı için minnettarım. Az önce facebook hesabımı dondurdum. Belki bugün uyumadan dayanamayıp tekrar açacağım ancak kapalı olduğu saatler bile yanıma kardır. Kim ne paylaşmış, sevdiğim merak ettiğim insanlar ne yazmış, en son ne zaman internete girmişsin ki demek ki evdesin tarzı casusluklara ayırdığım vakit insanlık dışı. Mesela 31 Temmuz son tarihli kısa film senaryo yarışması için aklıma gelen kendimce “dâhiyane” fikri hakkıyla uygulayamadığım için bir türlü gönderemiyorum. Çünkü ölümüne tembelim. Çünkü aklım fikrim sende.
Seninle ilgili; bir saniye “istemeyi” bırakıp mantıklı olarak düşündüğümde karşıma çok net bir tablo çıkıyor artık. Herhangi bir soru işareti içermeyen, bütün değişkenleri belli bir sonuç. Seni elde ettim. İstediğim gibi değil, istediğim gibi olması da mümkün değil. İkimiz çok iyi dost olduk. Senin en çok güvendiğin, en çok şey paylaştığın, uğruna yapamayacağın çok az şey olan maddi manevi destekleyeceğin en özel ve bir numaralı insanım artık. Bunun için pasif olarak altı, aktif olarak iki buçuk ay uğraştım ve başardım. Fakat bana âşık olmanı, benim için yanmanı istediğimden bir türlü mutlu etmedi bu beni. Acaba başarabilir miyim soruma verdiğin aptalca bilinçsiz cevaplar yüzünden kafam karıştı ve olmayacağını anlayamadığım bir duaya âmin dedim. Bu süreçte kendi hayatımı bir köşeye atıp sadece bu yola baş koydum. Buna kılıflar uydurdum, olmadığım biri gibi davrandım, hiç yapmadığım şeyler yapıp hiç gitmedim yerlere gittim. Aklıma yatırdım, yeni bir ben ilan ettim. Ama bu sabah yaşadığım aydınlanma bana daha fazla yapılabilecek bir şey kalmadığını gösterdi. Ya seni kaçırıp sıkılana kadar zorla yanımda tutacak ve bazı gizemli şeyleri yaşamak uğruna dostluğumuzu ve itibarımı yok edeceğim, ya da let it go. İşte bu nokta; yas tutma ve acı çekme noktası. Bu sürecin facebook hesabımı kapatmaktan kontrolsüz seks yapmaya kadar farklı tezahürleri olacak. Ikına ıkına, ağlaya ağlaya, düşe kalka bunu da aşağacağım elbet. Dostluğuna ihtiyacım olduğuna kendimi inandırıp seni tamamen silmeyeceğim de üstelik.
Zor olacak, pek zor.
ek (21.50) senden vazgeçmeye karar verdiğim ilk gün, ilk "nasılsın diye aradım" aramasını yaparak sınırları zorlasan da; i'm doing well so far.
12 Temmuz 2009 Pazar
10 Temmuz 2009 Cuma
İLK GENELEV DENEYİMİM (10.07.2009)
Başlığın bile yeterince şok edici olduğunun farkındayım. Günlerdir arabesk soslu aşk nidalarımı okumaktan sıkılmışsınızdır belki düşüncesiyle; sadece “evde oturup ağıt yakan bir âşık” olmadığım ile ilgili ipuçları içeren bir yazı yazmaya karar verdim.
Dün 21.30 sularında “aşağı in, seni almaya geliyoruz” gibi bir cümleden başka konuşma içermeyen bir telefon görüşmesi yapıp, apar topar giyindim. Farları yanmayan aracımız yaklaşıp kapısı açıldı. İçeride Aga, Dana ve ex-Fagg kod adlı şahıslar vardı. Evin önünden uzaklaşınca lambalar yandı ve son sürat yola koyulduk. Yolculuğun ilk yarım saati boyunca nereye gittiğimiz konusunda bir türlü aydınlatılmadım. İlk tekel bayiden birer bira alındığı anda ise gecenin uzun olacağını anladım. Bu üç adamın asıl planı ise her zaman gittiğimiz yeri transit geçince anlaşıldı. Gecenin bu vaktinde iki yüz kilometreden fazla yol yapmaya yeltenme sebepleri; geneleve gitmekti. Benim gibi hayatı boyunca önünden bile geçmemiş birinin yapabildiği tek şey ise ısrarlara teslim olmak oldu.
2,5 TL otopark ücretine kızan üçlümüz birkaç saniye içinde tekrar havaya girip içlerindeki hayvanı bahçeye saldılar. Dişi sineğe bile laf atmayı görev bile erkek beyninin süper-ego’dan arınıp serbest kalması nasılmış onu gördüm.
İçeri girmek üzereyken kafamda bin bir imaj belirdi. Erdal Kınacı’nın Yol Üstü Kerhaneleri adlı çalışmasını keşfedeli çok da olmamıştı. Midem kalkıp indi. Gittiğimizde ise gülmekten başka bir şey yapamayacağımı anladığım bir mekânla karşılaştım. Kafamdaki yaşlı kıllı göbekli bıyıklı kıro tiplerin aksine yüzde doksanı üniversite çağlarında çoğu iyi giyimli düzgün Türkçe konuşan orta sınıf erkeklerle dolu bir alışveriş merkezi konsepti ile karşılaştım. İki katlı iki ayrı binada sergilenen dört adet vitrin vardı. Her birinde farklı bir müzik çalıyordu. 50 Cent, Gülben Ergen, oyun havaları ve az popüler pop şarkıcılarından seçmeler. Her vitrin(oda) ayrı renklerde kitsch dekorasyonlara sahipti. Ucuz düğün salonu kılıfı geçirilse de plastik olduğu su götürmez sandalyelerde ve bir kısmı ayakta kadınlar vardı. Bazıları dans yeteneklerini sergiliyor bazıları sigara yiyordu. Her vitrinin önünde yirmi otuz delikanlı da onları izliyordu. Normal hayatta çoğu kızın hayır diyemeyeceği, birbirlerini dürtüp parmakla göstereceği erkeklerin burada ne işi olduğunu anlamak için uzun tahlillere girmemeye ve daha fazla veri toplamaya odaklandım. O sırada Dana kod adlı arkadaşım(?) âdeti olduğu üzere birine takılma ihtiyacı duydu ve içeriden yeni çıkmış bir zafer sarhoşu ile konuşmaya başladı.
Dana: Nasıldı iyi miydi?
8/10: İyiydi ya fena değildi.
Dana: Nerden geldin sen?
8/10: Avrupa’dan geldim.
Dana: Ne işin var oğlum burada?
8/10: Valla yoldan geçerken bir uğrayalım dedik.
Ben kaldım tabi. Bir süre sonra bizim ex-Fagg yeni müşteri edinmiş birinde karar kıldı. Hanımefendi uzun süredir vitrinde olmasına rağmen bizimkinin ilgisini çekememişti ama müşteri bulduğu anda kıymete bindi. Bu da evli kadınların cazibesi, sevgilisi olan birinin borsadaki değerinin yüksek seyretmesi konularının evrimle nerden geldiğinin canlı kanıtı gibiydi benim için. Bir an köşede Discovery yazıyor mu diye baktım. Ex-Fagg’in el işaretini gören bir başka er ise gözlerini ayırıp bizimkinin yanına yaklaştı.
2/10: Kardeş sen de mi onu bekliyorsun?
Ex-Fagg: Evet. Sen de mi?
2/10: Ben hep ona giriyorum ama.
Ex-Fagg: ?
Dumur! Yüzünde peçe olan ve aralarında reklamcılık okuduğunu düşündüğüm tek esmer ise herkesin gözdesiydi. Yürüyen şırıngalar birbirini dürtüp onu gösteriyor ve “ona girsene, ona girsene” diyorlardı. Bu kadını çekici yapan elbette yüzüne yanlış bağladığı peçesiydi. Bu onu gizemli yapıyor ve arzı artırıyordu.(bkz.Lost) Ama en az da onun müşterisi vardı çünkü herkesin birbirine önerdiği bu ürün ayrı ayrı her birinin de gözünü korkutuyordu. Her horoz kendi çöplüğünde rahat hareket eder ve bilmediği yerde savunmasız kalmamak için oraya gitmez!
Bu işin piyasası ile ilgili merakı olan arkadaşlarımı da aydınlatayım. Vitrindeki profesyonel arkadaşlardan gözünü ayırabilenlerin rahatça görebileceği gibi arkada, önünde laptop olan bir arkadaş oturuyor. Fahri DJ, profesyonel kasiyer-veznedar olan sıkılmış adama 30 TL. verip pazarlık için içeri giriyorsunuz. Odada hanım arkadaşınızla yalnız kaldığınızda 40-50 TL arası bir fiyat konuşup bahşiş de bırakıyormuşsunuz. Fiyatın serbest piyasa şartlarına uygunluğunun resmi açıklamasını ise vitrinin camında görmüş olmalısınız. Eğer anlaşamazsanız çıkıp 30 TL’nizi de geri alıyorsunuz. Pazarlığı üç dakika kadar uzatma yeteneğiniz varsa çıkınca arkadaşlarınıza “hizmeti aldığınızı” da iletebilirsiniz zira Türk erkeklerinin ortalama içerde kalma süresi bu. Yarım saatlik 80 TL ve bir saatlik 100 TL paketler de mevcutmuş ama üçüncü dakikadan sonra içeri çay kahve servisi eşliğinde sohbet edildiği deneyimleri göz önünde bulundurulduğu için artık pek tercih edilmiyormuş. Dana ve ex-Fagg ortak zevkleri olduğunu kanıtlayıp neon ışıklar altında bilinmeze yol aldığında Aga ve ben arabaya geçip; aile, dostluk ve aşk muhabbetlerine daldık. İşlenmiş biralar sistemimizi terk etmek istediğinde bedelinin 2 TL olduğunu duyunca biranın ne kadar ucuz olduğunu düşündük.
Sansürle bu kadar oldu. Fazlası için arayın.
Dün 21.30 sularında “aşağı in, seni almaya geliyoruz” gibi bir cümleden başka konuşma içermeyen bir telefon görüşmesi yapıp, apar topar giyindim. Farları yanmayan aracımız yaklaşıp kapısı açıldı. İçeride Aga, Dana ve ex-Fagg kod adlı şahıslar vardı. Evin önünden uzaklaşınca lambalar yandı ve son sürat yola koyulduk. Yolculuğun ilk yarım saati boyunca nereye gittiğimiz konusunda bir türlü aydınlatılmadım. İlk tekel bayiden birer bira alındığı anda ise gecenin uzun olacağını anladım. Bu üç adamın asıl planı ise her zaman gittiğimiz yeri transit geçince anlaşıldı. Gecenin bu vaktinde iki yüz kilometreden fazla yol yapmaya yeltenme sebepleri; geneleve gitmekti. Benim gibi hayatı boyunca önünden bile geçmemiş birinin yapabildiği tek şey ise ısrarlara teslim olmak oldu.
2,5 TL otopark ücretine kızan üçlümüz birkaç saniye içinde tekrar havaya girip içlerindeki hayvanı bahçeye saldılar. Dişi sineğe bile laf atmayı görev bile erkek beyninin süper-ego’dan arınıp serbest kalması nasılmış onu gördüm.
İçeri girmek üzereyken kafamda bin bir imaj belirdi. Erdal Kınacı’nın Yol Üstü Kerhaneleri adlı çalışmasını keşfedeli çok da olmamıştı. Midem kalkıp indi. Gittiğimizde ise gülmekten başka bir şey yapamayacağımı anladığım bir mekânla karşılaştım. Kafamdaki yaşlı kıllı göbekli bıyıklı kıro tiplerin aksine yüzde doksanı üniversite çağlarında çoğu iyi giyimli düzgün Türkçe konuşan orta sınıf erkeklerle dolu bir alışveriş merkezi konsepti ile karşılaştım. İki katlı iki ayrı binada sergilenen dört adet vitrin vardı. Her birinde farklı bir müzik çalıyordu. 50 Cent, Gülben Ergen, oyun havaları ve az popüler pop şarkıcılarından seçmeler. Her vitrin(oda) ayrı renklerde kitsch dekorasyonlara sahipti. Ucuz düğün salonu kılıfı geçirilse de plastik olduğu su götürmez sandalyelerde ve bir kısmı ayakta kadınlar vardı. Bazıları dans yeteneklerini sergiliyor bazıları sigara yiyordu. Her vitrinin önünde yirmi otuz delikanlı da onları izliyordu. Normal hayatta çoğu kızın hayır diyemeyeceği, birbirlerini dürtüp parmakla göstereceği erkeklerin burada ne işi olduğunu anlamak için uzun tahlillere girmemeye ve daha fazla veri toplamaya odaklandım. O sırada Dana kod adlı arkadaşım(?) âdeti olduğu üzere birine takılma ihtiyacı duydu ve içeriden yeni çıkmış bir zafer sarhoşu ile konuşmaya başladı.
Dana: Nasıldı iyi miydi?
8/10: İyiydi ya fena değildi.
Dana: Nerden geldin sen?
8/10: Avrupa’dan geldim.
Dana: Ne işin var oğlum burada?
8/10: Valla yoldan geçerken bir uğrayalım dedik.
Ben kaldım tabi. Bir süre sonra bizim ex-Fagg yeni müşteri edinmiş birinde karar kıldı. Hanımefendi uzun süredir vitrinde olmasına rağmen bizimkinin ilgisini çekememişti ama müşteri bulduğu anda kıymete bindi. Bu da evli kadınların cazibesi, sevgilisi olan birinin borsadaki değerinin yüksek seyretmesi konularının evrimle nerden geldiğinin canlı kanıtı gibiydi benim için. Bir an köşede Discovery yazıyor mu diye baktım. Ex-Fagg’in el işaretini gören bir başka er ise gözlerini ayırıp bizimkinin yanına yaklaştı.
2/10: Kardeş sen de mi onu bekliyorsun?
Ex-Fagg: Evet. Sen de mi?
2/10: Ben hep ona giriyorum ama.
Ex-Fagg: ?
Dumur! Yüzünde peçe olan ve aralarında reklamcılık okuduğunu düşündüğüm tek esmer ise herkesin gözdesiydi. Yürüyen şırıngalar birbirini dürtüp onu gösteriyor ve “ona girsene, ona girsene” diyorlardı. Bu kadını çekici yapan elbette yüzüne yanlış bağladığı peçesiydi. Bu onu gizemli yapıyor ve arzı artırıyordu.(bkz.Lost) Ama en az da onun müşterisi vardı çünkü herkesin birbirine önerdiği bu ürün ayrı ayrı her birinin de gözünü korkutuyordu. Her horoz kendi çöplüğünde rahat hareket eder ve bilmediği yerde savunmasız kalmamak için oraya gitmez!
Bu işin piyasası ile ilgili merakı olan arkadaşlarımı da aydınlatayım. Vitrindeki profesyonel arkadaşlardan gözünü ayırabilenlerin rahatça görebileceği gibi arkada, önünde laptop olan bir arkadaş oturuyor. Fahri DJ, profesyonel kasiyer-veznedar olan sıkılmış adama 30 TL. verip pazarlık için içeri giriyorsunuz. Odada hanım arkadaşınızla yalnız kaldığınızda 40-50 TL arası bir fiyat konuşup bahşiş de bırakıyormuşsunuz. Fiyatın serbest piyasa şartlarına uygunluğunun resmi açıklamasını ise vitrinin camında görmüş olmalısınız. Eğer anlaşamazsanız çıkıp 30 TL’nizi de geri alıyorsunuz. Pazarlığı üç dakika kadar uzatma yeteneğiniz varsa çıkınca arkadaşlarınıza “hizmeti aldığınızı” da iletebilirsiniz zira Türk erkeklerinin ortalama içerde kalma süresi bu. Yarım saatlik 80 TL ve bir saatlik 100 TL paketler de mevcutmuş ama üçüncü dakikadan sonra içeri çay kahve servisi eşliğinde sohbet edildiği deneyimleri göz önünde bulundurulduğu için artık pek tercih edilmiyormuş. Dana ve ex-Fagg ortak zevkleri olduğunu kanıtlayıp neon ışıklar altında bilinmeze yol aldığında Aga ve ben arabaya geçip; aile, dostluk ve aşk muhabbetlerine daldık. İşlenmiş biralar sistemimizi terk etmek istediğinde bedelinin 2 TL olduğunu duyunca biranın ne kadar ucuz olduğunu düşündük.
Sansürle bu kadar oldu. Fazlası için arayın.
8 Temmuz 2009 Çarşamba
BİR BİLSEYDİN
-son birşey söyle de gideyim .
-ne gibi?
-içinden ne gelirse. hiç söylemediğin birşey söyle mesela bana.
-bilmem.. hadi git .
-ben söyleyeyim ve gideyim. bir daha dizine yatacağım zaman gelsin diye yaşıyorum.
-sen adam olmazsın.
-ne gibi?
-içinden ne gelirse. hiç söylemediğin birşey söyle mesela bana.
-bilmem.. hadi git .
-ben söyleyeyim ve gideyim. bir daha dizine yatacağım zaman gelsin diye yaşıyorum.
-sen adam olmazsın.
7 Temmuz 2009 Salı
AYŞE ARMAN’IN DENİZ SEKİ RÖPORTAJI (07.07.2009)
Özlediğimi söylememe ve günlerdir görüşmememize rağmen bir iş için rastlaştığımızda, nasılsın bile demeden işini halledip gidişin gözyaşıma bahane oldu. Tam koyverecekken geri döndün. Sebebi şüphesiz beni birkaç dakika daha görmek değildi ama sen olabilecek en kırıcı bahane ile göründün. Günlerdir sözlerimin ve yazımın anlatamadığını ister istemez gözlerimden okudun. Neşeli görünmeye çalışıyordum oysa. Yüzüme bakıp "ne oldu" dediğinde hüngür hüngür ağlamak isterken geyik yapıp gülmek zorundaydım sen bana biraz daha kızma diye ama beceremedim. Kapatalım dedim. Sen öyle birisin, ben böyle. Bu değişmez. O zaman daha fazla kırılmanın anlamı yok. Ben kabulleneceğim bir kez daha yenilgiyi ve çekip gideceğim zamanı gelince. Beklediğim trenin dumanı bir görünüp bir kaybolsa da raylar evimin üzerinden geçiyor. Bu da değişmez. Geceler kara tren olmadan Nazan’ın dediği gibi, biraz daha tadına varmak istiyordum sadece. Sonsuza dek tek olmasına hükmedilen bir cezalı olarak içerideki zamanımı Deniz Seki gibi yerleri paspaslamaktan biraz daha fazlasını yaparak geçirmiş olma arzusuydu benimki. İzin vermedin.
5 Temmuz 2009 Pazar
NİLÜFER – UNUTMADIM (05.07.2009)
Bugün en sevdiğim dostlarımdan birini aradım. Korkuyla açtı telefonu, suç işlemiş gibi. Ne oldu dedim. Kızarsın dedi. O anda içimden bir his çok kötü bir şey duyacağımı, dünyanın başıma yıkılacağını söyledi. Tek bir şey geçiyordu aklımdan, o olmuş olmalıydı. Hadi dedim sinirle, söyle. İlk aşkın aradı dedi bugün beni, evine davet etti. İçimde kocaman bir rahatlama belirdi. Çünkü son aşkım onu arayıp davet etti diye düşünüyordum. Evet, bu korkunç bir şeydi belki ama o an için değil. O an için müjdeli haberdi. Düşündüğüm gibi olmadığının müjdesi. “Git” dedim bende. Şaşırdı. Sonuçta sadece yatmak için çağırmıştı dostumu. Tam 22 aydır görmediğim ve 9 aydır sesini duymadığım “ilk, en uzun süre ve en çok sevdiğim insan” en iyi dostlarımdan biriyle yatmak istiyordu. Böylesi ancak benim başıma gelir zaten dedim. Tam 10 yıldır birilerine âşık oluyorum. Ve yaklaşık 12 yıldır birileri bana. Bana âşık olanlardan bazıları ile denesem de; çoğu looser’dı gözümde. Ben hep kendi istediğim anların peşinde koştum. Bazılarını yaşadım da. Bazen karşı tarafın nedenini asla bilemeyeceği bir el ele tutuşma, bazen asla gerçekleşmeyeceğini bile bile çocuklarımıza isim seçme dakikaları. Her birinden mutlu oldum. Hiçbirini unutmadım. Her birinin birer anı olması dışında benim diğer yalnızlardan farkım; bu anların her birinin “geçici ve çok kısa süreli” olduğunu baştan biliyor olmamdı. Hep imkânsızı istedim. Bu isteği bazen doğrudan ilettim bazen bin bir kılıfa soktum. Yaşadığım mutlu saniyeler yaşamaya devam etmemi sağladı. Şimdilerde yine bir imkânsızın etrafındayım. Beni sevmeyen, sevmeyecek, aramayan, sormayan, özlemeyen, görme çabası olmayan biri. Görünce yüzüme gülen, ortak arkadaşlarımız aracılığı ile bir araya geldiğimiz, ona olan aşkımı bilen, bunu takdir eden, benim çok kıymetli hatta zirvede olduğumu söyleyen ama arkasını dönünce umursadığına dair en ufak bir belirti göstermeyen, yaptıklarıyla tutarsız, söyledikleriyle aklımı başımdan alan, bazen çok zeki bazen aptala yatan, deli gibi sevdiğim ama son tahlilde onun için ne derse desin handiyse hiçbir şey ifade etmediğimi bildiğim biri için yanıp tutuşuyorum.
OKUYANLARA! (05.07.2009)
Beş gün önce bir arkadaşımın yardımı ile google analytics kullanmayı öğrendim ve bu blogu suya yazmadığımı, birilerinin okuduğunu fark ettim. İnanın çok şaşırdım. Beş günde sekiz ilden; İstanbul, İzmir, Gebze, Antalya, Adana, Sivas, Samsun ve Konya’dan okuyanlar olmuş. Toplamda 40 ayrı kişi 198 kez girmiş. Yüzde 7.50 oranında hemen çıkma var yani onlar bir şey okumamış (thanks god!). Hal böyle olunca biraz utandım. Kâğıtlara yazıp yığın yapmak yerine buraya yazmaya başlamıştım içimdeki pislikleri ama bir farkı olduğunu gördüm bu akşam. O kâğıtları kimse okumuyordu! Kim bilir hakkımda neler düşünmüşsünüzdür. Bu beni biraz daha sansüre itti. Biraz da sorumlu hissettirdi anlattıklarımdan dolayı. Beni merak eden birkaç insan varmış dedim, bana sormak yerine buraya bakanları kastediyorum… Ve onları ne zamana kadar bunalım yazılarımla sıkacağım? Sonra da dedim ki; bırak Serkan kendini. Ne zaman tuttun ki çeneni zaten, geldiyse lafın. Biraz daha kapatırsın üstünü ama yine senin olur anlattıkların. Sonuçta elini tuttuğun kişiler bile neden tuttuğunu anlayamıyor senin her şeyi bulanıklaştıran dilin yüzünden. Bu senin kaderin. Muggle dünyasının half-blood prince’i olmayı sen seçmedin.
3 Temmuz 2009 Cuma
MÜZİK ELEŞTİRİSİ (03.07.2009)
Bu yaz sevdiğiniz sevmediğiniz herkesin yeni birer albüm çıkardığını fark etmişsinizdir. Ortalama beş bin albüm satılan bir piyasada bu kadar yeni albüm olması düşündürücü.
Alfabetik sırayla gidip Ajda Pekkan’ın Resim’inden başlayalım. Standart bir Serdar Ortaç parçası olan Resim; ilk dinlendiği anda kavrayan ancak kendi içerisinde bile bütünlüğü olmayan ve kalıcı olması imkânsız bir yaz şarkısı. Sizi harekete geçirebilir ancak Ajda’nın hatırına beş gün değil de en fazla bir haftalığına.
Akın’ı hatırlar mısınız bilmem. Bu istediğini yapma özgürlüğüne sahip zengin çocuğu için müzik sadece bir boş durmama meselesi. 90’lı yıllarda pop müziğe olan iştahımızı kullanıp adını öğretmiş olması ne yazık ki yeni albümünü kurtarmaya yetmiyor. Üstelik onda da bir Serdar Ortaç şarkısı var.
Atilla Taş ise bize yeni bir Kırmızılım ya da Ham Çökelek veriyor. Bu kadar eski bir yapıyı, bu kadar rahatsız edici bir ses ile yeniden dinlemek isterseniz buyurun.
Bendeniz bu kez kemik kitlesini bile memnun edememişe benziyor. Keşke birkaç Bendeniz damarı koysaydı da insanlar en azından “Bendeniz yeni kaset çıkarmış” diyecek kadar ilgilenselerdi.
Fatih Ürek üçüncü kez aynı formülü uyguluyor. Dur durak bilmez bir altyapı, oynatan ritimler ve çocukların bile söyleyebilmesi için “söz”den çok “ses” kullanımı ile bu yaz da dinlenecek iki şarkı çıkartabilmiş. “Hadi Hadi” kitlesinin yüzde 60’ı belki ilgilenir ama bence bu son atışı.
Fettah Can başkalarına verdiği tutan sözlerin gazıyla korkunç sesini unutup kendine single yapmış. Yeni bar şarkıcısı albümüyle hediye verilseydi belki ellerinde kalmazdı.
Göksel müthiş gittiği orijinal albüm serisine bayat bir nostalji albümü ile ara veriyor. “Baksana Talihe” dinlenmeye doyulmasa da eskiye karınınız tok ise benim gibi, geçiniz.
Hadise’nin yeni albümü ile ilgili bir şey yazamıyorum çünkü çıkış şarkısındaki kötü Türkçe ile hecelemeyi öğrenen Erasmus öğrencisi okuması beni mahvetti.
Halil Koçak yanına Ajda’yı da alarak Yeditepe Üniversitesi’nin yurdundan bütün Türkiye’ye adını duyurmaya çalıştı ama parçalar her ne kadar belli bir düzeyin üzerinde de olsa karizma ya da olay eksikliğinden midir nedir olmadı.
Hande Yener koca bir albüm yerine “Hayrola” ve “Arsız” diye iki şarkı yapmış gibi davranın. Sadece onları dinleyin, böylece “ah Hande ah” demezsiniz.
Işın Karaca camları çerçeveleri indirmeye gelmiş, Sezen Aksu içermeyen, kendi eski albümlerinin çakması bir şey yapmış.
Kenan Doğulu “ye beni dolce” diye havaya soktuğu Türk pop müziğine bir numara büyük albümünde biraz daha seçici ve konsantre olsa, bazı şarkıları ve bazı sözleri dışarıda bıraksaymış keşke. Sanırım ona iyi bir kurgucu lazım.
Lerzan Mutlu bir kez de olsa dinlenebilecek bir albüm yapmış sonunda. Tebrik ediyorum. Ama unutmayın, bir kez.
Mine, Hande Yener çakması laflarına çok kızıyormuş. Keşke çakacak kadar olabilseymiş.
Nalan’ın albümü biraz eskidi bile artık ama kadının bütün gıcıklığına rağmen bazı anları keyifli bir albüm.
Nilüfer öyle bir şarkı yapmış ki “Unutmadım” diye, Kayahan bile kıskanır. Mete Özgencil destekli albüm zamanla bir yere oturacaktır ama bu kalabalıkta sesi ne kadar çıkar bilmem.
Petek Dinçöz; bir Sezen Aksu şakası olan albümüyle bizi bizden aldı. Yeter artık şu kızla kafa bulmayın.
Salim, Okan Bayülgen desteği ile sesini duyurmuş ve bazı Recep İvediklerin zil sesi olmayı başarsa da İsmail YK’nın popülaritesine yaklaşamaz.
Sertab Erener güzel bir A2 şarkısı yapmış. Sözleri kartonete yazmış, klipte ekrandan geçirmiş gözümüze sokuyor ama A1 yoksa başarı yoktur. Painted On Water’ını henüz dinlemedim ama Demir Demirkan varsa ben yokum zaten.
Sezen Aksu ise bir kez daha başkalarına verdiği şarkıları nasıl okuyamadığını göstermiş. Albümleri toplatıp Kibir ve Çakkıdı’yı silmeli, edindiği bütün serveti bu şarkıları bu kadar kötü söylediğini unutturma yolunda harcamalı. Sezen Aksu artık sadece şarkının düzenlemesi kadar iyi.
Sibel Can bir gün alışverişe çıkmış. Gördüğü her ünlüden bir şarkı almış. Fotoğraf bile çektirmeden de alışveriş sepetini önümüze atmış. Tarkan eğer kendine de böyle şarkılar yapıyorsa sakın karşımıza çıkmasın. Serdar Ortaç yine beş gün dinlenir. Gerisi hikaye.
Teoman kendini tekrar etmiş, tekrar.
Yalın Speed Racer imajına yanaklarını eklemiş ve çocuk şarkıları söylemiş.
Yıldız Tilbe bitmiş, okeye dönüyor.
Alfabetik sırayla gidip Ajda Pekkan’ın Resim’inden başlayalım. Standart bir Serdar Ortaç parçası olan Resim; ilk dinlendiği anda kavrayan ancak kendi içerisinde bile bütünlüğü olmayan ve kalıcı olması imkânsız bir yaz şarkısı. Sizi harekete geçirebilir ancak Ajda’nın hatırına beş gün değil de en fazla bir haftalığına.
Akın’ı hatırlar mısınız bilmem. Bu istediğini yapma özgürlüğüne sahip zengin çocuğu için müzik sadece bir boş durmama meselesi. 90’lı yıllarda pop müziğe olan iştahımızı kullanıp adını öğretmiş olması ne yazık ki yeni albümünü kurtarmaya yetmiyor. Üstelik onda da bir Serdar Ortaç şarkısı var.
Atilla Taş ise bize yeni bir Kırmızılım ya da Ham Çökelek veriyor. Bu kadar eski bir yapıyı, bu kadar rahatsız edici bir ses ile yeniden dinlemek isterseniz buyurun.
Bendeniz bu kez kemik kitlesini bile memnun edememişe benziyor. Keşke birkaç Bendeniz damarı koysaydı da insanlar en azından “Bendeniz yeni kaset çıkarmış” diyecek kadar ilgilenselerdi.
Fatih Ürek üçüncü kez aynı formülü uyguluyor. Dur durak bilmez bir altyapı, oynatan ritimler ve çocukların bile söyleyebilmesi için “söz”den çok “ses” kullanımı ile bu yaz da dinlenecek iki şarkı çıkartabilmiş. “Hadi Hadi” kitlesinin yüzde 60’ı belki ilgilenir ama bence bu son atışı.
Fettah Can başkalarına verdiği tutan sözlerin gazıyla korkunç sesini unutup kendine single yapmış. Yeni bar şarkıcısı albümüyle hediye verilseydi belki ellerinde kalmazdı.
Göksel müthiş gittiği orijinal albüm serisine bayat bir nostalji albümü ile ara veriyor. “Baksana Talihe” dinlenmeye doyulmasa da eskiye karınınız tok ise benim gibi, geçiniz.
Hadise’nin yeni albümü ile ilgili bir şey yazamıyorum çünkü çıkış şarkısındaki kötü Türkçe ile hecelemeyi öğrenen Erasmus öğrencisi okuması beni mahvetti.
Halil Koçak yanına Ajda’yı da alarak Yeditepe Üniversitesi’nin yurdundan bütün Türkiye’ye adını duyurmaya çalıştı ama parçalar her ne kadar belli bir düzeyin üzerinde de olsa karizma ya da olay eksikliğinden midir nedir olmadı.
Hande Yener koca bir albüm yerine “Hayrola” ve “Arsız” diye iki şarkı yapmış gibi davranın. Sadece onları dinleyin, böylece “ah Hande ah” demezsiniz.
Işın Karaca camları çerçeveleri indirmeye gelmiş, Sezen Aksu içermeyen, kendi eski albümlerinin çakması bir şey yapmış.
Kenan Doğulu “ye beni dolce” diye havaya soktuğu Türk pop müziğine bir numara büyük albümünde biraz daha seçici ve konsantre olsa, bazı şarkıları ve bazı sözleri dışarıda bıraksaymış keşke. Sanırım ona iyi bir kurgucu lazım.
Lerzan Mutlu bir kez de olsa dinlenebilecek bir albüm yapmış sonunda. Tebrik ediyorum. Ama unutmayın, bir kez.
Mine, Hande Yener çakması laflarına çok kızıyormuş. Keşke çakacak kadar olabilseymiş.
Nalan’ın albümü biraz eskidi bile artık ama kadının bütün gıcıklığına rağmen bazı anları keyifli bir albüm.
Nilüfer öyle bir şarkı yapmış ki “Unutmadım” diye, Kayahan bile kıskanır. Mete Özgencil destekli albüm zamanla bir yere oturacaktır ama bu kalabalıkta sesi ne kadar çıkar bilmem.
Petek Dinçöz; bir Sezen Aksu şakası olan albümüyle bizi bizden aldı. Yeter artık şu kızla kafa bulmayın.
Salim, Okan Bayülgen desteği ile sesini duyurmuş ve bazı Recep İvediklerin zil sesi olmayı başarsa da İsmail YK’nın popülaritesine yaklaşamaz.
Sertab Erener güzel bir A2 şarkısı yapmış. Sözleri kartonete yazmış, klipte ekrandan geçirmiş gözümüze sokuyor ama A1 yoksa başarı yoktur. Painted On Water’ını henüz dinlemedim ama Demir Demirkan varsa ben yokum zaten.
Sezen Aksu ise bir kez daha başkalarına verdiği şarkıları nasıl okuyamadığını göstermiş. Albümleri toplatıp Kibir ve Çakkıdı’yı silmeli, edindiği bütün serveti bu şarkıları bu kadar kötü söylediğini unutturma yolunda harcamalı. Sezen Aksu artık sadece şarkının düzenlemesi kadar iyi.
Sibel Can bir gün alışverişe çıkmış. Gördüğü her ünlüden bir şarkı almış. Fotoğraf bile çektirmeden de alışveriş sepetini önümüze atmış. Tarkan eğer kendine de böyle şarkılar yapıyorsa sakın karşımıza çıkmasın. Serdar Ortaç yine beş gün dinlenir. Gerisi hikaye.
Teoman kendini tekrar etmiş, tekrar.
Yalın Speed Racer imajına yanaklarını eklemiş ve çocuk şarkıları söylemiş.
Yıldız Tilbe bitmiş, okeye dönüyor.
Bu blog neden var sorusuna Mehmet Ergüven'den alıntı bir cevap
sanatçı; paylaşma(dillendirme) cesaretini gösterdiği laflarıyla mutluluğa kement atıp, yaşamı olumlar. istisnai olanı yalnızca sanatçının tekeline bırakmak ise lüks şöyle dursun, kimsenin çarçur edemeyeceği bir haktır esasen.
2 Temmuz 2009 Perşembe
1 Temmuz 2009 Çarşamba
KURUMUŞ ÖLÜYORKEN (01.07.2009)
Nasıl çaresizim sen gözümün önünde eriyip giderken. Ve ben ne düşen damlaları bir arada tutabiliyorum ne de buharlaşan kısımları. En fazla on sekiz yaşındayken bir şov programında beynime kazınan osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur fikrine bile Recep İvedik’im şu anda. İyi ki arabamda FD “yağmuru sapladın içime, tam kurumuş ölüyorken” derken anlamlı gelebiliyor hala. Yağmuru saplamıştın gerçekten içime. Tam kurumuş, ölüyorken. Şimdi hücre duvarlarımı bile zorluyorsun mitokondriyal matriksimi sıkıp toprağa akıtmak için.
Bütün vücudum zangır zangır titriyor yakınındayken. Sarılmak için ayağımı kırmayı bile planlıyorum arabaya kadar koluma girersin ümidiyle. Yıldız Tilbe şarkılarındaki kadar kalitesiz arabesk sözler ettiğimin farkındayım içimden. “Ben bir karar verdim seni göreceğim aşkımı söyleyip seni seveceğim adını diyeceğim terini sileceğim saçını keseceğim sefamı süreceğim” bunların sonuncusuydu mesela. Farkım yok. Her ne kadar kaltak gibi davranmaya çalışsam da adam olmaz bir ihtiyaç sahibiyim. “Diyeceğim ki sana güçlü bir zayıflığım var” sözlerini nasıl aynı kadın yazabiliyorsa aynı şarkının içinde; benim kıçımın elit tarafından fışkıran kıllar da böyle bozuyor işte hayat standardımı tam tersi bir örnekle.
Türkçeyi unutmak istiyorum sana susmak için. İlk uçakla Amerika’ya göndermeli miyim gerçekten seni? Bunlar nasıl fikirler, nasıl uçuşmalar.
Gece gündüz seni anlattığım insanlara tek kelime etmiyorum bir haftadır, sana da. Sana seni anlatmaktan veya hayranlığımı dile getirmekten vazgeçtim. Nasıl olsa hafızan kötü diye güveniyorum belki de eskiden güvenemediğim duygusal bağlantılı ilişkilerimize. Bir bir biter diyorsun sen de kurulan ortaklıklar. Ne kalır geriye.
Gönlümü almaya çalışışın çok tatlıydı aslında dün gece. Boynuna sarılıp ağlamak istedim o anda. Amatörlüğüne birkaç damla gözyaşı akıtmam gerekliydi, o kadar saftı o kadar bana geçirilmesi gereken bir duyguydu ki. Sesimiz kısıktı, etraftakiler duymayacakmış yalanına inanıyorduk belli ki aramızda otuz santimetre olsa da. Dinlemeseler keşke diyordum ben içimden. Seni alıp kaçsam, neresi olursa. Baksam sana en alıştığından. Yılda bir kez iki bardak yıkayıp sevgini göstersen sen de. Ya da yumuşatmak istediğin bir kırgın anımda kahve yapsan\kahve yaptığım tek insansın gibi buhar banyolarına soksan yaşlanan cildimi yumuşatmak için.
Ne benim ihtiyacım biter sana, ne senin beni her gün döven sözlerin. Buraya yazar yazar bırakırım boşluğa. “Ölsem” diyor içimdeki Cengiz Kurtoğlu. Acındırma kendini diyor plazalardan okuyan arkadaşlarım. Sen nasıl olsa duymayacaksın beni, ne önemi var varoş beynimi suçlasalar. Kimseyi kalitemle mutlu edemeyeceğim artık.
Karanlıkta bir ışık gördü diye nereye kaçacağını şaşıran, arabanın önünde zıplayıp duran ama bir türlü ezmediğin, yardımcı da olmadığın tarla faresiyim.
Ne kurtarır bugünümü biliyor musun? Gülümsemen. Susmamız. Yanında olmak. Başka kimsesiz.
Bütün vücudum zangır zangır titriyor yakınındayken. Sarılmak için ayağımı kırmayı bile planlıyorum arabaya kadar koluma girersin ümidiyle. Yıldız Tilbe şarkılarındaki kadar kalitesiz arabesk sözler ettiğimin farkındayım içimden. “Ben bir karar verdim seni göreceğim aşkımı söyleyip seni seveceğim adını diyeceğim terini sileceğim saçını keseceğim sefamı süreceğim” bunların sonuncusuydu mesela. Farkım yok. Her ne kadar kaltak gibi davranmaya çalışsam da adam olmaz bir ihtiyaç sahibiyim. “Diyeceğim ki sana güçlü bir zayıflığım var” sözlerini nasıl aynı kadın yazabiliyorsa aynı şarkının içinde; benim kıçımın elit tarafından fışkıran kıllar da böyle bozuyor işte hayat standardımı tam tersi bir örnekle.
Türkçeyi unutmak istiyorum sana susmak için. İlk uçakla Amerika’ya göndermeli miyim gerçekten seni? Bunlar nasıl fikirler, nasıl uçuşmalar.
Gece gündüz seni anlattığım insanlara tek kelime etmiyorum bir haftadır, sana da. Sana seni anlatmaktan veya hayranlığımı dile getirmekten vazgeçtim. Nasıl olsa hafızan kötü diye güveniyorum belki de eskiden güvenemediğim duygusal bağlantılı ilişkilerimize. Bir bir biter diyorsun sen de kurulan ortaklıklar. Ne kalır geriye.
Gönlümü almaya çalışışın çok tatlıydı aslında dün gece. Boynuna sarılıp ağlamak istedim o anda. Amatörlüğüne birkaç damla gözyaşı akıtmam gerekliydi, o kadar saftı o kadar bana geçirilmesi gereken bir duyguydu ki. Sesimiz kısıktı, etraftakiler duymayacakmış yalanına inanıyorduk belli ki aramızda otuz santimetre olsa da. Dinlemeseler keşke diyordum ben içimden. Seni alıp kaçsam, neresi olursa. Baksam sana en alıştığından. Yılda bir kez iki bardak yıkayıp sevgini göstersen sen de. Ya da yumuşatmak istediğin bir kırgın anımda kahve yapsan\kahve yaptığım tek insansın gibi buhar banyolarına soksan yaşlanan cildimi yumuşatmak için.
Ne benim ihtiyacım biter sana, ne senin beni her gün döven sözlerin. Buraya yazar yazar bırakırım boşluğa. “Ölsem” diyor içimdeki Cengiz Kurtoğlu. Acındırma kendini diyor plazalardan okuyan arkadaşlarım. Sen nasıl olsa duymayacaksın beni, ne önemi var varoş beynimi suçlasalar. Kimseyi kalitemle mutlu edemeyeceğim artık.
Karanlıkta bir ışık gördü diye nereye kaçacağını şaşıran, arabanın önünde zıplayıp duran ama bir türlü ezmediğin, yardımcı da olmadığın tarla faresiyim.
Ne kurtarır bugünümü biliyor musun? Gülümsemen. Susmamız. Yanında olmak. Başka kimsesiz.
HOSTEL PART ONE (01.07.2009)
Bir tutkunun öldürülüşüne tanık oldum bu gece. Karşımızda Eli Roth’un şiddet pornosu Hostel’ı vardı. İlk defa bitmesin istedim bu filmi izlerken. İlk izleyişimde Kahramanmaraş’ta sevdiğimi düşündüğüm bir arkadaşımla sinemadaydım. Nasıl olsa çok film gelmeyen bu şehirde biraz da sansasyonel oluşunun etkisiyle koşa koşa gittiğimiz bir gösteriydi. Cabin Fever sadece son sahnesiyle de olsa ağzımızda tat da bırakmıştı. Ama Eli, yeni filmiyle bizi fena baymıştı doğrusu. İkinci bölümüne ancak evde defalarca ara vererek dayanabildiğim bu her anlamıyla işkence; bu gece karşıma ikinci kez çıkıp; güzel bileklerin arkasından yeniden göz kırptı. Filmin bitişi ile seyir zevkim sona erecek, üstelik cinsel hazzın ikinci doyum bekleyen uzvu olan eller-im bu gece de hareket edecek yer bulamayacaktı. En iyisi bakmak yakmak ve biraz daha bakmaktı. (Bu cümlede –yakmak- ateşin tetiklediği bir dizi kimyasal ve fiziksel olayı işaret eden gerçek anlamıyla kullanılmıştır.) Bir ön kola âşık olmak ile birkaç parmağa tapmak arasında gidip gelen beynim sonsuza dek dondurabileceği üç boyutlu bir imaj elde etmek istercesine odaklanmış ve çalışkandı. Ama gözümü kırptığım çeyrek saniyelerde bile bir daha asla göremeyeceğim korkusu bütün vücuduma yayılıyordu, bu et ve kemikten yapılma aşağı yukarı herkeste olan uzuvları. Asla dokunamayacak, öpemeyecek, yalayamayacak, tutup kalbimin üzerine bastıramayacak olmanın verdiği karamsarlığın gözlerime yolladığı “bir an bile karanlığa girip çıkma” uyarısı; kuruyan gözlerimde batma yanma ve gidip arabadan gözlüğümü alma ihtiyacına kadar götürdü. O ellerin en ağır işlerde çalışması ya da bağırsak problemleri yoksa günde en azından bir kez dışkı temizlemek için kullanılması –aynı vücuda ait bile olsa- insanlık suçu sayılmalı diye düşündüm karşımda zevk için Slovakya’da adam doğrar gibi yapan yeteneksiz aktörleri izler gibi yaparken.
(devam edecek)
(devam edecek)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Sen!
İlginç değilsin! İlgilisin, okuyor, öğreniyor ve başkalarının fikirlerini tekrarlıyorsun. Yaratıcı değilsin! Ezbercisin, ezberden çekip ko...
-
Biraz IMDb bilgisi vererek başlayalım. Terminator Genisys serinin beşinci filmi ve dördüncünün üzerinden altı yıl geçti. Sonra hemen...
-
Zevk sahibi insanlar için üretildiği hiçbir zaman iddia edilemeyecek “Spartacus: Kan ve Kum” isimli dizi Amerikan paralı Starz kanalının or...